Mescid-i Aksa Sempozyumu

Mescid-i Aksâ’ya yönelik saldırı ve tehditler.

Saldırılar
  • 1967: Kudüs ve dolayısıyla Mescid-i Aksa, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra İsrail işgali altına girdi.
  • 21 Ağustos 1969: Fanatik bir Yahudi tarafından Mescid-i Aksâ’yı yakma girişiminde bulunuldu.
  • 08 Nisan 1980: Mescid’in girişine yerleştirilen bombaların patlaması son anda engellendi.
  • 08 Ekim 1990: Mescid-i Aksâ’ya yönelik saldırıda 30 Müslüman şehit oldu, 800’ü yaralandı.
  • (...)

İnsanlık tarihinin köklü geçmişine sahip Kudüs…
Bu şehrin ve dünyanın incisi Mescid-i Aksa…

“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra Suresi, 1. ayet)

İstanbul Barış Platformu

İstanbul Barış Platformu, adalet ve barışın hakim olduğu bir dünyanın oluşumuna katkı sağlamayı hedefleyen sivil bir dayanışma grubudur. Platform, İstanbul merkezli sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelmesiyle 2009 yılı başında kurulmuştur.

İstanbul Barış Platformu, tüm dünyada yaşanan insanlık krizlerine, çatışma ve ihlallere dair; mevcut kriz alanlarında çözüm üreterek, muhtemel kriz alanlarında ise önleyici rol alarak barış ve adaletin tesisine katkıda bulunmayı hedeflemektedir.

İstanbul Barış Platformu, insanlık adına tüm dünyada barışın tesisini öncelemektedir. Barış, şüphesiz ki insanlığın ortak geleceği için en hayırlı seçenektir.

Platforma üye olan kuruluşlar:

Araştırma ve Kültür Vakfı

İHH İnsani Yardım Vakfı

İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB)

MAZLUMDER İstanbul Şubesi

Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği

Mirasımız Derneği

İnsan ve Medeniyet Hareketi

 

Neden Mescid-i Aksa Sempozyumu?

“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra Suresi, 1. ayet)

Yeryüzünün ilk mescitlerinden Mescid-i Aksa ve çevresi, mübarek kılınmış mekanlar ve diyarlardır. Kuran-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde ifade edilen ve işaret edilen kutsal mekanlar, nice peygamberlerin tevhid mücadelesinin mekanları olmuş ve bu süreçte coğrafyada meydana gelen bilgi ve tecrübe birikimi dünya medeniyetine önemli katkılar sağlamıştır.

Hz. Ömer (r.a.) döneminde İslam topraklarına dahil edilmiş olan Kudüs ve onun içinde bulunan Mescid-i Aksa, bir asra varmayan Haçlı işgali dışında geçtiğimiz yüzyılın başına kadar barış ve emniyetin hakim olduğu, üç semavi din mensuplarının da esenlik içerisinde yaşama fırsatı buldukları bir tarihi süreci yaşamıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin varlık sürecinin I. Dünya Savaşı akabinde sona ermesiyle, Kudüs de kaos ve işgallerin merkezi olmuştur.

Bu şiddet çemberinde Batılı ülkelerin destekleriyle bir işgal devleti yaratılmış ve 1948 yılı İsrail’in gayrimeşru varlığının ete kemiğe büründüğü tarih olmuştur. Katliamlarla kurulan İsrail, işgal ettiği toprakların sahibi olan Filistinliler üzerindeki baskılarını, geniş bir ölçeğe taşıyarak sosyal hayatı çepeçevre kuşatırken, kutsal mekanlar ve kültürel eserler de İsrail’in politikalarından nasibini almıştır. İsrail, 1967 tarihli Altı Gün Savaşı’nı takiben Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Kudüs’ü ele geçirmiş ve bu tarihten itibaren Aksa’ya yönelik saldırı ve tecavüzlerin ardı arkası kesilmemiştir. Yarım asra yakın bir süredir devam ettirilmekte olan saldırılarda Mescid-i Aksa farklı yöntemlerle defalarca yok edilmeye çalışılmıştır. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren Mescid-i Aksa altında sürdürülen ve arkeolojik amaçlı gösterilen kazılarla Mescid-i Aksa’nın süreç içerisinde yıkılması planlanmaktadır.

Özelde tüm İslam aleminin genelde de tüm insanlığın ortak mirası olan Mescid-i Aksa, eğer önlem alınmaz ise yakın bir gelecekte İsrail tarafından yok edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Mescid-i Aksa Sempozyumu ile, Mescid-i Aksa’nın günümüzde karşı karşıya olduğu tehditler, siyonizmin Aksa’ya, Kudüs’e ve halkına yönelik uyguladığı ihlaller, bölge uzmanları, kanaat liderleri ve insan hakları gözlemcilerinin tespitleri ışığında gündeme getirilecektir. Mescid-i Aksa Sempozyumu ile, mescid altında sürdürülen kazılara son verilmesi, Aksa ve çevresindeki mabetlere konan tadilat yasaklarının kaldırılması, Mescid-i Aksa ve çevresinin ivedi olarak korunmasında uluslararası toplumun harekete geçirilmesi hedeflenmektedir.

Sempozyumun, başta Filistin olmak üzere, Uzakdoğu’dan Amerika’ya, dünyanın farklı bölgelerindeki kanaat önderlerini ve halkları Mescid-i Aksa duyarlılığı etrafında birleştirmesi; barış ve adaletten yana olan insanlığın gündeminde olan bir meselenin çözümüne katkıda bulunması hedeflenmektedir. Nitekim, Mescidi Aksa Filistin meselesinin merkezi konumundadır. Mescid-i Aksa’ya yönelik ihlallerin sonlandırılması ve mescidin korunmasına yönelik çalışmalar, Filistin meselesinin çözümüne da katkıda bulunarak özelde bölgede genelde ise dünyada barış ve adaletin tesisinde etkili olacaktır.

Program Akışı

09.00 KAYIT 
09.30 SİNEVİZYON GÖSTERİMİ

09.40 – 10.30 PROTOKOL KONUŞMALARI

10.30 – 12.30 I. OTURUM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE MESCİD-İ AKSA

Oturum Başkanı: Şeyh Raid Salah (48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı)

  • Tarihî süreçte Mescid-i Aksa - Raid Fethi (Çağdaş Araştırmalar Merkezi)
  • Mescid-i Aksa’nın konumu ve Kudüs - Mustafa Özcan (Araştırmacı-Yazar)
  • Mescid-i Aksa’nın İslam dinindeki önemi – Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, (Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği)
  • Hz. Ömer’in emannamesi ve Mescid-i Aksa – Muhammed Demirci (Mirasımız Derneği)
  • Siyonizmin Mescid-i Aksa ve çevresindeki izdüşümü: Yahudileştirme – Dr. Ekrem el-Adluni (Kudüs Müessesesi)
  • Mescid-i Aksa ve çevresindeki kazı çalışmaları – Prof. Dr. Tufan Buzpınar (Türk Teknik Heyeti)

12.30 – 14.00 ÖĞLE ARASI

14.00 – 16.00 II. OTURUM

MESCİD-İ AKSA VE KUDÜS’TE GERÇEKLEŞEN İHLALLER

Oturum Başkanı: Ahmet Faruk Ünsal (İHH İnsani Yardım Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi)

  • Mülkiyet ihlalleri – Zeki Ağbariye (Aksa Müessesesi)
  • Çok yönlü bir ihlal kaynağı olarak Utanç Duvarı – İsrail Adem Şamir (Araştırmacı-Yazar)
  • Şiddete dayalı ihlaller – Dr. Kemal el-Şerefi, Mizan İnsan Hakları Merkezi
  • Kudüs‘te yaşam - Fadıl Vişahi (Kudüs Kalkınma Kurumu)
  • Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin zoraki göçü – Halil M. Tüfekçi (Arap Çalışmaları Derneği)
  • Kuşatılmış Kudüs’te yoksulluğun toplumsal etkileri  - Hasan Sanallah (Çağdaş Araştırmalar Merkezi)

16.00 – 16.30 ARA

16.30 – 18.30 III. OTURUM

MESCİD-İ AKSA’NIN KORUNMASINDA ULUSLARARASI TOPLUMUN ROLÜ VE AKSA’NIN GELECEĞİ

Oturum Başkanı: Dr. Muhsin Salih (Zeytune Araştırma Merkezi, Lübnan)

  • Raşid Gannuşi, Nahda Hareketi Genel Başkanı, Londra
  • Seyyid Abdunnasır Ağbariye, Beyarik Müessesesi, Filistin
  • İbrahim Cebrail, Güney Afrika el-Aksa Cemiyeti Başkanı, Güney Afrika Cumhuriyeti
  • Essam Hallak, CBC Müslüman Toplum Danışmanı, Kanada
  • Abhoud Syed M. Lingga, Bangsamoro Araştırmaları Enstitüsü, Moro
  • Ahmet Emin Dağ, İHH İnsani Yardım Vakfı Ortadoğu Özel Temsilcisi, Türkiye

KAPANIŞ

Sempozyum Katılımcıları

Abdunnasır Ağbariye; Beyarik Müessesesi

 1972’de doğmuştur. 1990 yılında liseyi bitirdikten sonra İslami İlimler ve Tebliğ Fakültesi’nde İslam Hukuku konusunda eğitim almıştır. İdari ilimler alanında dersler veren Abdunnasır Halid Ağbariye, hâlen insani yardım alanında faaliyet gösteren El-Bayarek Müessesesi’nin başkanlığını yapmaktadır. Ağbariye ayrıca Rabıtatu’l-İslamiyye kurumunun Ummul Fahm’daki şubesinin başkanlığı görevini de yürütmektedir. 1996’dan bu yana Ummul Fahm Belediye Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Halid Ağbariye, Cenin’in Ummul Fahm bölgesinde yaşamaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır. 

Prof. Dr. Abhoud Syed M. Lingga; Bangsamoro Araştırmaları Enstitüsü

 Prof. Dr. Abhoud Syed M. Lingga, Filipinler Cotabato’da Bangsamoro Araştırma Enstitüsü Genel Koordinatörü’dür. İslami ilimler ve eğitim alanlarında yüksek lisans dereceleri olan Lingga, BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nde çatışma önleme ve barış inşası eğitim programı, University of New South Wales’te insan hakları ve halkların diplomasisi eğitim programı, Almanya Friedrich Naumann Vakfı’nda yerel yönetim ve sivil toplum eğitim programı ve liderlik ve yöneticilik konulu çeşitli eğitim çalışmalarına katılmıştır. Cenevre merkezli BM Yerel Halklar Çalışma Grubu’nun çeşitli toplantılarına katılmış olan Prof. Dr. Abhoud Syed M. Lingga, Cotabato City State Polytechnic College, Sultan Kudarat Islamic Academy Foundation College ve Mindanao State University Buug College’da öğretim üyesi, Mindanao Devlet Üniversitesi’nde doçent olarak görev yapmıştır. Lingga’nın araştırmaları Bangsamoro’nun özgür yönetimi, çatışma idaresi, insan hakları, sürdürülebilir kalkınma ve İslami eğitim konularındadır. Yerel ve uluslararası dergilerde ve kitaplarda çok sayıda makalesi yayımlanmıştır. Pek çok kamu kuruluşunda ve özel sektör alanında yönetici olarak görev yapmış olan Prof. Dr. Lingga, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak çalışmaktadır.  

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça; Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği

 1950 yılında Mardin’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Mardin’de tamamladıktan sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun olmuştur. Bir müddet T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalıştıktan sonra meslek yaşamına eğitimci olarak devam etmiştir. Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde ve daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda asistanlık yapan Ağırakça, 1979-1983 yılları arasında hazırladığı “Müneccimbaşı Ahmed İbn Lutfullah’ın Câmi’u’d-Düvel Adlı Eserinin Tenkidli Metin Neşri ve Tercümesi” adlı doktora tezi ile doktor unvanını almıştır. Haziran 1996’da profesör unvanını alan Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, Mayıs 1999’da uzun yıllar görev yaptığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden emekli olmuştur. Hollanda Rotterdam İslam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı da yapan Ağırakça, Rotterdam’da bir grup arkadaşıyla birlikte Avrupa İslam Üniversitesi’ni kurmuş ve bu üniversitenin Kurucu Başkanlığı ile Rektör Vekilliği, İslami İlimler Fakültesi Dekanlığı ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Prof. Dr. Ahmet Ağırakça Arapça, Farsça ve İngilizce bilmektedir. Yayımlanmış 12 telif ve 13 tercüme eserinin yanı sıra, akademik dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi vardır. Katıldığı millî ve uluslararası sempozyumlarda 21 tebliğ sunmuştur. Ayrıca 30 yıldan bu yana çeşitli resmî ve sivil kuruluşlarda çok sayıda konferans, seminer ve panele katılan Ağırakça, altı ciltlik Şamil İslam Ansiklopedisi’nin genel yönetim ve ilmi redaksiyonunu yaparak yayına hazırlamıştır. Birçok edebi, ilmi, siyasi ve sosyal içerikli dergide yönetici ve yazar olarak da görev yapan Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, hâlen Avrupa İslam Üniversitesi Türkiye Temsilcisi ve İslami İlimler Açıköğretim Fakültesi Dekanı olarak görev yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Ahmet Emin Dağ; İHH İnsani Yardım Vakfı Ortadoğu Özel Temsilcisi

 1970 yılında doğmuştur. Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde tamamladıktan sonra, yüksek lisans ve doktorasını yine aynı üniversitede siyasi tarih ve uluslararası ilişkiler alanında yapmıştır. Ortadoğu konusunda araştırmaları, tercümeleri ve çok sayıda makaleleri bulunan Ahmet Emin Dağ’ın Suriye, Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü adlı bir de kitabı bulunmaktadır. Arapça ve İngilizce bilen Dağ, Yahudi Dini, Yahudi Tarihi (Israel Shahak), İsrail’de Yahudi Köktenciliği (Israel Shahak), Amerika ve Siyasal İslam (Fawaz Gerges) isimli kitapları Türkçeye çevirmiştir. Ahmet Emin Dağ, evli ve iki çocuk babasıdır. 

Ahmet Faruk Ünsal; İstanbul Barış Platformu Sözcüsü

 3 Ocak 1963 tarihinde Diyarbakır’da doğmuştur. 1985 yılında İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesi’nden makine mühendisi olarak mezun olan Ahmet Faruk Ünsal, mesleki çalışmalarının yanı sıra insan hakları alanında faaliyet gösteren kuruluşlarda da çalışmalara katılmıştır. Çeşitli gazete ve dergilerde, siyasi konularda ve insan hakları konularında yazıları ve araştırmaları yayımlanan Ünsal, 2002 yılında yapılan genel seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi’nden Adıyaman milletvekili seçilmiştir. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda Sözcü ve Başkan Vekili olarak görev yapan Ahmet Faruk Ünsal, aynı zamanda NATO Parlamentosu’nda Türkiye’yi temsil etmiştir. Hâlen Mazlum-Der ve İHH İnsani Yardım Vakfı’nda Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir. Bu kuruluşlardaki görevi gereği dünyanın birçok yerinde hem insani yardım hem de insan hakları çalışmaları yürüten Ahmet Faruk Ünsal evli ve iki çocuk babasıdır.  

Dr. Ekrem el-Adluni; Uluslararası Kudüs Müessesesi

 Lisans eğitimini 1977’de jeokimya alanında Irak Süleymaniye Üniversitesi’nde tamamlamıştır. 1977-1982 yılları arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nde devlet bünyesinde Ziraat Araştırmaları Merkezi’nde genel müdür olarak görev yapmıştır. Yüksek lisansını 1984 yılında eğitim bilimi alanında ABD’nin Colorado Üniversitesi’nde tamamlayan Dr. Ekrem el-Adluni, doktorasını 1990 yılında eğitim yönetimi alanında Southern Illinois Üniversitesi’nde yapmıştır. ABD, Mısır ve Lübnan gibi pek çok ülkede çeşitli kuruluşlarda eğitimci olarak çalışan Adluni, birçok Arap ve İslam ülkesinde bakanlıklarda, özel kurum ve kuruluşlarda, şirketlerde ve özel ve devlet okullarında eğitim programları (Etkili yönetici programı, stratejik planlama, eğitim metotları, yönetim metotları, eğitimcilerin eğitimi, zaman yönetimi, iş ahlakı, insan kaynakları, yönetim ve denetleme kabiliyetleri vb.)  hazırlamış ve sunmuştur. Hâlen Beyrut’ta Uluslararası Kudüs Müessesesi Genel Sekreterliği görevini yürütmekte olan Dr. Ekrem el-Adluni, bir şemsiye kuruluş olan Kudüs için Çalışan Müesseseler adlı organizasyonda genel koordinatör olarak görev yapmaktadır. Eğitim metotları, liderlik, insan kaynakları gibi konularda çok sayıda kitabı bulunmaktadır. 

Essam Hallak; Kanada, CBC Müslüman Toplum Danışmanı

 1969 yılında Halep’te doğan Essam Hallak, insan hakları savunucusu, sivil toplum danışmanı ve akademisyendir. 1993 yılında Halep Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği ve Şehir Planlaması Bölümü’nde eğitimini tamamlayan Hallak, kısa bir çalışma döneminin ardından Almanya’ya taşınmış ve Stuttgart Üniversitesi’nde Şehir Planlaması alanında araştırmalar yapmıştır. 1996 yılında Kanada’ya göç eden Essam Hallak, bir süre Toronto’da çalıştıktan sonra Montreal, McGill Üniversitesi’nde Yapılaşma (Housing) alanında yüksek lisans yapmıştır. Hâlen, kent sosyolojisi alanında sosyal yapı ve insan eliyle yapılaşma arasındaki ilişkiler üzerine doktora çalışmasına devam etmekte olan Hallak’ın dinlerarası diyalog ve karşılaştırmalı kültür araştırmaları özel çalışma alanlarıdır. Faaliyetleri ve medya çalışmaları; Batı’da yaşayan Müslümanlar, etnik gruplar arası dinamikler/değişkenler ve Ortadoğu’da barışın tesis edilmesi gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Essam Hallak, Kanada Yeni Demokratik Parti (The New Democratic Party of Canada/NDP), Uluslararası Af Örgütü, Ortadoğu’da Adalet ve Barış için Kanadalılar Hareketi (Canadians for Justice and Peace in the Middle East/CJPME) gibi organizasyonlarda aktif olarak yer almaktadır. Essam Hallak hâlen Kanada, Montreal’de yaşamaktadır. 

Fadıl Vişahi; Kudüs Kalkınma Kurumu

 1969 doğumludur. Filistin’de, Hayfa’nın el-Firyis kazasında yaşamını sürdürmektedir. Ticaretle uğraşan Fadıl Vişahi, 20 yıldır eğitim ve tebliğ çalışmalarını da yürütmektedir. Kudüs Kalkınma Kurumu’nun yayınları başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları yayımlanan Vişahi, Kudüs’ün imarına yönelik birçok komisyonda yer almaktadır. Evli ve altı çocuk babasıdır. 

Hasan Sanallah; Çağdaş Araştırmalar Merkezi

 27 Şubat 1974’te dünyaya gelmiştir. 1992 yılında Der el-Esad Lisesi’nden, 1996 yılında da İslami ilimler eğitimi aldığı Umm el-Fahm Tebliğve İslami İlimler Üniversitesi’nden mezun olmuştur. 2002 yılında İngiltere, Portsmouth Üniversitesi’nde “Filistin’de İhtilaflı- Yerleşkeler” adlı tezi ile yüksek lisans ve doktora programını tamamlayan Hasan Sanallah, 2003 yılından bu yana Umm el-Fahm’da, Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nde, araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Anadili Arapça olan Sanallah, iyi derecede İbranice ve İngilizce bilmektedir. “Osmanlı döneminde Filistin’de Vakıf Müessesesi (2003)”, “Kudüs ve Aksa İntifadası (2006)”, “Mescid-i Aksa: Su Depoları ve Su Kemerleri (2007)” gibi yayımlanmış çok sayıda eseri bulunan Hasan Sanallah evli ve bir çocuk babasıdır. 

İbrahim Cebrail; Güney Afrika Aksa Vakfı Genel Başkanı

 Şeyh İbrahim Gabriels, Güney Afrika’nın önde gelen âlimlerinden biridir. Medine İslam Üniversitesi’nde İslam Hukuku eğitimi almıştır. Hâlen başkanlığını yaptığı Dar’ul-Arkam İslam Lisesi’nin kurucularındandır. Güney Afrika’da Müslümanların resmî olarak temsil edildiği, İslami Adalet Konseyi (Muslim Judicial Council) Başkanı olarak hizmet etmiştir. Güney Afrika Ulusal Dinî Liderler Forumu yönetici üyelerinden olan Şeyh Gabriels, Cape Town’daki Rawbie Mescidi’nin imamı ve cemaatin dinî lideridir. Çok sayıda uluslararası konferans ve sempozyuma katılıp tebliğler sunan Şeyh İbrahim Gabriels,  Güney Afrika Aksa Vakfı Genel Başkanlığı’nı ve ülkedeki çeşitli dinî örgütlerin temsil edildiği Güney Afrika Birleşik Ulema Konseyi’nin Başkanlığı’nı yürütmektedir. 

İkrime Said Sabri; Mescid-i Aksa İmamı, Kudüs eski Müftüsü

 Şeyh İkrime Sabri 1939 yılında Kalkiliye şehrinde doğmuştur. Babası Şer’i Temyiz Mahkemesi üyeliği ve Kudüs dâhil olmak üzere birçok merkezde kadı olarak görev yapmış olan Şeyh Said Sabri’dir. Lise eğitimini Nablus şehrindeki Selahiyye Medresesi’nde tamamlayan İkrime Sabri, 1963 yılında Bağdat Üniversitesi’nde dinî ilimler ile Arap dili ve edebiyatı alanında lisans eğitimi almıştır. Üniversitede Mustafa ez-Zerka, Maruf ed-Davalibi, Şeyh Yasin eş-Şazeli gibi birçok âlimin gözetiminde yetişen Sabri, 1989 yılında Şer-i Aksa Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır. İkrime Sabri aynı dönemde Nablus’taki Necah Üniversitesi’nde “İslam Fıkhında Yemin” teziyle şer-i ilimlerde yüksek lisansını tamamlamıştır. 1967’de yaşanan Altı Gün Savaşı’nın ardından Şer-i Aksa Lisesi yöneticiliğine getirilen Sabri, bu görevi sırasında Kudüs’te İslami faaliyetlerin artmasına vesile olmuş ve yetiştirdiği öğrenciler önemli mevkilere gelmiştir. 1992 yılında Filistin’de Âlimler ve Davetçiler Yüksek Kurulu’nu kuran İkrime Sabri, Filistin’de Yüksek Fetva Kurulu başkanlığı ve Mescid-i Aksa hatipliği görevlerini de yürütmüştür. Sabri, Mekke merkezli Dünya Camileri Yüksek Kurulu kurucu üyesi ve Uluslararası İslam Fıkıh Kurumu üyesidir. 1997 yılında Kudüs’te Yüksek İslam Konseyi Başkanlığı’na seçilen İkrime Sabri’nin kaynak teşkil edecek birçok kitabı bulunmaktadır. Çok sayıda konferans ve panele katılan Şeyh İkrime Sabri evli ve beş çocuk babasıdır. 

İsrail Adem Şamir; Araştırmacı-Yazar

 Düşünür, yazar, gazeteci ve çevirmen olan İsrail Adam Şamir aslen Sibirya-Novosibirsklidir. Novosibirsk Üniversitesi’nde matematik ve hukuk alanlarında eğitim görmüştür. Gazetecilik ve yazarlığa yönelmiş olan İsrail Adam Şamir, 1975’te BBC’de çalışmaya başlamış, bu dönemde Londra’ya yerleşmiş, ardından 1977 ve 79 yılları arasında Japonya’da bulunmuştur. 1980 yılında sonra Haaretz gazetesi için yazmaya başlayan Şamir, Knesset’de, Sosyalist Partisi (Mapam)’nin sözcülüğünü yapmıştır. Güncel gelişmelerle ilgili makaleleri kendi sitesi www.israelshamir.net başta olmak üzere çeşitli internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Galilee Flowers, Cabbala of Power ve Masters of Discourse adlı kitapları 10’u aşkın dilde yayımlanmıştır. Bir Orta Çağ Yahudi klasiği olan Sefer Yohassin’in The Book of Lineage, Odyssey ve Ulysses gibi çevirileri de bulunmaktadır. Filistin’in dramatik tarihi, Şamir’in en çok önem verdiği konuların başında gelmektedir. 2004 yılında Başpiskopos Theodosius Attalla Hanna tarafından vaftiz edilerek Ortodoks Kudüs ve Kutsal Topraklar Kilisesi’ne kabul edilmiştir. 60 yaşındaki Şamir, Yafa’da yaşamakta olup zamanının çoğunu Moskova ve Stockholm’de geçirmektedir. Üç çocuk babasıdır. 

Dr. Kemal el-Abed el-Şerefi; Mizan İnsan Hakları Merkezi

 Dr. Kemal el-Abed el-Şerefi 1955 yılında Cebaliye mülteci kampında doğmuştur. Genel cerrahi ve eczacılık eğitimi alan el-Şerefi, insan hakları ve sivil toplum ilişkileri konusunda devlet başkanlığı danışmanlığı görevinde bulunmuştur. 1996-2006 yılları arasında İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne başkanlık yapmış, bu dönemde, Filistin Yasama Meclisi 1. Dönem üyeliğine seçilmiştir. Sağlık Bakanı olarak bir süre görev yapan el-Şerefi, Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Ajansı (United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees/UNWRA) bünyesinde pratisyen hekimlik yapmıştır. Dr. Kemal el-Abed el-Şerefi, Mizan İnsan Hakları Merkezi Yönetim Kurulu Başkanlığı, El-Aksa Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü Filistin Bürosu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevlerini yürütmektedir. Cebaliye Engelliler Rehabilitasyon Derneği ve Doktorlar Birliği gibi pek çok kurumda üyeliği bulunan el-Şerefi, hâlen Cebaliye mülteci kampında ikamet etmektedir. 

Muhammed Demirci; Mirasımız Derneği

 1983’te Medine’de doğmuştur. İlk, orta ve lise öğrenimini Medine’de tamamlamış ve Medine İslam Üniversitesi Kur’an-ı Kerim Fakültesi’nden mezun olmuştur. Öğrencilik yıllarından bu yana Kudüs’e olan ilgisi sonucunda Mirasımız Derneği (Kudüs ve Civarındaki Osmanlı Mirasını Koruma ve Yaşatma Derneği)’ni kuran Muhammed Demirci, hâlen bu derneğin yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmektedir. Demirci, Kudüs ile ilgili harita, belgesel vb. dokümanlar, TV programları ve basın toplantıları düzenleyerek kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik çalışmalarda bulunmaktadır.  

Dr. Muhsin Salih; Zeytune Araştırma Merkezi

 Filistin asıllı Ürdün vatandaşı olan. Dr. Muhsin Muhammed Salih, 1960 yılında doğmuştur. Uzmanlığını modern Arap tarihi üzerine yapmış olan Salih’in Filistin davası ve Arap-İsrail çekişmesi ile ilgili olarak Kudüs meselesi, Filistin İslami hareketi, modern Filistin tarihi gibi konularda özel araştırmaları vardır. 1983’te Kuveyt Üniversitesi tarafından “Kuveyt Müessesesi İlmi Başarı Ödülü”, 1997’de İngiltere’deki İslam Araştırmaları Akademisi tarafından “Genç İslam Âlimleri Beytu’l-Makdis Ödülü” ve 2001’de Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi tarafından “Üstün Eğitici Ödülü” ile ödüllendirilmiştir. 1993-1994 yılları arasında Amman’daki Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde genel müdürlük ve araştırma bölümü başkanlığı, 1994-2004 arasında Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde öğretim kurulu üyeliği, 2002-2004 yılları arasında aynı üniversitede tarih bölüm başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 2004 yılından bu yana Beyrut al-Zaytouna Araştırma Merkezi’nde genel müdür olarak görev yapan Muhammed Salih’in yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitabı bulunmaktadır.  

Mustafa Özcan; Araştırmacı-Yazar

 1962 yılında Bolu’nun Mudurnu ilçesinde dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini Bolu ve Adapazarı’nda tamamlayan Mustafa Özcan, küçük yaşlardan itibaren Arapça ve İslami ilimler alanlarında öğrenim görmüş, yüksek öğrenimini Kahire el-Ezher Üniversitesi’nde yapmıştır. 1982 yılına kadar el-Ezher Üniversitesi bünyesinde şer’i ve dinî ilimler konusundaki eğitimini tamamlayan Özcan, aynı yıl Türkiye’ye dönmüştür. Bir süre tercümanlık yapan Mustafa Özcan’ın yerli ve yabancı birçok dergide makaleleri yayımlanmıştır. Çeşitli gazetelerde dış haberler editörlüğü yapan ve dış politika yazıları yazan Özcan’ın hâlen Vakit gazetesi, Millî Gazete, Gerçek Hayat dergisi, www.dunyabulteni.net ve www.dunyahaber.com’da yazıları yayımlanmaktadır. Mustafa Özcan, 20 yılı dolduran gazetecilik hayatı boyunca binlerce makale ve onlarca kitap kaleme almıştır. Dış politikadan uluslararası siyasete, tarihten kültür ve İslami düşünce konularına kadar geniş bir yelpazede eserler veren Özcan’ın Türkçe ve Arapçaya tercüme ettiği eserler de bulunmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli konferanslara katılan Özcan, yazı çalışmalarının yanı sıra TV programları da hazırlamaktadır. Mustafa Özcan çok iyi derecede Arapça ve İngilizce bilmektedir. Evli ve dört çocuk babasıdır. 

Dr. Raid Fethi Halid Cabarin; Çağdaş Araştırmalar Merkezi

 Raid Fethi 1992-1996 yılları arasında Al-Qasimi College’de Arap Dili ve İslam Hukuku alanlarında lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1996-1999 yılları arasında Amman’da Ürdün Üniversitesi’nde Fıkıh Usulü ve Hukuk Felsefesi alanında yüksek lisansını “İçtihat Kapısının Kapanması ve İslam’da Siyaset Sistemi” teziyle yapmıştır. Raid Fethi Halid Cabarin, Eylül 1999-Eylül 2000’de Umm el-Fahm Lisesi’nde Arapça ve din dersleri alanında eğitimci olarak görev yapmış, 2001-2003 yılları arasında İslami Fetva Konseyi’nin başkanlığını yürütmüştür. Nisan 2006’da İngiltere Aberdeen Üniversitesi’nde İslam ve Arap Araştırmaları alanında “Karşılaştırmalı-Eleştirel Araştırma: Kudüs’te İdari Kanunlar” konusunda doktora tezini tamamlamıştır. Raid Fethi Halid Cabarin, hâlen Umm el-Fahm Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nde üst düzey araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır. 2006 yılından bu yana İslam Araştırmaları Üniversitesi’nde İslam Hukuku Felsefesi, İslam Hukuku’nun ilkeleri, Kur’ani ve Nebevi Yorumlar alanlarında dersler veren Raid Fethi, Filistin’de ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde düzenlenen konferanslara katılmış ve Mescid-i Aksa’da dersler vermiştir. Sawt al-Haq gazetesinde düzenli olarak yazılar yazan Raid Fethi Halih Cabarin’in ağırlıklı olarak İslam kültürü, eğitim, hukuk felsefesi ilkeleri ve İslam Hukuku’nun amaç ve hedefleri alanlarında 200’ü aşkın makalesi yayımlanmıştır.  

Raid Salah; 48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı

 48 Toprakları Filistin İslami Hareketi’nin kurucularından olan Şeyh Raid Salah, 1958 yılında Ummul Fahm’da doğmuştur. Lise eğitimini Ummul Fahm Lisesi’nde tamamladıktan sonra El-Halil Üniversitesi’nde İslam Hukuku eğitimi almıştır. İsrail yönetimi tarafından eğitim vermekten men edilmesinin ardından gazeteciliğe yönelen Şeyh Raid Salah, 1989 yılında Ummul Fahm Belediye Başkanlığı’na seçilmiştir. 1993 ve 1998’deki seçimleri de kazanan Salah, 2001 yılında belediye başkanlığı görevinden istifa etmiş ve Mescid-i Aksa’nın ihya ve imarına yönelik faaliyetlerine ağırlık vermiştir. 1996 ve 2001 yıllarında İslami Hareket’in başkanlığına tekrar seçilen Şeyh Raid Salah, başkanlığını yaptığı Aksa Müessesesi ve diğer birçok kurumun ortak çalışmasıyla Mervan Mescidi’nin imarı gibi Mescid-i Aksa civarında ve Doğu Kudüs’te önemli projelerde yer almıştır. Mayıs 2003 tarihinde yüzlerce kişiyi kapsayan tutuklama kampanyasında İslami Hareket’in yönetim kadrosundaki 16 kişi ile beraber gözaltına alınmış ve iki yılı aşkın bir süre hapiste kalmıştır. Uluslararası İslam Yardımlaşma ve Tebliğ Konseyi üyesi olan Salah, devam eden yoğun tebliğ çalışmalarının yanında, 1986 yılından bu yana aylık olarak yayınlanan “Sırat” dergisinde yazılar yazmaktadır. Raid Salah hâlen 48 Toprakları Filistin İslami Hareketi’nin başkanlığını yürütmektedir.

Prof. Dr. Ş. Tufan Buzpınar; Türk Teknik Heyeti, İstanbul Fatih Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Bölüm Başkanı

1984’te Ankara Üniversitesi’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1986 yılında Manchester Üniversitesi Tarih Bölümü Ortadoğu Araştırmaları’nda yüksek lisans eğitimini, 1991 yılında da doktorasını tamamlamıştır. 1992-1999 yılları arasında İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM)’nde araştırmacı olarak görev yapan Tufan Buzpınar, 1999-2001 yılları arasında aynı merkezin başkanlığını yürütmüştür. Ekim 2001’de Fatih Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak göreve başlamış ve Ocak 2005’te aynı üniversitenin Tarih Bölümü Başkanlığı’na getirilmiştir. Çalışma alanı “19. yüzyıl Osmanlı Arap Vilayetleri”dir. Ulusal ve uluslararası pek çok süreli yayında yayımlanmış makaleleri, uluslararası konferans ve sempozyumlarda sunmuş olduğu tebliğleri bulunan Buzpınar, çok sayıda kitaba da katkıda bulunmuştur. 

Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye; Aksa Müessesesi

6 Ağustos 1962 tarihinde doğmuştur. 1994 yılında Northumbria Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ni (İngiltere) bitiren Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, 1994 ile 2006 yılları arasında şehir planlaması, su şebekesi planlaması, arabuluculuk ve kamu yönetimi alanlarında eğitimler almıştır. Ağbariye, 1999-2003 yılları arasında Mahalli İdareler Vadi Âra Bölgesi Planlama ve İnşa Komisyonu Başkanlığı ve Ummul Fahm Belediyesi Mühendislik Daire Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 2003-2008 yılları arasında Ummul Fahm Belediyesi Başkan Vekilliği görevini yürüten Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, Mühendisler Odası ve Şehir Mimarları Odası üyesidir ve hâlen Altyapı Bakanlığı Vadi Âra Bölgesi Su İdaresi Başkanlığı’nı yürütmektedir. Aynı zamanda Aksa Vakıflar ve Tarihî Eserler Müessesesi’nin de başkanlığını yapan Ağbariye, İçişleri Bakanlığı Hayfa Kazası Planlama ve İnşa Komisyonu üyesidir. Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye hâlen Ummul Fahm’da ikamet etmektedir. 

Raşid Gannuşi, Nahda Hareketi Genel Başkanı

1941’de Tunus’un güneyinde Hama köyünde dünyaya gelmiştir. İlkokulu köyünde bitiren Gannuşi, üniversite eğitimine Zeytune Üniversitesi’nde başlamış, Mısır ve Suriye’de devam etmiştir. Felsefe alanında eğitim gören Raşid Gannuşi, daha sonra Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’ne giderek eğitimini sürdürmüştür. Üniversite dersleri ile birlikte Davet ve Tebliğ Cemaati’yle tanışmış, Araplar ve diğer milletlerden Müslüman öğrenciler arasında İslami çalışmalarda bulunmuştur. 1960’ların sonunda Tunus’a dönen Gannuşi, “Nahda” olarak bilinen İslami Yöneliş Hareketi’ni oluşturan lise ve enstitü öğrencilerinin arasında tebliğ çalışmalarında bulunmuştur. Bu çalışmaları sebebiyle birçok defa yargılanarak hüküm giyen Raşid Gannuşi; 1987, 1991 ve 1998 yıllarında gıyabında yargılanarak ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir. Medeniyetteki Yolumuz, Biz ve Batı, Filistin Sorunu ve FKÖ, İslam Devletinde Vatandaşlık Hakları, İslam Devletinde Özgürlük, İbni Teymiyye’nin Kader Hakkında Görüşü, Tunus’taki İslami Hareket gibi pek çok konuda kitapları bulunan Gannuşi’nin eserleri İngilizce, Fransızca, Türkçe, İspanyolca ve Farsça gibi değişik dillere de tercüme edilmiştir. “Uluslararası İslami Gençlik Konseyi” ve Arap ve İslami akımları bir arada toplayan “Ulusal İslami Konferans”ın kurucularından olan ve Nahda Hareketi’nin başkanlığını yürüten Raşid Gannuşi şu anda Londra’da ikamet etmektedir.  

Halil Muhammed Tüfekçi Arap Çalışmaları Cemiyeti

19 Ocak 1950 Kudüs doğumlu olan Halil Muhammed Tüfekçi, Ürdün’de yaşamaktadır. Lisans eğitimini 1974’de Şam Üniversitesi Coğrafya bölümünde tamamladıktan sonra 1998 yılında Arizona Üniversitesi Coğrafi Bilgi Sistemleri (Geographic Information Science) üzerine yüksek lisans yapmıştır. “1945’de Filistin”, “1967’de Batı Şeria’da İsrail yerleşimleri” gibi harita çalışmaları; “1967-1994 yılları arasında Batı Şeria’da İsrail yerleşimleri”, “1850-2000 yılları arasında Kudüs’ün belediye altyapısı” gibi kitap çalışmaları, çok sayıda makalesi ve araştırmaları bulunmaktadır. 1993-2001 yılları arasında Filistin’in İsrail ile Müzakere Heyeti’nde yer almış olan Tüfekçi, halihazırda pek çok komite üyeliğinin yanı sıra Kudüs Çalışmaları Komitesi Üyesidir ve Arap Çalışmaları Cemiyeti’nde Harita Dairesi Başkanıdır. Evlidir.

Danışma Kurulu

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça

Ahmet Emin Dağ (Araştırmacı-Yazar)

Ahmet Varol (Araştırmacı-Yazar)

Mustafa Özcan (Araştırmacı-Yazar)

Şeyh Raid Salah (48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı)

Ömer Faruk Korkmaz (İHH İnsani Yardım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi)

Turan Kışlakçı (Araştırmacı-Yazar)

Makaleler

Aksa'nin Yahudileştirilmesi (Mustafa Özcan)

İsrail Filistin’in tarihi ve dini hafızasını tahrip ederek yerine kendi hafızasını ikame etmeye çalışıyor. Aslında kazıların bir tek amacı var; o da Süleyman Tapınağı’nın altyapısının ikmal edilmesi ve tamamlanması.

Filistin Başkadısı Teysir et-Temimi İsrail yönetiminin temel amacının Kudüs’ün Yahudileştirilmesi olduğunu ve Süleyman Tapınağı’nın inşasının da bu amacın bir parçası olduğunu açıkladı. İsrail bu anlamda yık-kur politikası izliyor. İsrail böylece Filistin’in tarihi ve dini hafızasını tahrip ederek yerine kendi hafızasını ikame etmeye çalışıyor. İsrail, 1967 yılından itibaren Burak Duvarı’nın üzerinden Harem-i Şerif’e yönelik olarak büyük bir kuşatma uyguluyor. Bunun en son evre ve etaplarından birisi de Mağribiler Yolu’ndaki yeni kazı çalışmaları oldu. İsrail Harem-i Şerif’in altında 1967 yılından itibaren kazılar yapıyor. Bu kazıların mahiyetini Filistinliler dahil kimse bilmiyor. İsrail, kazıların mahiyetiyle alakalı UNESCO gibi uluslararası kurumları da bilgilendirmiyor. Teysir Temimi’ye göre, aslında kazıların bir tek amacı var; o da Süleyman Tapınağı’nın altyapısının ikmal edilmesi ve tamamlanması. Müslümanlar değersiz ve küçük işlerle uğraşırken “Atı alan Üsküdar’ı geçer.” misali, İsrail bir bir amaçlarına ulaşıyor. Mağribiler Yolu üzerindeki inşaat, Temimi’ye göre sıranın yüzeye yani üst yapıya geldiğini gösteriyor.

       İsrail’in Harem-i Şerif’le alakalı olarak ileri sürdüğü tarihi tezlerin ve bu meyanda manevi miras iddiasının gerçeklerle uzaktan yakından bir alakası yok. Hadis-i şeriflerde de ifade edildiği gibi dünyada yapılan ilk mabed Mekke’deki Harem-i Şerif’tir. İkincisi ise kardeş mabedlerden Kudüs’teki Harem-i Şerif’tir. Harem-i Şerif aslında Kubbetü’s-Sahra olmadığı gibi yanında Mescid-i Aksa tabir edilen mabed de değildir. Belki her ikisinin de ortak alanıdır. Bu anlamda Yahudilerin Ağlama Duvarı dedikleri Burak Duvarı da bu hazireye yani Mescid-i Aksa’ya dahildir. Tarihi rivayetlerden öğrendiğimize göre burada ilk mabedi kuran Peygamberlerin atası Hazreti İbrahim’dir. Daha sonra Yakup Aleyhisselam mabedi yenilemiştir. Ardından da Süleyman Aleyhisselam büyük bir mabed yapmıştır. Bunun yıkılmasının ardından Babil Sürgünü ertesi mabed yenilenmiştir. Bilahare mabet bir kez daha yıkılmıştır. Şimdi Yahudiler Harem-i Şerif üzerinde yeni tapınaklarını inşa etmeye çalışıyorlar. Eğer amaçlarına ulaşırlarsa, tapınağın inşasıyla birlikte işgal sonsuzlaşacak ve yeni İsrail ebedileşmiş olacaktır. Belki de geçtiğimiz ay gündeme gelen kazılar, projenin son faslını oluşturuyor.

       Bugüne kadar Yahudiler Filistin’de birçok cami ve mescidin mahiyetini değiştirdiler. Kimilerini yıktılar, kimilerini ise başka amaçlar için kullandılar. Bazı ibadethaneler maalesef eğlence yerleri ve meyhaneye dönüştürüldü. İsrail’in Hebron olarak adlandırdığı el-Halil’de, Halil İbrahim Camii’ni yarıdan bölerek bir kısmını Yahudi cemaatine tahsis ettiler. Oldubitti ile eski statüyü lağvederek yeni bir statü ihdas ettiler. İslam dünyası duyarlı olmazsa şimdi aynı tehlike Mescid-i Aksa için de geçerli. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın bir başka özelliği ise İslam’ın üç kutsal mabedinden birisi olmasıdır. Buranın tahrip olması ve tapınağa çevrilmesi İslam dünyasının manevi kimliğine büyük bir saldırı ve darbedir.

       Bugün İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü tahrifat insanlık tarihi açısından yeni değildir. Örneğin, Siyonist ideolojisi gibi, Hinduvata ideolojisine sahip olan Hinduların da benzer uygulamaları olmuştur. 1992 yılının Aralık ayında Ayodha veya Babür Camii olarak bilinen mabet bu ideoloji mensuplarınca tahrip edilmiştir. Daha sonra tahkime gidilse ve Müslümanlar haklı çıksa bile iş işten geçmiş ve mesele postmortem hale gelmiştir.

       Haçlılar bile Siyonistler gibi yapmamış, Mescid-i Aksa’ya yönelik bir saldırıda bulunmamışlardı. Tek yaptıkları ezanı ve namazı tatil etmek olmuştu. Mescid-i Aksa o dönemde Ayasofya Camii gibi 90 yıl boyunca atıl kalmıştı. Ardından Haçlıların Kudüs’ten kuvvet yoluyla çıkarılması gündeme geldiğinde, intikam olarak Mescid-i Aksa’yı yıkacakları tehdidinde bulunmuşlar ve bu tehdit üzerine Selahaddin Eyyübi sulh yolunu tercih etmiş ve Haçlılar şehirden sulh yoluyla atılmışlardı. Hıristiyanların Mescid-i Aksa ile ilgili bir hak iddiaları bulunmuyordu. Yahudilerin ise böyle bir iddiaları var ve bu, Müslümanların akidesini ve inanç manzumelerini de ilgilendiriyor.

       Bu dini mücadelede kimi Yahudiler bile Müslümanlara hak veriyor. Bu anlamda

Kudüs’teki el-Aksa Camii yakınlarında yürütülen kazı çalışmalarına karşı protestolara Ortodoks Yahudilerden de destek geldi. İsrail’in Harem-i Şerif yakınlarındaki Mağribiler Yolu’nda başlattığı hafriyat çalışmaları, haftaları geride bırakırken Ortodoks Yahudi grup Neturei Karta (Şehrin Bekçileri) da kazı çalışmalarına karşı çıkan Filistinlilere destek vermekte. İslam Hareketi Başkanı Şeyh Raid Salah ve aralarında kadınların çoğunlukta olduğu bir grup İsrailli Arap, hafriyat çalışmaları bölgesine girişlerin yasak olması nedeniyle çalışmaları Doğu Kudüs’te protesto ediyor.

     Ortodoks inancına sahip, revizyonist ve milliyetçi Yahudilikten uzak bir grup olan Neturei Karta hareketinin Filistinlilere destek vermesi ilk bakışta garip gelebilir ama onların bu davranışı dini inançlarıyla da uyumlu. Bu grup Siyonist düşünceye karşı çıkarak İsrail Devleti’nin Yahudi dini inancına aykırı olarak kurulduğuna inanıyor. Bu devletin Davud soyundan bekledikleri bir kral Mesih gelmeden kurulduğu için lanete müstahak olduğunu ve yıkılmasının büyük bir hizmet olacağını, aksi takdirde Yahudilerin bunun lanetine maruz kalacaklarını düşünüyorlar. Yahudilerin tarihte günah işledikleri için Kudüs’ten kovulduklarını ve geri dönebilmeleri için ancak Mesih’in önderliğine ihtiyaç duyulduğunu söyleyen anti-Siyonist grup liderleri şu an biraz da bu yüzden “Kudüs Filistinlilerindir” diyorlar. Yahudiler üzerinden diaspora cezasının kalkmadığını veya dolmadığını ve bu cezanın kalkmasının ancak Mesih’in zuhuruyla birlikte mümkün olabileceğini ileri sürüyorlar. Bu inanca göre Siyonistlerin silah zoruyla kurduğu İsrail devleti Tanrı’nın iradesine küstahça bir karşı çıkış anlamına geliyor. Bu gruba mensup Yahudiler uzun süre Yaser Arafat’ı ve Filistinlileri destekledi. Bunlardan birisi Ahmedinejad’ın girişimiyle geçtiğimiz ay İran’da düzenlenen Soykırım Konferansı’na katıldığı ve “inkar”a taraftar olduğu için Avusturya cemaati tarafından tecrit edilmiş ve eşi de kocasına boşanma davası açmıştı.

     Tahran’da düzenlenen uluslararası Holokost Konferansı’na katılan Amerikalı Haham Arnold Cohen, İsrail’in Ortadoğu’da dökülen bütün kanların ve yapılan cinayetlerin sorumlusu olduğunu söylemişti. Cohen, Holokost’ın Siyonist İsrail cinayetleri için bahane olamayacağını da belirtmişti. Holokost ve Siyonist kelimesinin yan yana anılmasını doğru bulmayan Haham Cohen, Siyonistlerin Holokost’ı kullanarak meşru olmayan felsefeleriyle hedeflerine ulaşmaya çalıştıklarını vurgulamıştı. Cohen, Yahudilerin yüksek ahlaka sahip olduklarını ama yaptıkları hataların sonucu sürgün hayatı yaşadıklarını hatırlatarak, Siyonistlerin Filistin halkının var oluş haklarını hiçe sayarak burada bir devlet kurmaya çalıştıklarını ve onları hayattan mahrum bıraktıklarını da vurgulamıştı. Siyonistlerin felsefesinin doğru olmadığına değinen Haham Cohen, Holokost’ın yaşanmadığını kimsenin söyleyemeyeceğini ama Siyonistlerin kendi isteklerini Filistin halkına zorla kabul ettirmeye ve ırk esasına dayalı bir devlet kurmaya çalıştıklarını belirtmişti.

 

İsrail'in Harem-i Şerif politikası (Ali Öner)

Kurulduğu 1948 yılından bugüne değin İsrail, vaat edilmiş topraklarda Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmenin yollarını aramaktadır. Süleyman Mabedi’nin toprakları üzerinde bulunan Mescid-i Aksa altında yürütülen kazılarla mescidin temellerinin dayandığı kayalar tahrip edilmekte ve kendiliğinden çökmesi hedeflenmektedir.

İsrail’in Filistin politikası, buradan Müslümanların topyekun çıkarılması üzerine kurulmuştur. Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin evlerini onarmalarına dahi izin vermeyen İsrail, 1967’den bu yana Müslümanlara ait tarihi mekanları tahrif etmektedir.

Filistin’in Yahudi tasavvurundaki yeri

     İnsanlık tarihi kadar eski olan İsrailoğulları tarihine baktığımızda; “Tek Tanrı” yani Tanrı’nın Birliği inancını savunan ilk uyarıcı ve ilk peygamber olan İbrahim’e, Kenan ilinin (Filistin’in) bağışlanması ile başlayan bir yurt ve vaat edilmiş toprak mitiyle karşılaşmaktayız. İsrailoğulları tarihi bu vaat edilmiş topraklardan yapılan zorunlu göçler ve bu topraklara geri dönme çabaları çerçevesinde özetlenebilir. Vaat edilmiş topraklardan en uzun süreli ayrılık diaspora döneminde yaşanmıştır. M.S. 70 yılında Romalılar tarafından Filistin’den çıkarılmalarından itibaren diasporada yaşayan Yahudilerin yegane hedefi, Kudüs’e yani vaat edilmiş topraklara geri dönebilmek olmuştur.

     19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da milliyetçi düşüncelerin gelişmesiyle birlikte Yahudiler üzerindeki baskı artmış ve bu baskı Yahudilerin din-kültür milliyetçiliğine sarılmalarına ve gözlerini Filistin’e çevirmelerine neden olmuştur. Avrupa’da bu dönemde çeşitli dernekler kurulmuş, 1881 yılında Rusya’da Odessa’da kurulan Hovevei Zion yani “Zion’u Sevenler” veya “Zion Aşıkları” derneği gibi derneklerle Siyonizmin temelleri atılmıştır. Siyonizmin basit anlamı, Siyon’a geri dönüştür ve aslında eski bir ideoloji -vaat edilmiş toprak miti- için yeni bir isimden başka bir şey değildir. Çünkü bu topraklar Eski Ahit’e göre Tanrı Yahuda tarafından kıyamete değin tasarruflarında kalmak üzere İbrahim (Abraham) peygamber ve ümmetine adanmıştır. Bu inanç Yahudilerin benliğine öyle yerleşmiştir ki, bütün ibadetlerini “Kurtarıcı (Mesih) bir gün Siyon’a gelecek.” diye dua etmeden bitirmemektedirler. Yılda iki kez, Fısıh Bayramı şenliklerinde ve Kefaret Günü’nün sonunda büyük bir heyecanla ümitlerini dile getirirler: “Gelecek sene Kudüs’te!”

       Yahudiler, diasporada olmalarına rağmen, Filistin ile olan bağlarını koparmamış ve Mesih’in dirilişi sırasında bu kutsal topraklarda onunla birlikte ilk dirilenlerden olmak için Zeytin Dağı’na gömülmeyi arzulamışlardır. Çünkü onların inancına göre Mehdi ortaya çıkacak, yeryüzünde Allah’ın saltanatı başlayacak ve “yerin bütün milletleri” Yahudilere bağlanacak, bütün insanlık tek bir gerçeğin etrafında toplanacaktır. Bu inanış, Yahudiliğin “kutsal topraklara doğru hac geleneği”nin doğmasına sebep olmuştur. Bu ibadet çerçevesinde toplanan gruplar, hiçbir zaman İslam muhalefetiyle karşılaşmamıştır. Çünkü bu gruplar Filistin’de egemenlik kurmaktan ziyade inanmış olduğu değerlerin gereklerini en iyi şekilde yerine getirmeyi amaçlamaktadır. Onun içindir ki; Kudüs’te Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinine mensup insanlar birbirlerine zarar vermeden uzun yıllar dinlerinin gereklerini yerine getirerek barış içinde bir arada yaşamışlardır. Fakat Siyonizm düşüncesinin doğması ve Yahudiliğin sekülerleşmesiyle birlikte bu durum farklı bir boyut kazanmıştır.

İsrail’in Harem-i Şerif politikası

     Kudüs, Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal mekandır. Süleyman Mabedi ise Yahudilerin kutsal tapınağıdır ve bu mabed Yahudilerin Filistin’e geri dönme inançlarını pekiştiren bir unsur olarak kullanılmıştır. Mescid-i Aksa’nın Süleyman Mabedi üzerinde kurulmuş olmasından dolayı Yahudiler bölgeye özel bir anlam yüklemişlerdir. Filistin topraklarına 1881’de başlayan göçle birlikte Yahudiler bölgeye yerleşmeye başlamışlardır. Siyonistlerin Filistin’e göçleri, bu kutsal mekana ulaşma ve orada bir devlet olma amacını hedeflemektedir. Bu nedenle bölgede hakimiyet kurabilmek için Filistin’deki nüfuslarını arttırmaya çalışmışlardır. 

     Filistin’e beş büyük Yahudi Göçü olmuştur. 1881-1903, 1904-1919, 1919-1923, 1923-1929 ve 1929-1940 yılları arasında gerçekleşen bu Siyonist göçlerle Filistin’deki Yahudi nüfusu arttırılmıştır. Bu dönemde her ne kadar Filistin’de çoğunluğu elde edemeseler de Yahudiler, Batı’dan aldıkları destekle “Süleyman Mabedi” mitini gerçekleştirmek için harekete geçmişlerdir. Aslında 1920’lerde Filistinliler Siyonistlerin Mescid-i Aksa politikalarının farkına varmış ve Müslümanlarla Siyonistler arasında ilk ciddi çatışmalar o dönemde başlamıştır. İngilizlerin desteği ve 1942 yılından sonra da ABD’nin bölgedeki nüfuzunu artırmasıyla birlikte Siyonistler daha güçlü bir şekilde hareket ederek Filistinliler üzerinde terör estirmişlerdir.

     Kurulduğu 1948 yılından bugüne değin İsrail, Süleyman Mabedi’nin bulunduğu yeri yeniden inşa etmenin yollarını aramaktadır. İsrail’in bütün çabalarına rağmen Kudüs ancak 1967 Haziran’ındaki Altı Gün Savaşları’nda işgal edilebilmiştir. Bugün gelinen noktada, Filistinlilerin topyekun maruz kaldıkları baskı ve şiddet bir yana, İslami Hareket Konseyi Lideri Şeyh Raid Salah’ın ifadesiyle, “Sadece Kudüs ve çevresinde İsrail tarafından tahrip edilen, yıkılan, kumarhane ve gece kulübüne çevrilen camilerin sayısı 1200 civarındadır.”. Bütün bunlara rağmen İsrail bugün nihai hedefine ulaşamadığını düşünmektedir.

     1967 işgalinden sonra 1980 yılında Kudüs, “İsrail’in ebedi başkenti” ilan edilmiştir. Bütün bu çabaların ana hedefi, 20 yüzyıldır yıkık olan Süleyman Mabedi’nin bir an önce yeniden inşa edilmesidir. Ancak bu alanda iki İslam mabedi bulunmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra. Bazı Yahudilerin görüşüne göre, Mabed’in yapılabilmesi için iki Müslüman mabedinin yani Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’nın yıkılması gerekmektedir. Bunun önündeki en büyük engel ise Filistinliler başta olmak üzere, tüm dünya Müslümanlarıdır. Onlar var oldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına asla müsaade edilmeyecektir. İşte son dönemlerde yaşanan ve Kudüs sokaklarını kana bulayan çatışmaların anlamı da burada gizlidir.

     Kudüs’ün işgalinden sonra gerek bireysel olarak İsrail’in Siyonist vatandaşları, gerekse devlet olarak İsrail, İslam mabedlerini ortadan kaldırmak için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. 21 Ağustos 1969’da Mescid-i Aksa’ya yapılan kundaklama ilk defa uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmiş ve aynı yıl İsrail’in kutsal topraklara karşı tutumuna tepki olarak İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) kurulmuştur. Bu gelişmelerin ardından İsrail, dünya devletlerinin ve Müslümanların tepkilerinden çekindiği için eylemlerini, siyasi boyuta çekmiş ve yeraltı kazılarına yoğunlaştırmıştır. Bunu da “Yahudilerin kendi tarihlerine ulaşmak ve bilgilenmek için yapılan arkeolojik kazılar” diye tarif etmiştir. Siyasi baskılardan çekinen İsrail, çeşitli örgütlere göz yumarak, örgütler vasıtasıyla bu işi bitirmeye çalışmaktadır. 1984 yılında hem Mescid-i Aksa hem de Kubbetü’s-Sahra’yı havaya uçuracak bir örgüt çökertilmişti. Bu iki mabed var olduğu müddetçe İsrail’in varlığı burada sürekli tartışma konusu olacaktır. İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan İzak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebilmişti: “Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar.” İsrail’in eli kanlı en radikal örgütü olan Gush Emunim Hareketi’nin önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirmişti.

     İsrail’in başlattığı ve İslam dünyasının tepkilerini çeken Şubat 2007 tarihli Harem-i Şerif kazıları göstermiştir ki Mescid-i Aksa’ya yönelik tahripkar çalışmalar bugün de devam etmektedir. Siyonist işgalciler son birkaç yıldır Mescid-i Aksa’yı yıkabilmek için farklı bir metot izlemektedir. Eski Yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştıkları gerekçesiyle Mescid-i Aksa çevresinde ve altında kazılar yapmaktadırlar. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların tahrip edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol açmaktır.

      İsrail Devleti’nin, genelde Filistin, özelde Kudüs politikası buradan Müslümanların topyekun çıkarılması üzerine kurulmuştur. Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin evlerini onarmalarına izin verilmediği gibi, iş bulmaları da engellenerek burayı terk etmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Bugün farklı söylemlerle burayı koruduklarını belirten yetkililerin bu tarihi mekanda değişikliklere giderek İslam kültür mirasını yok etmeye çalıştıkları, 1967’den beri bu mekanlarda yapılan değişiklikler izlendiğinde açıkça görülmektedir.

      Harem-i Şerif’in sadece Filistinlilerin değil tüm Müslümanların mekanı olduğu bilinci geliştirilmediği müddetçe bu mekanların İsrail tarafından yok edilmemesinin hiçbir garantisi yoktur.

Yıkımın eşiğindeki kutsal kent: Kudüs (Turan Kışlakçı)

İslam dünyası özellikle Kudüs’ün demografik ve mimari yapısını iki asırdır altüst eden ve Mescid-i Aksa’yı yıkmayı hedefleyen İsrail’in acilen durdurulması için girişimlerde bulunmalıdır.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam tarafından kutsal sayılan Kudüs, bütün bu ilahi dinlerden vecihler taşır. Kudüs, Davud (a.s.) döneminde başkent ilan edildi; oğlu Süleyman (a.s.) döneminde ise en ihtişamlı dönemini yaşadı. Tarihi önemi ve mistik görünümü ile Kudüs, birçok kez kadim Fars ve Mısır medeniyetlerinin işgaline uğradı. Bu işgallerden en tahripkarı Babil kralı Buhtunnasır’ın (İ.Ö.) 586 yılında buraya düzenlediği saldırı idi. Buhtunnasır’ın burada yaptığı katliam ve kıyım tarih kitaplarında geniş yer ayrılan en kanlı olaylardan biri oldu. Ayrıca Hz. İsa (a.s.) dünyanın bu en güzide kutsi yerinde dünyaya gözlerini açtı ve yine bu kentte Roma’nın iftiralarına ve işkencelerine maruz kaldı. Daha sonra Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’nun ve kısmen bir ara Fars İmparatorluğu’nun eline geçen Kudüs, Hz. Ömer (r.a.) döneminde Müslümanlarca fethedildi.

       Hıristiyan dünyası Kudüs’ü almak için buraya sekiz Haçlı Seferi düzenledi. 1099 yılında bu kutsal kente giren Haçlı ordularının işledikleri kıyım, Buhtunnasır’ın geçmişte yaptığı katliam ve vahşeti unutturdu. Bu olaylardan büyük ders alan dağınık durumdaki Müslüman toplumlar, Selahaddin Eyyubi komutasında bir araya gelerek 1187’de şehri tekrar geri aldılar. Böylece şehir, Hz. Ömer döneminde gördüğü adil idari yapıya bir daha kavuştu. Eyyubiler ve Memlukler döneminde şehirde, Harem-i Şerif olarak adlandırılan bölge onarıldı ve minareler ile süslendi.

       1517-1917 yılları arasında Osmanlı hakimiyeti altında olan Kudüs, yine tarihte eşi görülmemiş bir adil idare ve huzur ortamına kavuştu. Bu dönemde Müslümanlara ait kutsal yerler başta olmak üzere Hıristiyanlara ve Yahudilere ait mekanlar dahi ciddi bir restorasyondan geçti. Kudüs’ü Kudüs yapan eşsiz surlar ve kapılar bu devirde Mimar Sinan ekolü tarafından inşa edildi. Bazı tarihçilerin ve İsrailiyatçıların söylediği gibi surlar Süleyman Peygamber dönemine değil, tümüyle bizzat Kanuni Sultan Süleyman devrine, Mimar Sinan ekolüne aittir.

       Kudüs sorunu II. Abdülhamit devrinde birden bire yine dünya gündeminin birinci sırasına oturdu. “Yahudi Devleti” kitabının yazarı ve Siyonizmin fikir babası Theodor Herzl Batı’nın da desteğiyle, Kudüs’ü almak için Osmanlı’ya karşı çeşitli desiselere başvuruyordu. 1897 yılındaki Basel Kongresi’nde Siyonistler Filistin’e Yahudi göçüne izin vermeyen II. Abdülhamit’in mutlaka düşürülmesine karar verdi. Daha sonra Fransa ve İngiltere arasında hazırlanan Balfour Deklarasyonu ile Filistin, 11 Aralık 1917 yılında İngilizlerin eline geçti. İngilizler ayrıldıkları 1948 yılına kadar bölgede Osmanlı’nın izlerini silmek için dünyanın her yerindeki Yahudileri, Siyonistlerin planları çerçevesinde adım adım buraya göç ettirdi. Bir anda Filistin’in demografik yapısı alt üst oldu. Bu dönemde hem İngilizlere hem de Siyonist Yahudilere karşı en önemli mücadeleyi, Çanakkale’de savaşmış olan bir Osmanlı beyefendisi, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni üstlendi. Kudüs Müftüsü İngilizlerin çekildiği tarihe kadar 27 yıl Kudüs davasının en yılmaz savunucusu oldu. 14 Mart 1948’de İngilizler bölgeden çekildiğinde, buraya getirilen Yahudiler İsrail devletini ilan ettiler.

       1948’de Müslüman toprağı üzerinde kurulan İsrail, bölgedeki varlığını meşrulaştırmak için çeşitli politikalar takip etmektedir. Filistin halkına yapılan zulümler, işkenceler, sürgünler, Müslümanların topraklarından zorla çıkarılmaları gibi uygulamalarla ve yeni işgallerle kamuoyunun tepkisini çeken İsrail, devlet olarak kendisini geri plana çekip üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmaya yönelik politikalar gütmeye başlamıştır. Bu bağlamda yürüttüğü politika, arkeolojik kazı projeleri olmuştur. Bu kazılar çerçevesinde aslında İslam mirasını Filistin topraklarından silebilmek için uğraşmaktadır. Geliştirdiği bu politikanın ne kadar sinsi ve tehlikeli bir yöntem olduğu, Kudüs’ün Müslümanlar ve İslam dünyası için önemi göz önüne alındığında daha net anlaşılacaktır.

       Bilakis, Kudüs’ün Müslümanlar nazarında çok önemli ve yüksek bir yeri vardır. Çünkü burada en başta Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa bulunmaktadır. Mescid-i Aksa Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde adı geçen iki mescitten biridir. Diğeri de, içinde Kabe’nin bulunduğu Mescid-i Haram’dır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ilk Müslümanlar, İslam’ın ilk yıllarında 17 ay boyunca namazlarını Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya dönerek eda etmişlerdi. Bunun yanı sıra, Hz. Peygamber’in Mescid-i Haram’dan başlayan gece yolculuğu (İsra) Mescid-i Aksa’da noktalanmış, buradan da miraca yolculuğu başlamıştır. Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Mekanların efendisi Kudüs, kayaların efendisi de Kudüs’teki kayadır.”

       İslam Mescid-i Aksa üzerine kutsallık, keramet ve heybet örtüsü örtmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.) Mescid-i Aksa’da kılınan bir namazın Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi dışındaki mescitlerde kılınan namazdan 500 kat daha fazla sevap olduğunu bildirmiştir. Yine İslam fıkhında ifade edildiğine göre hac veya umre için Kudüs’ten ihrama girmek müstehaptır. Çünkü bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Her kim hac ya da umre için Mescid-i Aksa’da ihrama girerse geçmiş günahları bağışlanır.” Geçmiş yüzyıllardaki Hacc yolculukları ile ilgili yazıları okuduğunuzda dünyanın birçok yerindeki Müslüman’ın Kabe’ye düzenledikleri seferlerinde mutlaka Kudüs’e de uğradıklarını görürsünüz.

       Müslümanlar İslam güneşinin doğuşundan beri Kudüs’e değer verip saygı göstermişlerdir. Filistin’e ve Mescid-i Aksa’ya eskiden beri önem verdiklerinin bir göstergesi de tarihte yüzyıllar boyunca buralarla ilgili küçük büyük her şeyden söz etmiş olmaları, buralar hakkında detaylı analizler yapıp bu kutsal yerleri ebedileştirircesine büyük çapta kitaplar yazmış olmalarıdır. Hz. Ömer (r.a.) döneminde Müslümanların denetimine geçen Kudüs’te geçmişten bugüne birçok İslam alimi yetişmiştir. Kudüs’te Müslümanlar için kutsal sayılan şeyler arasında Mirac Kubbesi, Hz. Peygamber’in Mihrabı, Burak Duvarı ve Hicri 14, Miladi 635 yılında yapılmış olan Hz. Ömer Camii (Kubbetü’s-Sahra) vardır. Ayrıca Kudüs’te birçok sahabinin mezarı da bulunmaktadır.

       Kudüs’teki Harem-i Şerif’in Süleyman Mabedi’nin merkezi olduğunu iddia eden Yahudiler, uzun yıllardır burayı yıkmak ve tahrip etmek için birçok desiselere başvurmaktadır. Bunların başında özellikle son günlerde dünyanın gündeminden düşmeyen, Harem-i Şerif’in içinde bulunan Mescid-i Aksa’nın altında kazılan tüneller gelmektedir. İsrail’in yaptığı bu tüneller Aksa’ya ciddi manada zarar vermektedir. Ayrıca İsrail’in Ağlama Duvarı’nın alanını genişletmek için yıkma kararı aldığı Harem-i Şerif’e giden Mağrib Kapısı’ndaki tarihi yol ve o yol üzerindeki iki mescit de bugün yıkımın eşiğindedir.

       Bazı Batılı yazarlar “uzak” manasına gelen “aksa” sözcüğünden hareketle Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki mescit olmadığını söyleyerek yeni neslin burası ile ilgili bilgilerini saptırmak istemektedirler. Öte yandan, basın-yayın organlarından altın kaplamalı Hz. Ömer Mescidi’nin, Mescid-i Aksa olarak gösterilmeye çalışılması da Müslümanların dikkatle üzerinde durması gereken konulardandır.

       İslam dünyası özellikle Kudüs’ün demografik ve mimari yapısını iki asırdır altüst eden ve Mescid-i Aksa’yı yıkmayı hedefleyen İsrail’in acilen durdurulması için girişimlerde bulunmalıdır. Mescid-i Aksa’daki tünel çalışmalarının durdurulması için geniş sivil toplum hareketleri başlatılmalıdır. İsrail’in Filistin ve Kudüs’teki İslam mirasına karşı yürüttüğü cüretkar politikalar bir an önce durdurulmalıdır.

Mescid-i Aksa

Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa Mescid-i Aksa

Günlük Hayat

Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat Günlük Hayat

Kazı ve Yıkımlar

Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar Kazı ve Yıkımlar

Kubbetü's Sahra

Kubbetü's Sahra Kubbetü's Sahra Kubbetü's Sahra Kubbetü's Sahra Kubbetü's Sahra Kubbetü's Sahra

 

Basın Odası

Aksa Sempozyumu bir gerçeğe dikkat çekti:

Kudüs ve Aksa yoksa Müslümanlar vatansız kalır

İHH İnsani Yardım Vakfı, Araştırma ve Kültür Vakfı, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB), MAZLUMDER İstanbul Şubesi, Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği, Mirasımız Derneği ve İnsan ve Medeniyet Hareketi’nden oluşan İstanbul Barış Platformu tarafından Zeytinburnu Sanat ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Mescid-i Aksa Sempozyumu'nda Mescid-i Aksa için daha fazla duyarlı olunması istendi.
xxxxx
İHH İnsani Yardım Vakfı, Araştırma ve Kültür Vakfı, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB), MAZLUMDER İstanbul Şubesi, Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği, Mirasımız Derneği ve İnsan ve Medeniyet Hareketi’nden oluşan İstanbul Barış Platformu tarafından Zeytinburnu Sanat ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Mescid-i Aksa Sempozyumu'nda yapılan konuşmalarda İsrail’in Kudüs’ü Müslümanlardan arındırarak tamamen bir Yahudi kentine çevirmeyi planladığı vurgulandı. Kudüs Müessesesi Dr. Muhammed Ekrem el-Adluni, Aksa Müessesesi Başkanı Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, Mizan İnsan Hakları Merkezi Dr. Kemal eş-Şerafi, Kudüs Kalkınma Kurumu’ndan Fadıl Vişahi ve Nahda Hareketi Genel Başkanı Raşid Gannuşi tebliğlerinde İsrail’in Kudüs’ü adım adım ele geçirme planlarını belgelerle ortaya koydular.
Bölgeden gelen gözlemciler, İsrail’in sadece Mescid-i Aksa’yı değil, diğer Osmanlı ve İslam eserlerini de ortadan kaldırmaya çalıştığını anlattılar.

Mescid-i Aksa önlem alınmazsa her an yıkılabilir

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım, İsrail’in kazı çalışmaları sebebiyle her an yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan Mescid-i Aksa’ya dikkatleri çekmek ve bu kutsal mabedin yıkılmasını önlemek için sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte böyle bir sempozyumu düzenleme kararı aldıklarını söyledi.
Yıldırım, Osmanlı zamanında 3 dinin mensupları için yüzyıllarca barış ve esenlik kenti olan Kudüs’ün İsrail’in  Filistin’i  işgal etmesiyle kaos ve işgallerin merkezi olduğunu belirtti.
Yıldırım şöyle konuştu: “Filistin işgalinin, işlenen katliam ve hak ihlallerinin temel sebebi Siyonizm’dir. Yahudilerin Siyonizm emellerini hayata geçirme çabaları son yüzyılda ortaya konmuş ve ‘Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin’ sloganı ile çarpık bir mantıkla hayat bulmaya çalışmıştır. Yahudi düşüncesine ait olmayan ne varsa yok edilmesini amaçlayan Siyonizmin en önemli hedefi Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve yerine Süleyman Mabedi’nin kurulması projesidir.
İsrail, 1967 tarihli Altı Gün Savaşı’nı takiben Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Kudüs’ü ele geçirmiş ve bu tarihten itibaren Aksa’ya yönelik saldırı ve tecavüzlerin ardı arkası kesilmemiştir. Yarım asra yakın bir süredir devam ettirilmekte olan saldırılarda Mescid-i Aksa farklı yöntemlerle defalarca yok edilmeye, yakılmaya çalışılmış; olmamış dinamitlerle patlatılmak istenmiştir. Özellikle Kudüs’ün Yahudilerce ele geçirildiği 1967 yıllından itibaren Mescid-i Aksa altında sürdürülen ve arkeolojik amaçlı olduğu iddia edilen kazılarla da bu kutsal mekânın süreç içerisinde yıkılması planlanmaktadır. Utanç Duvarı’yla abluka altına alınan Kudüs ve Mescid-i Aksa, İslami kimliğinden ve Müslüman nüfusundan arındırılmaya çalışılmaktadır. Nihai hedef ve Kudüs müdafaasının nirengi noktasını ise Mescid-i Aksa bariyeri tutmaktadır.”
Yıldırım’dan sonra söz alan AK Parti Konya Milletvekili Hüsnü Tuna ve Filistin Türkiye Büyükelçisi Nebil Maruf konuşmalarında İslam dünyasının Kudüs’e yeteri kadar sahip çıkmadığını vurguladı.
Protokol konuşmalarından sonra 48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı Şeyh Raid Salah’ın başkanlığında ilk oturum başladı.

İsrail’in amacı Müslümansız bir Kudüs oluşturmak

Kudüs Müessesesi Dr. Muhammed Ekrem el-Adluni ise konuşmasında İsrail’in Kudüs’ü Müslümanlardan temizlemek ve tamamen Yahudilerden oluşan bir bölge haline getirmek için çeşitli projeleri hayata geçirmeye çalıştığını söyledi.

60 bin Filistinli Kudüs’ten koparıldı

Kudüs’te İsrail’in uyguladığı tehcir uygulamalarına dikkat çeken Adluni,En tehlikeli gelişme, işgal otoritelerinin el-Bustan, el-Abbasiye, Ra’s-u Hamis, Burcu’l-Laklak, Şeyh Cerrah ve benzeri mahallelerdeki birçok evin tahliyesi için çok sayıda mahalle sakinine tebligatta bulunmasıdır. Bu uyarıların ardından da evlerin yıkımı ve buraların ‘Kral Davut Parkı’na çevrilmesi gelecektir ki, bu park işgal devletinin hayalini kurduğu kutlu Yahudi kentinin (!) bir parçasını oluşturmaktadır” şeklinde konuştu.
Adluni, İsrail tarafından örülen utanç duvarı yüzünden 60 bin Kudüslünün tamamen şehirden koparıldığını kaydetti.
Aksa Müessesesi Başkanı Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye dekonuşmasında sadece Mescid-i Aksa’nın değil Kudüs’teki tüm yapılar büyük tehlike altında olduğunu söyledi. 
Ağbariye, “1967 yılındaki İsrail işgalinden bu yana Kuds-ü Şerif; halkı, binaları, camileri, yolları, mezarlarıyla beraber, yok edilme ve Yahudileştirilmeye maruz kalmıştır” dedi.
Ağbariye şöyle devam etti: “Kudüs’te çokça bulunan İslami yapıları ve İslam mukaddesatını takip eden biri, tek bir gerçekle karşılaşır; o da bu mukaddesatta ve muazzam eserlerdeki derin İslam tarihi izlerinin tahrif, tahrip ve imha edilmeye çalışıldığı gerçeğidir.
Burada özellikle zikretmemiz gerekir ki, bölge camilerinin büyük bir kısmı eski ve tadilata muhtaç olup, her birinin tadilat masrafları binlerce hatta on binlerce dolar civarındadır.
1976 yılında işgalci İsrail hükümeti, Mücahidin Mezarlığı’na bir saldırıda bulunmuş, mezarlığı buldozerle kazmış ve şehitlerin naaşlarını çıkartmıştır. En-Nebi Davud Camisi, Yahudi dinî törenleri düzenlenmesi için sinagoga çevrilmiş, birçok cami kapatılmış, ezan okunması ve namaz kılınması yasaklamıştır.”

Vakıf mallarının sayısı bilinmemektedir

Kudüs’teki bütün vakıf mallarının kayıt altına alınması gerektiğini ifade eden  Aksa Müessesesi Başkanı Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, “Kudüs’teki vakıf mallarının sayısı oldukça fazladır, fakat bu malların gerçek sayısı ayrıntılı bir şekilde bilinmemektedir. Bu vakıflar yani camiler, mezarlıklar, vakıf gayrimenkulleri ve vakıf arazileri hakkındaki her ayrıntının bilinmesi gerekmektedir
Yahudi yerleşimi özellikle mübarek Mescid-i Aksa yakınlarında her geçen gün artmaktadır” şeklinde konuştu.

Mescid-i Aksa için tehlike sinyalleri çalıyor

Sempozyumun bir diğer konuğu Mizan İnsan Hakları Merkezi Dr. Kemal eş-Şerafi, Aksa için tehlike sinyallerinin çalmaya başladığını belirtti.
Dr. Kemal eş-Şerafi, sözlerine şöyle devam etti: “İsrail, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’ya sahip bir Kudüs’ün, Arap ve İslam kimliğinden asla soyutlanamayacağının bilincindedir. Mescid-i Aksa’nın altında yürütülen ve artık Aksa’nın temellerini tehdit etmeye başlayan kazı çalışmaları, işgalci İsrail’in Aksa’yı ve Kudüs’teki diğer Arap ve İslam mukaddesatını yıkma hedefine yöneldiğinin açık göstergesidir.
Uzun işgal dönemleri boyunca yetkili birimler de, mübarek Mescid-i Aksa’nın altında tüneller açma çalışmalarını yürüttüler. Bu çalışmalar, Aksa’nın temellerini sarsmaya ve tehlike sinyalleri vermeye başlamıştır. Nitekim Mescid-i Aksa’nın yakınındaki el-Meğaribe Kapısı semtinde, BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA) Yardım Kuruluşu’na bağlı Kudüs İlköğretim Okulu’nun zemininin çökmesi, ileride Aksa’nın başına gelecek felaketlerin habercisi olmuştur.”
Dr. Kemal eş-Şerafi’nin diğer tespitleri şu şekilde:
“İşgalciler, ırkçı yasaları aracılığıyla Kudüs sakinlerinin yüzde 88’inin Yahudilerden ve yüzde 12’sinin de Araplardan oluştuğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. Son iki yıl zarfında 4000 Kudüslünün kimlikleri alınıp Kudüs’te ikamet etme hakları engellenmiştir. Böylece işgal yılları boyunca kendi memleketlerinde oturma hakları ellerinden alınmış Kudüslü Filistinlilerin sayısı 10.000’e yükselmiş olmaktadır.
Kudüs’teki Yahudi yerleşimcilik faaliyetlerinin ana hedefi, 1967’den itibaren doğu yakasında yerleşmiş bulunan Yahudilerin sayısını, mevcut Filistinlilerin nüfusunu ifade eden 250.000 rakamının üstüne çıkarmaktır. Bu çerçevede işgal gücü, Kudüs’ün etrafındaki 32 köyü işgal ederek yıkmış ve yerine Yahudi yerleşim birimleri kurmuştur. İşgal güçleri genellikle bu tür güvenlik girişimlerini meşru gerekçelere dayandırırlar. Ne var ki burada İsrailli tarihçi Tom Segif’in şu sözleri çok anlamlıdır: ‘Bugün Kudüs’te olanlar, güvenlik tedbirlerinden çok daha fazla bir anlam taşımakta ve şu Siyonist rüyayı gerçekleştirmektedir: En geniş araziler ve en az sayıda Arap halkı!’
İşgal kuvvetleri, hâlihazırda Doğu Kudüs’ün yüzde 74’lük bir alanına el koymuş durumdadır. Burada anlatılanlar, İsrail yönetiminin, Filistinliler ve mukaddes şehre karşı uyguladığı şiddet ve hak ihlallerinin sadece bir kısmıdır. İsrail’in uyguladığı ırkçı-faşizan politikanın hedeflerini şu şekilde sıralayabiliriz:
Coğrafi bakımdan Kudüs’ü diğer işgal altındaki Filistin bölgelerinden tamamen izole etmek.
Yerleşimciliği bir olgu olarak dayatmak ve Yahudi nüfusun oranını Araplardan daha yüksek tutmak.
Başkenti Kudüs olacak bir Filistin Devleti’nin kurulmasını engelleyecek zeminleri oluşturmak.
Şehirdeki Arap ve İslam kültürüne ait değerleri tamamen yok ederek şehri Yahudi kimliğine büründürmeye çalışmak.”
Kudüs Kalkınma Kurumu’ndan Fadıl Vişahi ise  “İsrail işgal planına göre, 2020 yılına kadar Kudüslülerin ailelerinin Eski Kudüs’ten arındırılması hedeflemektedir” dedi.
Fadıl Vişahi şöyle devam etti: “Hiç kuşkusuz Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerinin yıkılması, işgalci güçlerin toprak üzerindeki egemenliğini pekiştirme yollarından biridir. 1967 yılındaki işgalden bu yana İsrail güçleri, şehri Yahudileştirmek ve oradaki Yahudi yerleşimlerini güçlendirmek ve ardından şehirde yaşayan Arapları oradan çıkarıp şehir sınırlarının dışına atmak için bu yöntemi kullanmaktadır. Uygulanan bu politika, Siyonist rüyasını açıkça ifade etmektedir: ‘En az Arap nüfusa karşılık en büyük miktarda toprağa sahip olmak!’ Sadece Kudüs’te 1967 Haziran ayından bugüne kadar çeşitli güvenlik ve çeşitli hukuki düzenlemeler gerekçesiyle yıkılan evlerin sayısı 8700’den fazladır. İşgalin kanunu kuvvettir!
Art arda gelen bütün İsrail hükümetleri, Filistinlilerin evlerini yıkma politikası yanında bir dizi başka yöntem ve politikalara da başvurmuştur. Söz konusu politikaları uygulamak için bazı kararlar ve kanunlar çıkarılmış, Yahudi yerleşimleri oluşturmaya yönelik uygulamalara yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle kılıf bulunmaya çalışılmıştır.
Son yıllardaki yıkım uygulamalarının tablosu şöyle:


Yıl

Yıkılan ev sayısı

Yıl

Yıkılan ev sayısı

1994

29

2002

45

1995

25

2003

99

1996

17

2004

152

1997

16

2005

120

1998

30

2006

111

1999

31

2007

140

2000

18

2008 Ağustos ayına kadar

77

2001

41

Toplam

951

Etnik ayrım duvarı Batı Şeria’dan Kudüs bölgesine kadar uzanan 234 km2lik bir alanı içine alarak Kudüs’teki 260.000 Filistinliyi kuzeyde Ramallah, güneyde Beyt Lahm bölgesinde yaşayan demografik bağlarından ayırmaktadır.

 

İsrail’in 2000-2020 yılları arasında Kudüs için yaptığı ana plan, Kudüs kentinin Filistin’in başkenti ve Filistinliler için siyasi, iktisadi, kültürel, dinî ve sosyal hayatın merkezi olmasını engellemeyi ve tahammülsüz etnik, dinî bir zihniyetle Yahudilere ait bir şehrin oluşturulmasını hedeflemektedir. Plan, Yahudi mahalleleri hariç olmak üzere, şehrin mahallelerinin aşırı nüfusa sahip olduğunu, dinî ve tarihî bir şehir olarak Kudüs’ü bir müzeye dönüştürerek dokusunun korunması gerektiğini, şehirdeki yeşil alanların artırılması gerektiğini ileri sürerek Kudüs’ün Kudüslülerden arındırılması, Şa’fât ve Dâhıyetü’s-Selam kamplarının sökülüp ortadan kaldırılması ve Kudüs’ün banliyösü olmaktan çıkarılmalarını öngörmektedir.

 

İsrail’in Kudüs kentindeki Filistinlilere, Araplara ve İslam’a ait değerleri; tarihî ve siyasi olarak kazıyıp yok etme hamlesi karşısında bizlerin büyük bir ihmal içinde olduğumuzu, kesin bir biçimde söylemeliyiz. Bölgede arzu edilen biçimde Arap ve Müslüman desteği mevcut değildir. Aynı zamanda şunu da belirtmemiz gerekiyor ki, Kudüs’ü kurtarmak için talep edilen meblağlar, Yahudilerin İsrail’e aktardıkları milyarlarca dolarla asla kıyaslanamaz. İsrail’in, Yahudilerin Kudüs’te ikamet etmelerini teşvik için gösterdiği kolaylıklar ve ucuz kredilerden başka her bir Yahudiye 25.000 dolar hibe yardımları olmaktadır. Sizleri Kudüs’teki kardeşlerinize destek olmaya çağırıyoruz! Çünkü bizden maddi ve manevi olarak, Kudüs’te yaşayan Müslümanları, orada uygun olan her mekânda kendilerine, çocuklarına ve torunlarına ait olacak evleri yapmaları ve onarmaları için, direnişlerini ve Kudüs’te sebat etmelerini devam ettirmek için desteklememiz istenmektedir. Bizleri yalnız bırakmayacağınızı umuyoruz. Çünkü burası İsra ve Miraç mucizesinin gerçekleştiği Kudüs toprakları; çünkü burası Allah’ın onu ve çevresini mübarek kıldığı Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs! Evet, burası Kudüs; uğrunda her pahalı ve değerli şeyin ucuz kaldığı Kudüs!”

 Nahda Hareketi Genel Başkanı Raşid Gannuşi konuşmasındaİsrail kendisi antisemizmi körüklüyor” dedi. Gannuşi, şunları anlattı: “Siyonist ideoloji ahlaki meşruiyetini yitirmeye başlamıştır. Siyonist yapının temellerinden birini oluşturan Holokost, yani Yahudilerin yaşadığı dramlar, Batı vicdanında onlara karşı suçluluk psikolojisi hissedecek ölçüde bir duygusallığa yol açmıştır. Nitekim onlara Filistin topraklarına yerleşme imkânını vermesi de Batı vicdanının bir tür kendini rahatlatma girişimidir. Ne var ki İsrail’in Filistin ve Lübnanlılara karşı giriştiği vahşet görüntülerinin dünyaya yayılmasıyla birlikte, Yahudi’nin bu masum imajı giderek sarsılmaya başlamıştır. Söz konusu katliamlara karşı dünya çapında sokak protestolarının patlak vermiş olması bu yöndeki değişimin bir göstergesidir. Çünkü yapılan zulümler, hem Siyonist yapıyı hem de Batı’daki siyasileri ve medya patronlarını zor durumda bırakmış ve ‘Antisemitizm’ adı verilen Yahudi düşmanlığını ortaya çıkarmıştır. Hatta dünyanın diğer bölgelerindeki Yahudi cemaatleri bile, İsrail’in izlediği politikaların kendilerine olumsuz etki etmesinden duydukları kaygıları dile getirmişlerdir.”

 Sempozyumun diğer konuşmacıları Mescid-i Aksa ve Kudüs halkının yaşadığı tehditleri anlattılar.

Fotograflar

foto.zip yaklaşık 2.25MB indirmek için tıklayınız.

foto1.zip yaklaşık 400KB indirmek için tıklayınız.

E-Davetiye

hazırlanıyor..

Mekan ve Ulaşım

Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi

Semihaşakir Cad. Adliye Meydanı Zeytinburnu - İstanbul

Kroki

kroki

 

İETT Otobüsleri

  • 93 Eminönü-Zeytinburnu
  • 93C Beyazıt-Zeytinburnu
  • 93M Mecidiyeköy-Zeytinburnu
  • 93TA Taksim-Zeytinburnu

Metro-Tramvay

  • Kabataş-Zeytinburnu
  • Bağcılar-Zeytinburnu
  • "Aksaray-Havaalanı (aktarma)"

Minibüs

  • Topkapı-Bakırköy
  • Topkapı-Merter
  • Cevizlibağ

Metrobüs

  • Zeytinburnu

İnilecek Durak

  • Otobüs ve minibüs için ADLİYE
  • "Metro-Tramvay ZEYTİNBURNU (Akşemsettin)"
  • "Metrobüs ZEYTİNBURNU"

 

 

Banner

468x60


728x90


300x300


160x180


Mescid-i Aksâ’ya yönelik saldırı ve tehditler

  • 1967: Kudüs ve dolayısıyla Mescid-i Aksa, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra İsrail işgali altına girdi.
  • 21 Ağustos 1969: Fanatik bir Yahudi tarafından Mescid-i Aksâ’yı yakma girişiminde bulunuldu.
  • 08 Nisan 1980: Mescid’in girişine yerleştirilen bombaların patlaması son anda engellendi.
  • 08 Ekim 1990: Mescid-i Aksâ’ya yönelik saldırıda 30 Müslüman şehit oldu, 800’ü yaralandı.
  • 1970: Mescid-i Aksa altında tünel kazıları başlatıldı.
  • 1980: İsrail, Kudüs’ü ebedi başkenti ilan etti.
  • 21 Mart 1983: Mescidin altına Yahudiler tarafından gizli bir tünel açıldığı ilk kez tespit edildi.
  • 1998: Büyük Kudüs Projesi’nin yürürlüğe konmasıyla, Mescid-i Aksa İsrail imar planının bir parçası haline getirildi.
  • 1999: Aksa’nın Yahudilerle Müslümanların ortak kullanımına açılması teklifi kabul edildi.
  • 2000: İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un provakatif Aksa ziyareti ve akabinde İsrail askerlerinin saldırısı gerçekleşti.
  • 2006: Mağribiler Kapısı’na giden yolda kazı çalışmalarına başlandı.
  • 2008: Mescid-i Aksa’nın hukuki haklarını savunan Aksa Kurumu kapatıldı.

Sempozyum Tebligleri

Aksa Tehlikede

Raid Salah; 48 Topraklari Islam Hareketi Baskani

Giriş

1- Mescid-i Aksa’nın inşa tarihi
Mübarek Mescid-i Aksa’nın inşa tarihini Nübüvvet’in o saf ve berrak pınarından açık ve net bir biçimde öğreniyoruz. Buhari ve Müslim’de rivayet edildiğine göre, Ebu Zer (r.a.) şöyle demektedir:“Bir gün Allah Resulü’ne; ‘Ey Allah’ın Resulü! Yeryüzünde ilk önce hangi mescit inşa edilmiştir?’ diye sordum. Resulullah; ‘Mescid-i Haram.’ buyurdu. ‘Peki sonra hangisi?’ diye sordum. Bana; ‘Mescid-i Aksa.’ buyurdu. Ben de; ‘Aralarında kaç sene vardı?’, dedim. Bunun üzerine; ‘Kırk sene.’ şeklinde karşılık verdi.” (Buhari, Enbiya 12; Müslim, Mesacid 1.)
Bu hadisi şeriften de açık bir şekilde anlıyoruz ki, yeryüzünde inşa edilen ilk mescit Mescid-i Haram idi, onun inşasından 40 yıl sonra da Mescid-i Aksa inşa edildi. Bildiğimiz kadarıyla Mescid-i Haram’ı inşa eden ilk kişi Âdem (a.s.) olduğuna göre, tabii olarak Mescid-i Aksa’yı ilk kuran kişinin de Âdem (a.s.) olması gerekir. En azından onun oğullarının Mescid-i Aksa’yı inşa etmeleri ihtimali bulunmaktadır. İbn Hişam, el-Hattâbi ve İbn Hacer el-Askalani’nin görüşleri bu yöndedir. Diğer bir ifadeyle Mescid-i Aksa, Kuds-ü Şerif yahut başka herhangi bir mescit yahut bir havra veya kilise ya da herhangi bir binanın olmadığı bir tarihî evrede vücut bulmuştur. Bunun anlamı şudur: Kuds-ü Şerif’in bizzat kendisi dâhil olmak üzere, Kudüs şehrindeki her yapı mutlaka Mescid-i Aksa’dan sonra varlık sahnesine çıkmıştır. Bu sebeple Mescid-i Aksa’nın, kendinden önceki bir binanın enkazı üzere kurulmuş olduğu iddiası, hem dinî hem de tarihî gerçeklere uymayan düpedüz bir yalan ve iftiradır. Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa, her zaman tevhidin adresi ve peygamberlerin mirası olarak imar edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Nitekim Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s.) Mescid-i Haram’ı yeniden inşa etmişlerdir. Daha sonra defalarca yıkılan bina, her seferinde yeniden yapılmıştır. Bugüne kadar hiç kimse de, Mescid-i Haram’ın tekrar tekrar inşa edilmesinden ötürü, mahiyetinin yahut isminin değiştirildiğinden söz etmemiştir. Keza hiç kimse, Mescid-i Haram’ın defalarca yenilendiği için bir mabet (Siyon Mabedi) yahut havraya dönüştüğünü de söylememiştir. Mescid-i Aksa da aynı şekilde defalarca yıkılmış ve tekrar tekrar inşa edilmiştir.
İşte Mescid-i Aksa’nın imar ve himaye sorumluluğunu üstlenen Hz. İbrahim (a.s.)’dır. Ve Hz. Yakub (a.s.)-Hafız İbn Kesir’in el-Bidaye ve’n-Nihaye adlı eserinde naklettiğine göre- Mescid-i Aksa’yı yeniden inşa etmiştir.
Allah’ın peygamberi Yûşa b. Nun (a.s.)da -İbn Kesir’in tefsirinde aktardığına göre- Mescid-i Aksa’yı himaye görevini deruhte etmiştir. Yine Allah’ın elçisi Davud (a.s.)da -İbn Teymiyye’nin Mecmuu’l-Fetava adlı eserinde anlattığına göre- Mescid-i Aksa’nın yeniden inşası için gerekli her türlü malzemeyi hazırlamasına rağmen, ecelinin yaklaştığını hissedince bu vazifeyi oğlu Süleyman (a.s.)’a vasiyet etmiş, o da Mescid-i Aksa’yı yeniden yapmıştır. Mescid-i Aksa’nın yeniden inşa ediliş süreçleri, bir açıdan yıkılış aşamalarını da göstermektedir. Nitekim Nabukadnazar MÖ 587 yılında Mescid-i Aksa’yı yıkınca, daha sonra tekrar inşa edildi. Yine Romalı komutan Titus MS 70 yılında Mescid-i Aksa’yı yıkmaya yöneldi. Ardından başka bir Romalı komutan Hadriyanus gelip Kuds-ü Şerif’i, Mescid-i Aksa binasının kalıntıları da dâhil olmak üzere, baştan sona sabanlarla bir tarla gibi sürdü ve taş üstünde taş bırakmadı. Mescid-i Aksa, binası yıkık olmasına rağmen temelleri ve kapsadığı alanı belirgin bir vaziyette öylece kaldı. Ve Halife Hz. Ömer dönemine kadar yeniden bir mescit olarak inşası için hiçbir girişimde bulunulmadı. Hz. Ömer döneminde mescidin binası ahşaptan yapılmaya başlandı. Daha sonra Abdülmelik b. Mervan, halifeliği döneminde Mescid-i Aksa’nın yeniden inşa faaliyetine koyuldu. Bunun peşinden Mescid-i Aksa’nın imar ve himaye aşamaları devam etti. Ebu Cafer el-Mansur’un, onun ardından Halife Mehdi’nin, sonra Halife Me’mun’un bu süreçlerde önemli katkıları oldu. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman bu vazifeyi deruhte etti. Nihayetinde de Sultan II. Abdülhamid bu görevi üstlendi. Daha sonra 1996 yılının başlarında ise, Kültür Kurulu’nun iş birliğiyle Vakıflar İdaresi ve İmar Kurulu’nun gözetiminde “Müessesetü’l-Aksa”nın gayretleri sonucu el-Mervani Namazgâhı ve Eski Aksa’nın yeniden imarı gerçekleştirildi.
Aktardığımız bu kısa tarihçede, Mescid-i Aksa’nın uzun tarihî sürecinde imar ve yıkım aşamalarının nasıl peş peşe gerçekleştiği dikkatlerden kaçmamaktadır. O sebeple herhangi birinin çıkıp da Mescid-i Aksa’nın mahiyetinin değiştiğini; birinci ve ikinci mabede veya havraya dönüştüğünü yahut duvarlarından birinin, mesela Batı Duvarı’nın mahiyetinin değişerek “Ağlama Duvarı”na dönüştüğünü veya Mescid-i Aksa’nın bölümlerinden biri sayılan el-Mervânî Namazgâhı’nın Süleyman Ahırları hâline geldiğini yahut Mescid-i Aksa’nın kapalı tutulan güney kapılarından biri olan Nebi Kapısı’nın Halde Kapısı olarak değiştirildiğini iddiaya kalkışması; ne akıl, ne hukuk, ne gelenek ve ne de tarihî gerçeklerle bağdaşır. Ayrıca 1996 yılında bir gece vakti Bibi Netenyahu tarafından törenle açılan tünele “Haşmunaim Tüneli” isminin verilmesi de hiçbir şekilde doğru değildir. Bu, Mescid-i Aksa hakkında uydurulmuş apaçık bir yalanın dayatılmasıdır. Evet, bütün bunlar asılsız iddialar olup ne dinî ne de tarihî gerçeklerle bağdaşmaktadır.
Yahudilerin dinî kaynakları incelendiğinde aklı başında her insan, “birinci veya ikinci mabet” söylentisinin tamamen bir kuruntu ve saptırmadan ibaret olduğunu görür. Çünkü Yahudilerin dinî kaynakları, hiçbir gerçekliği olmayan hayal âlemindeki bir mabetten söz etmektedirler. Üstelik bu dinî kaynaklarda mabedin nitelikleriyle ilgili anlatılanlar birbiriyle çelişmektedir. Bazen onun altından yapıldığını; bölümlerinin, sunaklarının ve mihrabının altından olduğunu söylerken, bazen de bu sözü edilen müştemilatın gümüşten yapıldığını belirtmektedirler. Ayrıca bu dinî kaynaklar, mabedin mekânı konusunda da çelişkili ifadeler kullanmaktadır. Kimi kaynaklar mabedin yerini “Iybal” olarak belirlerken kimi “Cerzim”, kimi “Beyt Lahm” kimisi de “Murya” olduğunu iddia eder. Aklı başında bir insan, bütün bu saçmalık ve çelişkilerin birbirini çürüttüğünü ve gerçekte ne “birinci” ne de “ikinci” bir mabedin olduğunu rahatlıkla kavrar.
Söz konusu mabet iddiasının aslında bir kuruntu ve gerçekleri saptırmadan öte bir anlam ifade etmediğini gösteren delillerden biri de şudur:
Tarihî kaynaklar bize Titus’un MS 70 yılında Kudüs’ü yaktığını; ardından da Hadriyanus’un MS 135 yılında gelip Kudüs’ü baştan sona tırpanladığını ve taş üstünde taş bırakmadığını söylemektedir. Bu tarihten itibaren Kudüs’te Yahudilere ait hiçbir yapının olmadığını, bunun ancak 1967 işgalinden sonra oluşmaya başladığını herkes bilmektedir. Bütün bunları bildiğimiz bir zaman diliminde, çıkıp hâlâ “Batı’daki Kudüs duvarının, mabedin kalıntılarından biri olduğu” iddiasını ısrarla savunan zavallılara şu soruyu sormak gerekir: Hadriyanus, Kudüs’ü taş üstünde taş bırakmayacak bir biçimde tırpanlamışken böyle bir şey nasıl olabilir?
Hadriyanus’un Kudüs’e ait bütün binaları tarumar ettiğini bilmemize rağmen “Süleyman Ahırları” veya “Halde Kapısı” yahut “Haşmunaim Tüneli” gibi hayali yapılardan, sanki mabedin kalıntılarıymış gibi bahsetmek mümkün müdür? Bütün bunların tek kaynağı gerçeklerin çarpıtılması değil midir?
Ayrıca çağdaş arkeolog ve araştırmacıların sözlerini inceleyen aklı başında her insan, birinci yahut ikinci mabet gibi bir söylentinin tamamen bir kuruntu ve saptırmadan ibaret olduğunu rahatlıkla kavrayabilir. Nitekim Cornfield, Ben Dof, Hertsoc, Mazar ve Ben David gibi isimler, Mescid-i Aksa’da on yıllardır sürdürülen kazılar sonucunda Mescid-i Aksa’nın hareminde geçmiş dönemlere ait ve adına “mabet” denebilecek -küçük de olsa- bir kalıntıya rastlanmadığını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Hatta arkeolog Mazar şöyle söylemektedir: “Ben David’in Mescid-i Aksa’nın hareminin doğusunda sürdürdüğü kazı çalışmalarında Yahudilere ait hiçbir tarihî eser veya kalıntıya rastlanmamıştır.”
Bu noktada 07.06.1998 tarihli İsrail’in Yediot Ahronot gazetesinde yayınlanan bir habere dikkat çekmek istiyorum. Gazetede tarihî eser araştırmacıları Prof. İsrail Fankalştin ve David Usişkin’in şu görüşlerine yer verilmektedir: “Kudüs, -el-Mikrat’ta da bahsedildiği gibi- Kral Süleyman döneminde bir imparatorluğun başkenti değil, sadece küçük bir site idi. O sebeple ortada önemli bir soru var: Kral Süleyman, Tanah’ta geçtiği gibi gerçekten birinci mabedi inşa etti mi?” Yine Samiri Yahudileri cemaatinin lideri Haham Abdülmuin Sadaka da şöyle demektedir: “Dinimizde ‘mabet’ diye şey yoktur. Sadece ‘toplanma çadırı’ veya “mişkan” (mesken) vardır. Toplanma çadırı da Kudüs’te değil Cerzim Dağı üzerindedir… Kudüs’ün bizim geleneğimizde hiçbir yeri yoktur… Tekrar ediyor ve diyorum ki, biz Kudüs’e inanmayız ve Tevrat’ta Kudüs diye bir şey olmadığı gibi beş kitabın (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye ve Yeşu) hiçbirinde Kudüs’ten bahsedilmez.” Bütün bunlar “birinci veya ikinci mabet” iddiasının tamamen bir safsata ve çarpıtmadan ibaret olduğunu göstermektedir.

2- Mabedin inşa projesi
Bizatihi kendileri de “mabet” söyleminin asılsız bir iddia olduğunu bilmelerine rağmen, bu iddiada ısrar etmelerinin sebebi ise, bunun üzerinden mevhum bir siyasi hak elde edebilme düşünceleridir. Bu itibarla Mescid-i Aksa’nın yerine bir mabet inşası talebi, İsrail makamlarınca da kabul edilen yasal, resmî ve ulusal bir proje hâline gelmiştir. Hatta bu proje, sağcısıyla solcusuyla laik veya dinî siyasi örgütlenmeler tarafından, kısacası İsrail toplumun bütün kesimlerince kabul görmeye başlamıştır. İşte size birkaç örnek:
Öncelikle herkes Ben Gorion’un şu sözünü âdeta slogan edinmiş durumdadır: “Kudüs’süz İsrail’in hiçbir kıymeti yoktur. Mabet’siz de Kudüs’ün hiçbir değeri olamaz.”

  1. Begin, 1982 yılında Lübnan savaşında öldürülen Yekotil Âdem isimli üst rütbeli bir komutanının ölüm yıldönümünde onu anarken şu cümleyi kullanmıştır: “Sen, mabedin inşasında kullanılacak pirinç sapını getirmek için Lübnan’a gittin.”
  2. İzak Rabin, hatıratında 1967 yılı Kudüs işgalini anlatırken şöyle diyor: “Sabırsızlanıyorduk… Bu tarihî fırsatı kaçırmamamız gerekiyordu. Ağlama Duvarı’na yaklaştıkça heyecan artıyordu… İsrail’i başkalarından farklı kılan Ağlama Duvarı… Hep katkı sağlamayı hayal etmişimdir… Sadece İsrail Devleti’nin kurulma aşamasına değil, aynı zamanda Kudüs’e dönüş ve Ağlama Duvarı bölgesinin Yahudi egemenliği altına girmesi sürecine katkı sağlamayı…”
  3. Kudüs kaynaklı el-Hayat gazetesi, 07.03.1997 tarihli nüshasında yayınlanan bir habere göre; Hüsnü Mübarek, Benyamin Netenyahu’nun 05.03.1997 tarihinde Kahire’ye yaptığı ziyaretinde, İsrail’in gizlice hazırlattığı üçüncü mabedin imar planlarını önüne koyarak bir açıklama yapmasını istemiştir. Yine gazetenin Mısırlı birtakım yetkili kaynaklardan aktardığına göre Netenyahu, Hüsnü Mübarek’in karşısında, Kuds-ü Şerif’teki Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra mevkiinde inşa edilmesi planlanan mabedin mimari projelerinin belgelerini yalanlamamıştır.
  4. Haham Makufer de şöyle diyor: “Hiç şüphe yok ki, kayanın üzerine kurulu olan altın kubbeli cami mutlaka yıkılıp yerine bütün ihtişamıyla yeniden inşa edilecek olan yeni Kudüs mabedi dikilecektir.”
  5. “Kah” örgütünün uzantısı olan “Kaim Hay” örgütünün yetkilisi, Mabedin Yeniden İnşası Konfederasyonu’nun yedinci yıllık (olağan) kongresinde şunları söylüyor: “Mabet Dağı’na hareket edin… Onun uğruna savaşın; mabet, salonlarda ve sadece lafla özgürleştirilemez… Şimdi biz, canlarımızı ve ruhlarımızı feda etmeye davet ediliyoruz… Bu neslin misyonu, Mabet Dağı’nı kurtarmak ve üzerindeki kiri ve pisliği yok etmektir… Harem’in toprağı üzerinde İsrail bayrağını dalgalandıracağız… Ne sahra (kaya), ne kubbe ve ne de mescitler kalacak… Sadece ve sadece İsrail bayrağı… Bu bize farz kılınmış bir görevdir.”
  6. İsrail Tarihi Eserler yetkilisi Joseph Sirc de şunları söylemektedir: “Mescid-i Aksa’nın arazisi üzerine üçüncü mabedi yeniden inşa edeceğiz. İsrail, modern teknikleri kullanarak Aksa’yı temelden sarsabilir.”
  7. El-Eyyam gazetesi, 19.9.2000 tarihli nüshasında, İsrail eski Başbakanı Ehud Barak’ın ofisinin yayınladığı bir açıklamaya yer verdi. Açıklamada şöyle deniyordu: “İsrail, sadece Mabet Dağı üzerinde Filistinlilerin söz sahibi olmasına karşı çıkmıyor, o aynı zamanda oranın egemenliğinin herhangi bir İslami kuruluşa devredilmesini de kesinlikle reddetmektedir.”
  8. Yine el-Eyyam gazetesi, Eylül 2000 tarihli nüshasında, dönemin İsrail Savunma Bakan yardımcısı Efraim Sinih’in şöyle bir demecine yer vermektedir: “Hükümetimiz, Mescid-i Aksa’nın idaresini ele geçirmeyi istemektedir. Çünkü Yahudi inançları, üçüncü mabedin bu mekânda kurulması gerektiğini göstermektedir.”
  9. Keza, İçişleri Bakanlığı yapmış ve Dışişleri Bakanlığı görevini vekâleten yürütmüş olan Şalomu ben Ami de, Eylül 2000 tarihinde bazı Avrupa ülkelerine yaptığı bir ziyarette şu açıklamayı yaptı: “İsrail, Aksa’nın idaresini elinde bulundurma konusunda ısrarlı. Yahudilerin Aksa hareminde ibadetlerini yerine getirme taleplerini anlayışla karşılamak gerekir.”
  10. Yine Yediot Ahronot gazetesi, 10.08.1999 tarihli nüshasında, Barak hükümetindeki üst düzey bir bakanın şu sözlerini aktarmaktadır: “Biz Mabet Dağı’nın idaresini ele geçirme konusunda geciktik. Zira Mabet Dağı bizim değil.”
  11. Nakuda dergisi de Yahuda Atsiyon’un şu sözlerine yer vermektedir: “Mabet Dağı’nın idaresi meselesi, şehrin mülkiyetinin İshakoğullarına mı, yoksa İsmailoğullarına mı ait olduğu sorununa da son noktayı koyacaktır.”
  12. Burada ayrıca Kudüs Eski Müftüsü Şeyh İkrime Sabri’den duyduğum şu anekdotu da aktarmak istiyorum. Müftü Efendi bana, barış görüşmelerine katılan Filistinli bir şahıstan naklen, Barak hükümetindeki önemli bakanlardan biri olan Yusi Serid’in şöyle dediğini aktardı: “Mescid-i Aksa’nın bulunduğu alanda mabedin inşasına onay vermediğiniz sürece Kudüs meselesinin nihai çözümünü beklemeyin.”
  13. 2001 yılında da, dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un ofisinden yayımlanan bir açıklamaya da burada temas etmeliyiz. Bu açıklamaya göre Şaron, güvenlik birimlerinden, yakın zamanda Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya yapacakları ziyaretlerin güvenliğini sağlamalarını talep etmektedir. Bu mesele, başlı başına, Yahudilerin -ileride Aksa’nın yerine inşa edilmesi düşünülen mabedin yapımına bir adım olmak üzere- dinî merasimlerini Mescid-i Aksa’da yerine getirmelerini normal bir olgu olarak dayatmalarının ön hazırlığıdır.
  14. Yine duyduğumuza göre İsrail eski Devlet Başkanı Moşe Ketsab, Halil kentindeki el-Mescidü’l-İbrahimi’de olduğu gibi Mescid-i Aksa’nın da Müslümanlarla Yahudiler arasında paylaştırılmasını talep etmiştir.

Buraya kadar aktardığımız açıklamalar, sadece birkaç örnektir. Bunların dışında daha onlarca açıklama var ki, İsrail’in mabet inşa etme projesinin artık İsrail’in bütün resmî ve sivil kuruluşlarından tam destek almış bir proje olduğunu ortaya koymaktadır.

3- Aksa tehlikede
1. Mescid-i Aksa işgal altındadır, dolayısıyla tehlikededir. Eğer işgalden kurtulamazsa, tehlike devam edecek ve söz konusu tehlike ancak İsrail işgali ortadan kalkarsa sona erecektir.
2. Mescid-i Aksa’yı bağrında taşıyan Kudüs işgal altındadır ve tehlikededir. Bugün için artık Kudüs’ü çepeçevre kuşatan tehlike ile Mescid-i Aksa’yı saran tehlike arasında bir fark söz konusu değildir. Zira, tehlike tektir ve kaynağı da aynıdır; o da İsrail işgalidir. Bu işgalin güttüğü hedeflerin sonuncusu ise, ancak bütün bir Kudüs Yahudileştirilir ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mekâna efsanevi mabet(!) inşa edilirse gerçekleşmiş olacaktır.
3. Bundan dolayı tarihî Siyonist projenin ve İsrail’in işgal stratejilerinin mimarlarından biri olan David ben Gorion şöyle der: “Kudüs’süz İsrail’in hiçbir kıymeti yoktur. Mabed’siz de Kudüs’ün hiçbir değeri olamaz.”
4. Kudüs’ün Yahudileştirilme planı, İsrail işgalcilerinin hesaplarına göre Mescid-i Aksa’nın yalnızlaştırılıp izole edilmesi hedefine yöneliktir. Mescid-i Aksa’nın yalnızlaştırılması ise, onun üzerindeki mutlak İsrail egemenliği için atılması gereken zorunlu bir adımdır. Bu yolla Aksa üzerinde egemenlik kurmak isteyen herhangi İslami bir yapı devre dışı bırakılacak ve daha sonra da arazisi üzerine efsanevi mabet inşa edilecektir.
5. Şu hususu iyi anlamak gerekir: Mescid-i Aksa’nın yerine inşa edilecek olan efsanevi mabet, Amerika’daki “Siyonist Protestanlar” (Evanjelistler) olarak bilinen yeni muhafazakârlar tarafından da kabul edilmektedir. Bunlar, Mescid-i Aksa’nın yıkılıp yerine efsanevi mabedin yapılmasının, “Armagedon Savaşı”nın hızlandırılması anlamına geldiğine inanıyorlar.
6. Bu gerçek de göstermektedir ki, Mescid-i Aksa, Siyonist politikanın yanı sıra yeni muhafazakârlar tarafından da düşman ilan edilmiştir. Bu sebeple Aksa kıskaç altındadır, bu da onun gün geçtikçe daha büyük tehlikelere maruz kalacağının bir alametidir.
7. Ayrıca şu yanılgıya da düşmemek gerekir ki, bugün için Mescid-i Aksa’ya yapılan saldırı ve düşmanlıklar -iddia edildiği gibi- sadece belli bir grup aşırı Yahudi’nin işi değildir. Tam tersine bu saldırıları sürdürenler, bizzat işgalci İsrail’in resmî kurumlarıdır.
8. Şu ana kadar Kudüs’ü de Mescid-i Aksa’yı da işgal altında tutan kurumlar bunlardır. Ayrıca Kudüs’ü Yahudileştirmek ve arazilerine, evlerine, mukaddesatına ve kurumlarına işgalci ellerini koyma hedefiyle her türlü yıkım yönteminin planını yapıp uygulamaya geçirenler de onlardır.
9. Mescid-i Aksa’ya yönelik her çeşit saldırının planlayıcıları ve uygulayıcıları da onlardır. Mesela, 1967 yılından günümüze kadar, Mescid-i Aksa’nın altında birbirine bağlı ağlar kuracak tünelleri kazma işini bizatihi onlar yürütmektedir.
10. Mescid-i Aksa’nın bölümlerinden biri olan “Burak Duvarı”na çeşitli yalanlarla “Ağlama alanı” adını verip orayı göz göre göre ele geçirme emelinin bir ön adımı olarak 11.06.1967 tarihinde el-Meğaribe mahallesini yerle bir edenler de onlardır.
11. Mescid-i Aksa’yı bütünüyle ele geçirme planının bir başlangıcı olarak onun kapılarından biri sayılan el-Meğaribe Kapısı’nın anahtarlarına el koymak suretiyle 1967’den bu yana söz konusu kapının idaresine tam anlamıyla egemen olanlar da onlardır.
12. Daha sonraları Mescid-i Aksa’nın bütün kapılarının idaresine el koyan, askerlerine bu kapıların önünde gece-gündüz nöbet tutturan ve âdeta Mescid-i Aksa kendi özel mülküymüş gibi dilediğinin girmesine müsaade edip dilediğini engelleyenler de onlardır.
13. Mescid-i Aksa’nın bütün kapılarının kontrolünü eline aldıktan sonra düşmanlığında sınır tanımayan ve bugün o bölgede olup biten her şeyi tam anlamıyla kontrol altına alma çabası içerisinde Mescid-i Aksa için zorunlu hâle gelen restorasyon malzemelerinin bile içeriye alınmasına engeller çıkartan, oruçluların iftariyeliklerine müsaade etmeyen, mescitte vaaz veren bir kısım davetçileri tutuklayan ve hatta bazı Müslümanları, el-Meğaribe Kapısı’nın yakınında namaz kıldıkları gerekçesiyle tutuklayacak kadar haddini aşanlar da onlardır.
14. En sonuncusu, 2007’nin başlarında yaşanmış olan birçok cinayeti Mescid-i Aksa’nın hareminde işleyenler de onlardır.
15. Mescid-i Aksa’nın altındaki tünellerde Yahudi havrası inşa edenler de onlardır.
16. Mescid-i Aksa’nın altındaki tünellerde bir İsrail müzesi kuranlar da onlardır.
17. 1967’den sonra Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri olan Tenkiziye Medresesi’ne el koyup daha sonra Aksa’nın namazgâhlarından biri olan bu medresenin namazgâhını bir Yahudi havrasına dönüştürenler de onlardır.
18. Mescid-i Aksa’nın her tarafına gizli veya açık kameralar yerleştirip ahalimizin mescit içerisindeki bütün hareketlerini gözetlemeye çalışanlar da onlardır.
19. Mescid-i Aksa’ya her gün istihbaratçıları, işgal askerleri ve özel birlikleriyle baskınlar düzenleyen ve hiçbir sınır tanımadan Kubbetü’s-Sahra’ya, Mescid-i Aksa’ya el-Mervani namazgâhına girip namaz kılan mümin erkek ve kadınların önünden pervasızca geçen ve hatta namaz kılmakta olan bir kısım Müslüman’ı tutuklayanlar da onlardır.
20. İsrail halkını zorla da olsa Mescid-i Aksa’ya girmeye teşvik edip dinî merasimlerini orada yapabilmeleri için her türlü güvenlik önlemlerini alanlar da onlardır.
21. Her gün binlerce yarı çıplak kadın ve erkek turisti Mescid-i Aska’ya fütursuzca sokanlar da onlardır.
22. Yine, 2007 yılının başlarında Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri sayılan el-Meğaribe yolunun yıkımını başlatan ve el-Meğaribe Kapısı’nı yıkıp söz konusu yol üzerine sağlam bir askerî köprü yapma niyetinde olduğunu açıkça ifade eden ve tankların, kamyonların ve iş makinelerinin bu sağlam köprü üzerinden kolaylıkla geçip Aksa’ya gireceğini ilan edenler de onlardır.
23. Mescid-i Aksa’nın namazgâhlarından biri olan Burak Namazgâhını bir Yahudi havrasına dönüştürme niyetinde olduklarını açıkça belirtenler de onlardır.
24. Keza, Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri olan Tenkiziye Medresesi’nin enkazı üzerine dünyanın en büyük havrasını inşa ederek Aksa’nın iç avlularını bu büyük havranın avluları hâline getirme arzusunda olduklarını açıkça ifade edenler de onlardır.
25. Ayrıca yalan ve hileyle Mescid-i Aksa’nın iç avlularını kamuya ait alanlar gibi lanse eden ve -söz konusu alanların Mescid-i Aksa’nın ayrılmaz birer parçası olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen- bunların Kudüs belediyesinin yönetimine bağlı olduğunu iddia etmeye başlayanlar da onlardır.
26. El-Mervani Namazgâhına ve eski Mescid-i Aksa’ya açılan ve hâlihazırda kapalı tutulan birtakım dış kapıları açarak söz konusu namazgâhların Yahudi havralarına dönüştürülme planlarını yapanlar da onlardır.
27. Eski Kudüs’ün ve bütün Selvan semtinin altından Mescid-i Aksa’ya doğru uzanan tüneller ağını kazma faaliyetlerini aralıksız sürdürenler de onlardır.
28. Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, işgalci İsrail kurumlarının bugün yapmakta oldukları faaliyetler, sadece Mescid-i Aksa’nın yerine kurulması planlanan mabedin ön adımlarıdır.
29. Bu sebeple işgalci İsrail kurumları; arazi, servet ve bütün imkânlara sahip olmalarına rağmen şimdiye kadar bir mabet inşa etmiş değillerdir. Çünkü onların hedefi, sadece Mescid-i Aksa’nın yerine efsanevi bir mabet inşa edebilmektir.
30. Bütün bunların yanı sıra işgalci İsrail kurumları, Mescid-i Aksa’yı çepeçevre kuşatacak bir biçimde bir dizi Yahudi havrası inşa etmeye de gayret göstermektedirler.
31. Öte yandan İsrail, yıkıcı gayretlerini işgalci İsrail kurumlarıyla birleştirerek Kudüs’ü Yahudileştirme ve Mescid-i Aksa’nın yerine efsanevi mabedi inşa etme çabası içerisindeki aşırı Yahudi örgütlerinin güvenliğini sağlamaktadır. Çok sayıdaki bu örgütlerin en meşhur olanları el-Ad, Atrat Kuhenim ve Mabed Mütevellileri’dir.
32. Bütün bunlar Mescid-i Aksa’nın tehlikede olduğu anlamına gelmektedir. Bu da mescide ve Kuds-ü Şerif’e yardım etmenin her birimiz için acil ve kaçınılmaz bir vazife olduğunu göstermektedir. Hiç kimsenin bu görevden kaçınmasının bir mazereti olamaz. İmanın en zayıf noktası, işgal altındaki Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmaktır. Bu dava, İsrail’in onlar üzerindeki işgali sona erinceye kadar asla bitmeyecek bir davadır.

Tarihî süreçte Mescid-i Aksa

Dr. Raid Fethi Halid Cabarin; Çağdaş Araştırmalar Merkezi

Önsöz

Hamd Allah’a, salat ve selam Allah’ın Resulüne olsun,
İslam ümmeti nesilden nesile devam etmektedir. Eğer hiçbir şehrin -İslam tarihinde- hiçbir şehrin dinî, akidevi diriliş ve canlandırma rolünü bu şehrin üslendiği gibi üslenmediğini söylersek mübalağa etmemiş oluruz. Bunu Mekke-i Mükerreme’nin Beyt-i Makdis’ten daha üstün bir mertebede olduğunu bilerek söylüyorum. Zira, Allah bu şehrin kaderine, bu rolü üstlenmeyi ve halkının kıyamet gününe kadar bağlılık ve sebat üzere olmasını yazmıştır. Bu bağlılık ve sebatın birçok yönü ve şekli olması sebebiyle, tarihî yön tartışmasını yeniden canlandırmak fakat bu kez farklı bir bakış açısıyla ele almak istiyorum. Birçokları Kudüs tarihini Hz. Ömer’in fethinden başlayarak ele alır, ben ise bu küçük araştırmada Mekke döneminden başlayarak ele alacağım. Çünkü bana göre Kudüs o ilk dönemlerden itibaren ümmetin vicdanında yaşıyordu.
Bu meselenin tam olarak gerçekliğine varabilmek için Kudüs’ten doğrudan ve dolaylı olarak bahseden Kur’an ayetleri hakkında tam bir araştırma yapmaya ihtiyaç duydum. Kur’an tefsirlerine müracaat edip müfessirlerin görüşlerinin üzerinde durmaya çalıştım. Mekki surelerde Kudüs’ün vurgulanmasının hikmetini öğrenmemiz için, Mekke dönemi ve özellikleri hakkında kısa bir önsöze gereksinim duydum.
Ben bu konuyla ilgili her şeyi iyice kavradığımı söylemiyorum, ama bu dosya bu yoldaki bir yazarın projesinden seçilenlerden oluşmaktadır.

1. Mekki sureler ve özellikleri
1.1. Mekke dönemiyle kastedilen
İslam âlimleri -ilk zamanlardan itibaren- vahiy ya da nübüvvetin iki ana döneme ayrılmasının önemini idrak etmişlerdir: Mekke dönemi ve Medine dönemi. Âlimler bu taksimi rastgele yapmamışlar bilakis, hedefleri belirlenmiş olan yol ve metotlarla bunu gerçekleştirmişlerdir. Müslümanlar Kur’an’a tam bir ihtimamla yaklaştıklarından ilk nazil olan, son nazil olan, gündüz nazil olan, gece nazil olan, yerleşik hayattayken nazil olan, seferdeyken nazil olan ayetleri tek tek takip etmişlerdir. İnsanlık tarihi, hiçbir ümmetin kitabını İslam ümmetinin Rableri’nın -Tebareke Teala- kitabı gibi önem verdiği görmemiştir. Bu malumatların ve bilgilerin belirtilmesi gerekir, zira bunlar okunan en yüce ve en önemli kitabın tarihi olmalarının yanı sıra Nasih, mensuh, âm, hâs, mutlak, mukayyet, mücmel, mübeyyen vb. önemli ilimlere hizmet eden bilgilerdir. Bu konuda İmam el-Fakih es-Seyudi eş-Şafii’nin “Kur’an İlmilerinde İtkan” adlı kitabında Muhammet bin Habib en-Neysaburi’den naklolunan cümlesinde şöyle deniyor:
“Kur’an ilimlerinden en şereflileri; nüzul ilmi, Mekke ve Medine’de nazil olan ayetlerin nüzul tertibi, Mekke’de inen ve hükmü medeni olanları, Medine’de inip hükmü Mekki olanlar, Mekke’de inip Medine halkıyla alakalı olanlar, Medine’de inip Mekke halkıyla alakalı olanlar, Mekke’de inip Medine’de inenlerle benzer yönü olanlar, Medine’de inip Mekke’de inenlerle benzer yönü olanlar; Cahve, Taif ve Kudüs’le ilgili olanlar vb. tespit eden ilimlerdir. Öyle ki bu ilimler 25 ayrı başlık altında toplanır, “Her kim bunları bilmez ve aralarındaki farkı ayırt edemezse Allah’ın kitabı hakkında konuşması helal değildir.¹” demiştir.
Kur’an-ı Kerim’in olaylara uygun olarak parça parça indirilmiş olması bir tertipsizlik değildir; bilakis o, Hâkim ve Habir olan Allah’ın tertibine göre indirilmiştir. Bu yönüyle, inatla karşı çıkanlara mucizesini göstermiş olması ve müminlerin Kur’an’ı ezberlemesini kolaylaştırması, Allah’ın ümmet üzerinde zuhur eden rahmeti olmuştur. Aynı şekilde, bu indiriliş tertibi, nüzul ile tatbik merhalelerini ve tesis ile yapılandırma merhalelerini birbirinden ayırmıştır. Büyük üstad ve dil üstadı âlimi Mustafa Sadık el- Rafii şöyle diyor:
“Bu Kur’an indirilişine sebep teşkil edecek ihtiyaçlara muvafık olarak ve Resul’ün kalbine yerleşecek şekilde, 23 küsur yıl içerisinde parça parça olarak indirilmiştir. Ayetleri ruhî bir zelzele gibidir ve Araplar üzerinde daha şiddetli bir tesir yapmıştır. Delil kendilerine daha açık bir şekilde ulaşmış, mucize yönü ortaya çıkmış, diyaloglardaki emrin icrasına daha yardımcı olmuştur. Dillerine kolayca yerleşmiş ve ifadeler peş peşe bir tertip hâlinde gelmiştir. Eğer parça parça indirilmeseydi deliller öne sürdükleri konulardaki iddialarını karşı tarafa kabul ettiremezlerdi; yani –(müşriklerin) istedikleri gibi- hepsi birden indirilseydi hakla batılın birbirine karıştırılabileceği bir durum oluşurdu.2”
Âlimlerin Mekki ve Medeni olma durumuna gösterdikleri önem bu duruma farklı açılardan bakmalarına sebep olmuştur. Bazıları hicretten sonra bile olsa Mekke’de inenlere Mekki ismini vermiş, Medine’de inenlere de Medeni ismini vermişlerdir. İkinci görüşse Mekke halkına hitap edenleri Mekki, Medine halkına hitap edenleri Medeni olarak kabul eder. Üçüncü görüş -ki tercih edilen görüş budur- -Mekke’den başka bir yerde bile inmiş olsa- hicretten önce inenler Mekki olarak isimlendirilmiş, -Medine dışında inmiş bile olsa- hicretten sonra inenleri de Medeni olarak kabul etmiştir. Buna göre fetih veya Veda Haccı senelerinde veya seferlerden birinde Mekke’de inen ayetler Medeni olarak kabul edilmiştir³. Tefsir usulü kitapları bu konuyla ilgili açıklama ve beyanlarda bulunmaktadır. Mekki ve Medeni ayetleri anlamakta izlenilen yol işitmeye dayalı ya da kıyas yoluyla olabilir.

1.2. Bu merhalenin teşri özelikleri
Mekki teşriatın temeli üzerine Medine’de ameli fürular bina edilmiştir. Mekke-i Mükerreme’de nüzul sürecini yaşayan Müminler topluluğu dinî kanaatlerini güçlendirici, onları bu yolda sabit kılıcı unsurlara en çok ihtiyaç duyan topluluktu. Aynı zamanda Kureyşlilerden oldukça büyük bir çoğunluk pusuya yatmış bu cemaati gözlüyordu. Onların ise ahiret günüyle korkutulması, İslam akidesinin açıklanmasıyla birlikte bunların hayal ve ilahlarının tutarsızlığının belirtilmesi gerekiyordu. Mekke dönemi, Kur’an-ı Kerim’in şeraitin bina edildiği temel esaslardan birinin de ahlak olduğunu hatta onun rukünlerinden bir rukün olduğunu açıklamasıyla, şeriatın ahlaki yönünün beyanına önem vermiştir. Başka bir ifadeyle Mekke dönemi diğer tüm hedeflerden daha çok akla ve aklı aydınlatmaya yönelik bir davet dönemi olmuştur. İmam el-Taberi (Allah kendisine rahmet etsin) Tarih’inde şöyle söyler:
“Allah-u Teala risaletten üç yıl sonra Nebi (s.a.v)’ye kendisine geleni açıkça ilan etmesini emretmiş; insanlara emrini beyan etmesini ve kendisine davet etmesini söyleyerek şöyle buyurmuştur: ‘Sana söyleneni açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir.’ (Hicr, 94). Keza bunun gibi, risaletin ilk üç yılında, açıktan davet emredilene kadar, Allah’a olan davetini gizli olarak yapması Resul’e emredilmişti. ‘Önce en yakın hısımlarını uyar. Sana uyan müminlere de her daim kol kanat ger!. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: ‘Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.’ (Şuara; 214-216) Resulullah (s.a.v)’ın ashabı namaz kıldıkları zaman kimsenin görmeyeceği yerlere gidip kavimlerinden saklanıyorlardı.4”
Mekki süreler, müminler topluluğunun ilk andan itibaren gereksinim duyduğu bu ihtiyaçlardan bahsetmiş ve genel olarak müminlerin bu ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Aynı zamanda bu dönem genel teşri kaidelere has olmuş, nefis ve akıllara da tenkitte bulunarak ahiret gününün alametlerini resmetmiştir. Doktor et-Ticani Abdulkadir Hamit, tafsilat ve fürulara girmeksizin değişmez gerçeklere ve kaidelere dayanan Mekki surelerin bilakis Mekke döneminin mantıksal sebebini açıklarken şöyle izahta bulunuyor:
“…Çünkü fürular önce gelip kaideler onu takip etseydi durum olması gerektiğinin muhalifi olarak düzenlenmiş sayılırdı. Eğer İslam, adalet ve hayır bakımından Kureyş toplumundan daha üstün bir toplumu müjdeliyorsa açılış hitabını o adaletli ve hayırlı toplumun yeniliklerine yönlendirmesi zorunludur…5”

1.3. Mekki Kudüs ayetleri
Mekki surelerin konuları bilindik ve belirgindir. Yani Mekki ve Medeni olma hakkında bilgi ve marifet sahibi olan kişi, Mekki ve Medeni olma konusunda ayetin sibakını bilmeksizin birbirinden ayırt edebilir. Bununla beraber âlimler, Kur’an-ı Kerim’in Medeni olup Mekki manada olan ve Mekki olup Medeni manada olan ayetlerini de birbirinden ayırmışlardır.
Kur’an-ı Kerim, Kudüs’ten bahseden ayetlerle doludur. Hatta bazıları Kur’an-ı Kerim’in Kudüs’ten bahsettiği gibi başka bir şehirden bahsetmediğini söylemişlerdir. Kur’an ayetlerine bakıldığında bu ayetlerin “doğrudan” ve “dolaylı” olarak iki kısma ayrılabileceği görülür. Doğrudan olan ayetler Kudüs’ten Arzu’l-Mübarek veya Arzu’l-Mukaddes isimleriyle bahseden ayetlerdir. Dolaylı olan ayetler ise Kudüs’ten bu iki vasfı kullanmadan bahseden ayetlerdir. Kur’an’daki doğrudan ayetler incelendiğinde bu ayetlerin beşinde Kudüs’ün Arzu’l-Mübarek olarak zikrolunduğu söylenebilir ve yer aldığı dört Kur’an suresi de Mekki’dir. Bu sureler Araf suresi 5, 136-137; İsra suresi 1, 17; Enbiya suresi 70-71, 81; Sebe suresi 18. Maide suresi 21. ayette ise Kudüs, Arzu’l-Mukaddes olarak geçmektedir.
Doğrudan olmayan ayetlerden üzerinde ittifak olunan da vardı, ihtilafa düşülen de; ki ihtilafa düşülenler çoğunluktadır. Burada araştırma konusu bu ayetler değildir; murat edilen Mekki ayetlerdir. Faydalı olacağı düşüncesiyle bu ayetleri aşağıda veriyoruz: Bakara suresi (58-59, 114, 259) Medeni; Al-i İmran suresi (37-39) Medeni; Yunus (93) Mekki; Meryem (16-17) Mekki; Mumin suresi (50) Mekki; Kaf suresi (41) Mekki; Hadid suresi (12) Medeni; Tin suresi (1-3) Mekki.
Araştırma konumuz Kudüs’le doğrudan alakalı olan ayetlere veya başka bir ifadeyle Arzu’l-Mukaddes ve Arzu’l-Mübarek lafzı geçen ayetlere dayanmaktadır.

2. Kudüs’le doğrudan ilgili olan ayetler
2. 1.
1) Arzu’l-Mübarek’le kastedilen mana konusunda farklı görüşler ve müfessirlerin sözleri
Burada kısaca; “Arzu’l-Mübarek’le kastedilen Kudüs değildir, bu toprak dışında başka bölgelerin ismi olarak zikrolunmuştur.” diyen müfessirlerin görüşü üzerinde durmaya çalışacağız.
Allah-u Teala Araf suresinde şöyle buyuruyor: “Biz de, onların ayetlerimizi yalanlamaları, onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk. Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (Yahudileri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, (onların) sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını (binalarını) ve yetiştirdiklerini helak ettik.6”
İlim ehli bu ayette zikredilen yeri tanımlamakta ihtilafa düşmüştür. Bu konudaki görüşleri dört ayrı guruba ayırabiliriz: Ayette Arzu’l-Mübarek ile kastedilen sadece Mısır’dır,7 Ebu Hayyan el-Tevhidi bu görüşü İbni Abbas, Hasan Basri ve el-Leys İbni Saad’a atfetmiştir.8 Ama bu konunun tartışılması gerekir. İbni Abbas’ın görüşüne dair bir delil ve senet zikredilmemiştir. Hasan Basri’nin görüşüne geldiğimizde de çoğunluk, onun bu ayetteki Arzu’l-Müberak lafzını Şam olarak kabul ettiğini belirtmiştir. Diğer taraftan el-Leys İbni Saad Mısır’da yaşamıştır ve kendisi müfessirlikten çok fakih ve muhaddis olarak tanınmıştır. Ebu Hayyan el-Tevhidi tefsirinde şöyle demiştir: “El-Leys, ayette kastedilenin, Nil sebebiyle meyve, tahıl ve hayrın bolluğuna işaret ederek Allah’ın bereketli kıldığı Mısır olduğunu söylemiştir. Ömer (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: Mısır’ın Nil’i nehirlerin efendisidir. Uzun bir hadiste ‘Asvan ile Reşit arasında kalan Nil’in iki yanındaki topraklar başından sonuna kadar tamamıyla bahçedir, ağaçlar birbirine bitişiktir, birbirlerinden ayrılmazlar.’ demektedir.”
Ebu Basra el-Gaffari der ki: “Yeryüzünün tüm hazinesi Mısır’dır. Hz. Yusuf (a.s.)’un şu sözünü görmez misiniz; ‘Beni yerin hazinelerine tayin et.’ ”9. Hz. İsa (a.s.)’nın orada 12 yıl kaldığı rivayet edilmiştir. Bu, Allah’ın Hz. Meryem’e Mısır ve topraklarına girmesi vahyiyle oldu. Ondan bir tepe olarak bahsedilmiş ve Allah-u Teala şöyle demiştir: ‘Onları, yerleşmeye elverişli sulu bir tepeye yerleştirdik.’10 İbni Ömer şöyle demiştir: ’Bereket on tanedir, dokuzu Mısır’da biriyse tüm yeryüzündedir.’11 Bu görüş sahipleri Allah-u Teala’nın Firavun’un kavmi hakkında söylediği şu sözü delil olarak göstermişlerdir: ‘Ama biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.’12 ‘Onlar geride neler bırakmışlardı; nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar! Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler! İşte böylece biz de onları başka bir topluluğa miras bıraktık.’ ”13
Yukarıda ifade edildiği gibi bereket, gerçekte ayette vurgulanmak istenen anlamda değildir. Asıl bereket bir şeydeki ilahi hayrın bolluğudur ve bu da Kudüs’te tam olarak gerçekleşmiştir. Üstad Muhammet Reşit Rıza, ashabın bu görüşü hakkında yapılan bir müzakerede şöyle söyler: “Ondaki nimetleri bırakarak cehenneme götürecek sebeplere dalmışlardır. Bu vasıf çokça bağ ve bahçelerin, akıp giden pınarların bulunduğu Şam bölgesinde daha açık bir şekilde mevcuttur. Mısırlıların çıkarılmasıyla kastedilen mana, o bölge üzerindeki egemenliklerinin ve hâkimiyetlerinin yok olması ve nimetlerinden faydalanmaktan mahrum olmalarıdır. Filistin bölgesi Şam’a, Şam da Mısır’a tabiydi.”14 İbni Ömer’in sözüne gelince onun görüşü bunu karşılamıyor.
Diğerleri tüm yeryüzünün kastedildiği görüşüne vardılar. Bu görüş el-Cebai el-Mutezili’den naklolunmuş15 olup el-Mevardi, İbni İsa’dan nakletmiştir.16 Şüphesiz ki bu görüşün zayıflığının aşikârlığı delilinin çarpıklığıyla sabittir. Çünkü herkes tarafından da bilindiği gibi İsrailoğulları kesinlikle tüm dünyaya hâkim olmadılar.
Üçüncü grupsa bu ayette Arzu’l-Mübarek ile kastedilenin Şam ve Mısır toprakları olduğu görüşünü savunanlardır.17 Bu görüş sahipleri bunu et-Tabarasi, el-Maverdi, el-Kurtubi ve el-Hasan el-Basri’den nakletmiştirler.18 El-Kurtubi bu görüşün tabiinden olan Kutade’nın görüşü olduğunu söylemiştir ki, bu bariz bir yanlıştır. Çünkü müfessirler topluluğu Kutade ve el-Hasan el-Basri’nin bu ayette zikrolunan Arzu’l-Mübarek’in Şam olduğu görüşünde olduklarını söylemişlerdir ve dayandıkları delil ise Firavun’un Mısır ve Şam’ın meliki olduğu ve İsrailoğulların da buna mirasçı olduğudur. Bu görüşü desteklemeyen bu tarihî koşulları göz ardı ederek ayete baktığımızda İsrailoğullarının Firavun ve kavminin toprağına mirasçı kılındığından bahseden ayet başka bir ayettir, o ayette Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım. Onları (ötekilerin) yerine koyalım.”19 Ama “Cümle âleme bereket verdiğimiz toprak” mealindeki bu ayete baktığımızda özel bir topraktan bahsedildiğini, yani tüm yeryüzünün murat edilmediğini bilakis alemleri için bereketli kılınan toprakların kastedildiğini açıkça görürüz.
Müfessirler topluluğu Arzu’l-Mübarek’le Şam topraklarının kastedildiği görüşünde bulunmuşlardır ve bu görüş el-Hasan el-Basri,20 Kutade21 ve Ebi bin Kaab’ın talebelerinden olan Zeyd İbni Eslem’den22 naklolunmuştur. El-Tabari ve müfessirlerin çoğu bu görüşü tercih etmişlerdir.23 Şüphesiz ki bu görüş diğer tüm görüşlere göre daha ağır basmaktadır.
Başka bir ayette şöyle geçiyor: “Onları hâkim kıldık.”24 İsrailoğulları Filistin haricinde Mısır veya herhangi bir ülkede açıkça hâkim kılınmamışlardır. El-Allame el-Elusi şöyle söylemiştir: “Mısır torakları Davud (a.s.) zamanında fethedildiğinde İsrailoğulları orada hâkimiyet ve istikrar sağlayamadı. Ancak hâkimiyet ve tasarruf Arzu’l-Mukaddes’te oldu. Orada hâkim oldular, fakat yönetimi ele geçiremediklerini vurgulamanın gerekli olduğu da söylendi.”25 El-Elusi (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) bunu beyan ettikten sonra Şam’ın üstünlüklerini hatırlatarak sözlerine devam etmiştir. “Aynı zamanda Musa (a.s.) onlarla birlikte denizi geçip Filistin’e girmeden önce, Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin.”26 diye ifade buyurduğu ayetini de delil göstermişlerdir ve Arzu’l-Mevud (Vadedilmiş toprakların)’un Arzu’l-Mukaddes olduğu ve bu toprakların da Arzu’l-Mübarek ile aynı topraklar olduğunu belirtmişlerdir.
2) Allah İsra suresinde şöyle buyuruyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.”27
İlim ehli buradaki mübarek kelimesinin Kudüs’te olduğu bilinen Mescid-i Aksa’ya ait olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.28 İbni Atiyye el-Muharrer el-Veciz’de; “O beyt-i Makdis mescididir.”29 dedi. Er-Razi; “Onunla murat edilenin Kudüs olduğu konusunda ittifak ettiler.”30 dedi. Allah-u Teala “Onu bereketli kıldık.” ifadesini Kudüs’ün bereketinden bahsettiği tüm ayetlerde kullanmıştır, ama bu ayette “Çevresini mübarek kıldık.” ifadesini kullanmak suretiyle ince bir ayrım yapılmıştır. Tüm Arzu’l-Mukaddes mübarektir, merkezi de Mescid-i Aksa’dır. Seyyit Kutub; “Mescid-i Aksa İsrailoğularının yerleşmiş olduğu Mukaddes toprakların kalbidir.”31 diyor. Mübarek Mescid-i Aksa bereketin merkezidir denilirse “onu bereketli kıldık” denilmesine hacet kalmazdı, bereketin aslı o olduğundan dolayı çevresini bereketli kıldık ifadesi yeterlidir. Mescid-i Aksa “Çevresini bereketli kıldık.” ifadesiyle nitelenmiştir ve bu niteleme bereketin çevresine ait olduğunu ve onun üzerine yağdığını resmetmiştir. Burada doğrudan onu bereketli kıldık veya onda bereket kıldık denmemiştir ve bu da Kur’ani tabirin inceliklerindendir.5
3) Allah Enbiya suresinde şöyle ifade buyurmuştur: “Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lut’u kurtararak içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.”33
Müfessirler bu ayette “etrafını bereketli kıldık” diye geçen topraklar hakkında ihtilafa düştüler. Bazıları onun Şam olduğunu söyledi ki bu görüş Ebi bin Kaab, el-Hasan el-Basri, Katada, el-Sedi ve İbni Ceric’den naklolunmuştur.34
Müfessirlerin çoğu bu görüştedir.”35 Bilakis Mısır olduğu da söylenmiştir36 ama tefsir kitaplarında bu görüşün kime ait olduğu nakledilmemiştir. Mekke olduğu da söylenmiştir ki bu görüş, İbni Abbas’tan el-Ufi’ye ve ondan da el-Mervi yoluyla naklolunmuştur.37 Ebi el-Avam’dan naklolunan görüşe göre de Kudüs’tür. El-Tahir bin Aşur onun Filistin toprağı olduğunu söylemiştir.39
Bu görüşlerin hepsine baktığımızda bunlardan sadece üçüne itibar edebileceğimizi görürüz. O da Şam, Mısır ve Mekke’dir. Çünkü her kim Şam veya Kudüs veya Filistin derse aynı şeyi demiş olur. Kim Şam’ın bereket merkezinden bahsederse o Kudüs’tür ve kim de Filistin olduğunu söylerse o da bereketin ikinci dairesidir ve kim de Şam olduğunu söylerse o da bereketin üçüncü dairesidir.40 İbni Teymiye (Allah kendisine rahmet etsin) Usul-u Tefsir kitabının önsözünde; “Müfessirler aynı şeyden farklı tabirlerle söz etmişlerdir.” demiştir.41 Öyle ki müfessirlerin düştüğü durum konusunda İbni Teymiye ile aynı görüşte olduğumuzu belirtmeliyiz. Bunun üzerine geriye Şam ve Mekke diyen iki farklı görüş kalıyor. İmam İbni Kesir tüm bu manaları bir araya toplamış ve şöyle demiştir: “Bunların en belirginleri arasından Şam üzerinden Arzu’l-Mukaddes görüşüne varmayı seçiyorum.”42
Arzu’l-Mukaddes’in Mekke olduğunu söyleyen bir kimse Allah Teala’nın; “Şüphesiz ki âlemlere bereket kaynağı olarak yeryüzünde ilk kurulan ev Mekke’deki Kâbe’dir.”43 ayetini delil gösterirse bu görüşe iki açıdan cevap verilir: İbrahim (a.s.)’in yerleşimi ve göçü Mekke’ye değil Filistin’deki Arzu’l-Sebe’ye olmuştur, ama Mekke’ye de uğramıştır. El-Tabari, el-Tahavi’den naklederek şöyle diyor: “Burada bizim seçtiğimiz söz, bütün ilim ehlinin aynı düşündüğü, Hz. İbrahim’in hicretinin Irak’tan Şam’a olduğu ve yerleşme yerinin de burası olduğu; hayatını burada geçirdiğidir. Mekke’ye gelmiş, orada ev yapmış, oğlu İsmail ve eşi Hacer’i oraya yerleştirmiş olsa bile kendisi burada ikamet etmemiş ve burayı vatan edinmemiştir. Lut da burayı vatan edinmemiştir. Allah İbrahim ve Lut’tan haber verirken kendilerini âlemler için bereketli kıldığı toprağa sevk ederek kurtardığını bildirmiştir.” 44
Her ne kadar İbrahim (a.s.) hakkında Mekke’ye gelip orada bir müddet ikamet ettiği nakledilse de Lut (a.s.) hakkında böyle bir nakil yoktur. Lut’un yerleşimi Şam topraklarındaki Utfeke’de olmuştur. 45
Kur’an ayetinde bahsedilen topraklar, bereketli kılınan topraklardır: “Bereket kaynağı olsun diye insanlar için kurulan ilk ev Mekke’deki Kâbe’dir.”46 ayetine hilafla bereket mescide has değildir.
Her kim onun Mısır olduğunu söylerse daha önce de söylediğimiz gibi bunu söyleyen belli değildir. Hiç kimse de İbrahim’in göçünün Mısır’a olduğunu söylememiştir.
Geçerli olarak kalan görüş Şam’dır ve bereket merkezi de Kudüs’tür.47 Doğru olan budur. İbrahim (a.s.) orada ikamet etmiş ve orada vefat etmiştir. Araştırmacının da Kudüs’ün bereketi hakkında aktardığı gibi, bereket bolluğu oradadır.
4) Allah-u Teala yine Enbiya suresinde şöyle buyuruyor: “Süleyman’a da kasırga (gibi esen) rüzgârı (boyun eğdirdi ki) onun emriyle içinde bereketler yağdırdığımız yere doğru estirdi. Biz her şeyi biliriz.”48
Bazıları bereket sıfatının arzı değil rüzgârı nitelediğini söylüyor. Bu zayıf bir görüştür ve Kur’an’ın fesahatiyle ve arzın kendisinde taşıdığı bereketle uyuşmaz.49 Ayette geçen bereket kelimesin mercii arzdır, ama bazıları da onun Şam toprakları olduğunu söylemiştir.50 Bazıları da bilakis “Kastedilen Kudüs’tür.” demiştir.51 Doğrusu daha önce de söylendiği gibi; birinin Kudüs, diğerinin Şam toprakları demesi arasında bir fark yoktur. Çünkü her kim Şam toprakları derse genellemiş olur, kim de Kudüs derse bereketin merkezini ifade etmiş olur.
5) Allah-u Teala Sebe suresinde şöyle bir ifadede bulunmuştur: “Onların yurdu ile içinde feyz ve bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta nice memleketler var ettik ve bunlar arasında yürümeyi mesafelere ayırdık. ‘Oralarda geceleri gündüzleri korkusuzca gezin, dolaşın.’ dedik.”52
Müfessirler “Bereket verdiğimiz memleketler,” ile Şam topraklarının kastedildiği konusunda ittifakta bulundular. İbni Atıyye bu konuda icmayla görüş birliğinin olduğunu söyledi. Ama Ebu Hayyan’ın el-Bahr el-Muhit’te, “Bereketli kılınan memleketlerin Şam memleketleri olduğu söylenmiş ama söylenildiği gibi bu konuda icma sağlanamamıştır. Mücahit, o memleketlerin Arzu’l-Seravi olduğunu söylemiş;53 Vehb, San’a köyleri olduğunu, İbni Cubeyr, Merab memleketleri olduğunu, İbni Abbas ise Kudüs memleketleri olduğunu söylemiştir.”54 diye belirterek gerçekte icma sağlanmadığını kaydetmiştir. El-Tabarani, bazılarında memleketlerle kastedilenin bereketli kılınan Kudüs köyleri olduğunu nakletmiş, el-Tevhidi de bu görüşü onaylamıştır.55 Ama âlimlerin çoğunluğu bereketli topraklarla Şam topraklarının kastedildiği konusunda ittifak sağlamışlardır.56 El-Esfahani’nin Ali bin el-Hüseyn’den naklettiği görüşe göre, bereketli kılınan topraklar Mekke-i Mükerreme’dir.57 Bu sebeple el-Elusi tefsirinde bin Cubeyr, Mücahit ve İbni Abbas’ın muhalefetini yineledikten sonra şöyle dedi: “İbni Atiye’nin söylediği gibi Müslümanların üzerinde icmada bulunduğu doğrudur.”58 Zaten daha ağır basan görüş de mübarek kılınan memleketlerin Şam olduğu görüşüdür. Eğer ondan bereket merkezi konusunda bahsedilecek olursa o da Kudüs’tür. Bu bölgenin bereketinden birçok ayet bahsetmiştir.

2.2. Mekke döneminde indirilen Kudüs ayetlerinin ibreti
Görmüş olduğumuz gibi Arzu’l-Mübarek ve Arzu’l-Mukaddes ayetleri Mekki’dir ve Mekki surelerde bulunmaktadırlar. Daha önce de bahsettiğimiz üzere, doğrudan olmayan ayetler dışında Kudüs’ten bahseden tüm ayetler Mekki’dir ve doğrudan olmayan Kudüs ayetleri Bakara ve Al-i İmran sürelerindedir. Bu iki mübarek surede Kudus’ün zikrinin tekrarlanması şaşırtıcı bir şey değildir. Tefsir usulünde ihtisas sahibi olanlar bilir ki, Mekki surelerde genel olarak ele alınan hükümler Al-i İmran ve Bakara suresinde tafsilatlı bir şekilde açıklanmıştır. Âlimler, Bakara ve Al-i İmran sureleri dışında hece harfleri (Huruf-u Mukattaa) ile başlayan tüm surelerin Mekki olduğunu söylemiştir ve bununla teşrinin tekliği ve teşrii yapanın da tek olduğu ilan edilmiştir.
Kudüs ayetlerinin Mekki olması hikmetlerine gelince, sayıları fazla ve güçlü bir şekilde öneminin büyüklüğünü işaret etmektedirler. Bu konuda daha önceden yazan başka birisinin varlığını bilmiyorum. Doğru için çalışıyor ve Allah’ın beni niyet, söz ve işimle doğru olana ulaştırmasını diliyorum.
Daha öncede belirtildiği gibi; Mekki Sureler, İslam akidesini açıklamaya özen göstermiştir. Kudüs, Hz. Musa (a.s.) döneminden itibaren sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in nübüvvetinin büyük bir bölümünde müminlerin ve muvahhitlerin kıblesini temsil ediyordu, onun akaidi boyutu devam ediyordu. Bu konunun Mekki surelerde ele alınmasının nedeni Kudüs’ün insanların içinde, vicdanlarında yaşadığının ve İslam ümmetinin geleceğinde var olacağının ilanıydı. Bunun üzerine vaizler ve davetçilerin sık sık dile getirdiği Kudüs’ün akide olması -ki öyledir de- sadece Kur’an-ı Kerim’de zikredildiğinden değil bilakis Mekki ayetlerde zikredildiğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü akide, Mekki Surelerin en büyük hedefiydi.
Kur’an-ı Kerim ilk dönemden itibaren sahabeyi kiramla yerel alandan küresel alana ulaşmak istedi. Onların otoritelerinin Mekke-i Mükerreme’de sınırlı olmayıp Farisi ve Rum olmak üzere iki büyük devletlerin sınırlarını da geçeceğini bilmelerini istedi. Bunun üzerine insanların, sahabenin özellikle bu yeryüzü parçasında ne olup bittiğini takip etmesine şaşırmaması gerekir. Farisilerin Rumlara üstün geldiğini duyduktan sonra Kur’an-ı Kerim’in teskin edici: “Rumlar (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın yerde yenilgiye uğradılar. Hâlbuki onlar bu yenilgilerinden sonra (3-9) yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah’ındır. O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.” mealindeki ayetleri gelinceye kadar bu durum onlara çok ağır gelmişti. Mekki dönem, bu toprakların bereket ve kutsiyetinin vurgulanması, bu boyutun kökleşmesinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Kureyşlilerle yapılan tartışmalar, günlük tartışmalar, Cuma hutbesi ve namaz gibi münasebetler vasıtasıyla birçok münasebette sık sık duydukları buydu. Kudüs inancının anlaşılması için, Kur’an’ın ilk mümin cemaati terbiye yöntemi takip edildiğinde, Mekki Sureler önce Arzu’l-Mübarek sonra Arzu’l-Mukaddes olarak isimlendirmiş, sonrasında da mülk ve miras olması bakımından ve barındırdığı mescidi itibarıyla bu toprakların önemini sahabe için izaha geçmiştir. Bu topraklardaki Mescid-i Aksa ile sahabenin arasındaki derin, kalbi ve büyük bağı doğal olarak tasavvur edebiliriz. Özellikle yeryüzünde ilk kurulan mescidin Mescid-i Haram olduğunu ve İslamiyet’e kadar içinde putlara ibadet edildiğini biliyoruz. Onlar diğerini sanki ellerinde bulunan vicdani bir alternatif olarak görüyorlardı.
Mekki Sureler, Arzu’l-Mübarek’in İslam akidesi düşünce ve bilincindeki yerini bu ilk merhalede mümin cemaat için açıklamaya önem verdi. Sizler nebilerin mirasının gerçek ve meşru mirasçılarısınız, bu toprak -bugün- sizin toprağınızdır, bu bereket sizindir, bu mescit sizin mescidinizdir.
Bu sebeple sahabe, özellikle Nebi (s.a.v)’nin Mekke-i Mükerreme’den Kudüs’e gece yürüyüşüyle getirilmesi sonrasında kalplerine yaşayan bu toprağı hürleştirmek yolunda ellerinden gelen her şeyi yapmayı görevleri olarak görmüşlerdi.
Yahudilerin bu davet ve düşüncenin düşmanlarına destek çıkmaları sebebiyle Müslümanların Medine-i Münevvere’de Yahudilerle karşılaşmalarından ve gelişen müminler topluluğuna dair kaygı taşımalarından önce, Kur’an-ı Kerim’in, Medine döneminden önce Kudus’ün ehemmiyetiyle ilgili sözünü tamamlaması, Kur’an’ın mucizelerindendir. Bu sebeple oryantalistlerin Hz. Muhammed’in Kudüs’ün kutsiyeti meselesini Yahudilerden öğrendiğini iddia etmeleri, ne dediklerinin bilincinde ve idrakinde olmadıklarının göstergesidir. Mekki surelerde Kur’an bu toprağın ehemmiyetini gayrı Müslim Yahudilerle karşılaşmadan önce açıklamıştı. Bu durum, olayın bir reaksiyon, siyasi bir okuma ya da taktik eğitimi olmadığının delilidir; biz de bu düşünceyi olanaksız buluyoruz. Yahudilerin bu konudaki inançsızlıklarından ayrı olarak Müslümanların akidesi sağlam ve köklüydü. Kudüs, İslami vicdanın Kudüs’ü idi.
İsra suresi Mekki’dir. Mekke döneminde indirilerek, farklı boyutlar ve şekillerle bu topraklardaki mücadelenin devam ettiğini açıklamaktadır. İsra suresinin tamamı bunu anlatmaktadır. Allah’ın onun için yazdığı ebediliği izah eder. Kur’an genel olarak Kudüs’ün öneminin kesinliğine ve üzerindeki mücadelenin devamlılığına işaret etmektedir. Ebediyet ve kesinlik akidenin özelliklerindendir. Dikkat edildiğinde Kudüs ve Kudüs ile bağlantılı olan topraklar dışında, Müslüman topraklarının hiçbir parçasında dünya çapında daimi bir mücadele olmamıştır. Doktor el-Ticani şöyle diyor: “Surenin bu ayetle başlaması Mescid-i Haram üzerinde rastgele ve yerel olan mücadelenin, yerel durumdan küresel duruma taşınmasının işareti olarak algılanmıştır. Allah-u Teala’nın; ‘Ona ayetlerimizi göstermek için’ mealindeki (لنريه من آياتنا)  sözündeki “lam” sebep bildiren “lamı-ı talil”dir dolayısıyla Resul’ün Mekke’den Kudüs’e yürütülmesi, ona Allah’ın bazı ayetlerinin gösterilmesi amacını taşıdığını göstermektedir. Mescid-i Aksa ile ilgili ayetlerin en açığı İsra öncesinde Roma, Farisi ve İsrail çatışmalarıyla zuhur eden tarihî ayetlerdir (deliller). İsra (yolculuk), basit ve yerel mücadelenin, bölgesinden geçici olarak çıkarak Mekke üzerinden Kudüs’e ve bereketli Şam bölgesine doğru olmuştur. Resul (s.a.v.) bu esnada, tarihte olayların en büyüğünün cereyan ettiği Kudüs’ü uzaktan izlemiştir. Tarihî olayları meydana getiren nebilerle karşılaşmıştır. Kendisinden örtü kaldırılmış ve bu olayların cereyanında payı olan zalimlerin akıbeti gösterilmiştir.59”
Kudüs, Müslümanların ruhi yönünü temsil ediyordu ve fetihlerinin en büyüğüydü. Peygamber (s.a.v.) Kostantiniye ve Mısır’ı fetheden kişinin faziletini açıklamışsa da Kudüs’ün konumu Kur’ani bir konumdur. Bu yüzden özellikle Peygamber (s.a.v.)’in vefatı sonrasında tüm sahabenin düşüncesi Kudüs’ün fethiydi.

3. Mekki hadislerde kudüs
Konumuzla ilgili Mekki olan hadisi nebeviler üzerinde durmak kolay bir şey değildir. Hadis âlimleri her ne kadar hadislerin varid olma sebeplerini açıklamaya çalışmışlarsa da birçok hadisin rivayet yeri tam olarak belli değildir. Ama bazı hadisler Mekke dönemindeki Kudüs’ün yerini bize gösteriyor. Bu hadislerden bazıları İsra ve Miraçla alakalı olmakla birlikte bazılarının bu konuyla hiçbir alakası yoktur.
1. Erkam’dan rivayetle ki o, Bedir savaşçılarındandır. Peygamber Efendimiz Müslümanların sayısı 40’a tamamlanana kadar Safa Tepesi civarındaki onun evinde barınmıştır. Bu 40 kişiden biri en son İslam’a giren Hz. Ömer İbni Hattab idi. 40 kişiye ulaştıklarında müşriklerin karşısına çıktılar. Erkam dedi ki: “Ben Kudüs’e gitmek istiyordum. Resulullah’a veda etmek için gittim. Resulullah bana; ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sordu. Ben de Kudüs’e, dedim. Bana, ‘Seni oraya götüren sebep ticaret midir?’ diye sordu. Ben de “Hayır, sadece namaz kılmak için.” dedim. Resulullah (s.a.v.), ‘Burada kılmış olduğun namaz orada kılmış olduğundan 1000 kez daha hayırlıdır,’ dedi.”60
2. Enes bin Malik’ten rivayetle Resulullah şöyle buyurdular: “Sonra Burak getirildi. O, merkepten büyük, katırdan küçük, ön ayaklarını gözün gördüğü en son noktaya koyan bir hayvandı. Ona bindim, Kudüs’e geldim. Orada peygamberlerin bağlandığı halkaya bağlandım ve mescide girdim. İki rekât namaz kıldım. Çıktığımda Cibril (a.s.) bir elinde şarap, diğer elinde süt dolu iki kâse ile geldi. Ben sütü seçtim. Cibril: ‘Fıtratı seçtin.’ dedi, sonra benimle semaya yükseldi.”61
3. Hz. Cabir anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki; ‘Kureyş beni yalanladığı vakit Hicr’de ayağa kalktım. Allah-u Teala hazretleri Kudüs’ü bana tecelli ettirdi. Ben onlara onun alametlerini birer birer haber vermeye başladım, hem bakıyor ve hem haber veriyordum.’ ” (Bu üzerinde ittifaka varılmış bir hadistir.)62

4. Bu hadislerden çıkan sonuç
Bu hadisler yukarıda savunduğumuz teoriyi açık bir şekilde destekleyerek onaylamaktadır. Birinci hadisteki sahabenin ilk davetin ortaya çıkışından bu yana -sayıları 40 kişiyle sınırlıyken bile- Kudüs’ün ne olduğunu, Kudüs’ün konumunu bildiklerini açıklıyor. Kudüs ilk andan itibaren akidevi bir sembol taşıyordu. Kendisine duyulan alaka siyasi ve merhalesel bir taktik niteliğinde değildi. O Kur’ani, ilahi bir inanıştı ve ne dönemin düşüncesiyle sınırlı ne de zamanın geçmesiyle değişiyordu. Kudüs’e has hadisler, bu dönemin hadisleri, Mekke döneminde Müslümanların sadece duygusal, akidevi ve vicdani bir durumla sınırlı olmadıklarını, bu dönemin Kudüs kültürü diye isimlendirebilecek bir aşamaya geldiğini de göstermektedir. Bu dönemde de bu topraklarda ne olup bittiğini dikkatli bir şekilde takip ediyorlardı. Çünkü Allah Rumların mağlup olduktan sonra birkaç sene içinde galip olacaklarını vaat etmişti. Kâfirler kendileri lehine yorumlayabilecekleri olayları beklerken sahabe de Kudüs’te ne olup bittiğini takip ediyordu.
Kudüs’le alakalı durum bununla sınırlı kalmamıştır. Sünnet-i mutahhara, Allah (c.c,)’ın Peygamber (s.a.v)’e göstermesi esnasında Kudüs’ü maddi olarak anlatıyordu. Sanki durum maddi bir tasvirdi. Peygamber (s.a.v.) Kureyş’e Mescid-i Aksa’yı kapı kapı, direk direk tarif ederken sanki sahabe de onu takip ediyordu. O kadar ki, tablo sanki Ömer İbni Hattab’ın ve diğer fethe katılanların zihnine asılmıştı. Tercüme ve siyer kitaplarında nakledildiğine göre Hz. Ömer Mescid-i Aksa’yı görünce tekbir getirmişti, onu yakinen tanıyordu. Peygamber (s.a.v.)’in tanımladığı gibiydi, burası Kudüs’tü.

Son söz
Bazı oryantalistler, Müslümanların, Ömer İbni Hattab’ın fethinden sonra ve Hristiyanların verdiği önemi gördükten sonra, Kudüs’e önem verdiklerini iddia ettiler. Bazıları da daha aşırı giderek Emevi dönemi sonrasında Abdullah bin Ez-Zubeyr ile olan tartışma etkisiyle Müslümanların Kudüs’e önem vermeye başladığını ve hadislerin varit olduğunu iddia ettiler. Bir kısmı da Müslümanların mübarek Mescid-i Aksa’ya ve Kuds-ü Şerif’e Haçlı seferleri sonrasında Hristiyanlara karşı kışkırtma amacıyla önem verdiklerini iddia etti. Ama en büyük yanılgı da Siyonist mutaassıp araştırmacılardan bazılarının, Müslümanların Kudüs’e önem vermelerinin Yahudilerin Osmanlı Padişahı II. Abdulhamid’den Filistin topraklarını millî devlet kurmak için istemeleri sonrasında olduğunu iddia etmeleridir.
Bu araştırma Müslümanların Kudüs’e verdikleri önemin risalet kadar eski olduğunu göstermektedir. Mekke döneminde Yahudilerle herhangi bir temas veya Hristiyanlarla bir çatışma olmamıştır. Bilakis o dönemde Hristiyanlarla Müslümanların ilişkisi: “O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevinecekler.” mealindeki ayette geçtiği gibi uzlaşı içindeydi. Müslümanlarla Kudüs’ün ilişkisi bu kadar erken dönemde başlamasına rağmen Mekke dönemi Kur’an’ında Arzu’l-Mukaddes lafzı beş yerde geçmiştir. Arzu’l- Mukaddes’ten arz olarak bahseden ayet ise bir tane olup daha önce de açıklandığı üzere hepsi Mekki surelerdir. Mevzudan doğrudan bahsetmeyen ayetlere gelince, Al-i İmran ve Bakara’daki bazı ayetler hariç yine hepsi Mekki’dir. Daha önce de açıkladığımız gibi, Müslümanların Kudüs ile olan ilişkileri değişmez ve sürekli olup siyasi veya jeopolitik değişiklikler niteliğinde olmamıştır.
Daha önce başka bir kişinin bu konu hakkında yazdığını görmedim ve Kudüs’ün bizim akidemizin bir parçası olduğunu insanlığın bilmesi için bu konunun -özellikle davet ve vaazlarla- genele yaygınlaştırılmasının Müslümanların vazifesi olduğunu düşünüyorum. Bu mesele, özellikle Şam toprakları üzerindeki günümüz Müslümanlarının durumu ile alakalı olarak okunması gereken konuların mihenk noktasını oluşturmaktadır.
Duamızın sonu âlemlerin Rabbi’ne Hamd olsun’dur.

Sonnotlar
1 El-Sayudii (d.t.), el-İtkan fi Ulum-u Kur’an.
2 El-Rafii (1997), İcaz-ı Kur’an, 26.
3 El-Sayudii (d.t.), El-İtkan fi Ulum-u Kur’an, 16.
4 El-Tabari (1997), Tarih-u Tabari 1/452.
5 El-Ticani, Hamit (1995), Usul-u Fikr Siyasi fi Kur’an Mekki, 21.
6 Kur’an-ı Kerim, 5/136-137.
7 Bkz. el-Tevhidiye, Ebu Hayyan (d.t.), el-Bahr el-Muhıt (2/12).
8 Bkz. el-Tevhidiye, Ebu Hayyan (d.t.), el-Bahr el-Muhıt (2/114).
9 Kur’an-ı Kerim.
10 Kur’an-ı Kerim, Tefsir-u rubat, Mısır’da zayıftır. Tefsir âlimlerinin onayladığı Filistin’dedir. Bkz. İbni el-Merci (2002), Fedail-u Beytü’l-Makdis (351/356).
11 Bkz. el-Elusi’ye bkz. (1996) Ruh-ul Beyan (5/23).
12 Kur’an-ı Kerim 27/57-59.
13 Kur’an-ı Kerim 44/24/28.
14 Rıza, Muhammet Reşit, el-Menar, 9/84.
15 El-Tabarasi (1997), Mücmeu’l-Beyan fi Tefsiru’l-Kur’an (6/23).
16 El-Maveredi, El-Nekt.
17 El-Razi’ye (d.j) Mefatih-ul Ğayb (3/25).
18 El-Tabarasi, Tefsiri, el-Kurtubi, el-Camiu li Ehkamu’l-Kur’an, el-Maveradi,
19 Kur’an-ı Kerim (28/5).
20 El-Elusi, Ruhu’l-Meani, el-Beydavi, Envaru’l-Tenzig ve Esraru’l -Tevil, el-Tevhidi, el-Bahr el-Muhit.
21 El-Maveredi, el-Nek ve el-Uyun, el-Elusi, Ruhu’l Meani, el-Tabari, Tefsiru’l Tabari, el-Tabarasi.
22 Rıza, Muhammet Reşit (1988), el-Menar, 9/83.
23 Geçmiş tüm kaynaklara bkz.
24 Kur’an-ı Kerim.
25 el-Elusi, Ruhu’l-Meani.
26 Kur’an-ı Kerim 21/ 70-71.
28 El-Zemahşeri’ye bkz. el-Keşşaf 2/623, el-Şankıdi, Edvau’l-Beyan 3/297, Taalib, Abdulmunim, Feth-ul Rahman fi Tefsir-ul Kur’an 4/4.
29 El-Tevhidi, Abu Hayyan (d.t.), el-Murrer el-Veciz 3/436.
30 El-Razi (d.t.) Mefati-ul Ğayb 10/117.
31 Kutub, Seyyid (1996), Fi Zilal-ul Kur’an 2/2212.
32 Kutub, Seyyid (1996), Fi Zilal-ul Kur’an 2/2212.
33 Kur’an-ı Kerim 21/7071.
34 El-Tabari (d.t.) Cami-ul Beyan 2/34. Bkz. Kurtubi (d.t.), el-Cami li Ahkam-il Kur’an, 3/22.
35 Geçenlere ek olarak şunlara bakınız: El-Zamehraşi, el-Keşşaf, el-Beydavi, el-Şukani, Mealim-il Tenzil.
36 El-Kurtubi, el-Cami Lahkam-il Kur’an.
37 El-Tabari, Cami-ul Beyan, el-Kurtubi, el-Cami Lahkam-il Kur’an, el-Razi, Mefati-ul Ğayb, İbin Kesir.
38 El-Tabari, Cami-ul Beyan 4/23, el-Kurtubi, el-Cami Lahkam-il Kur’an, 6/23, el-Elusi (2001), Ruh-ul Meani.
39 İbin Aşur (d.t.), el-Tahriri ve el-Tenvir 7/127.
40 El-Hamvi, Yakut (1995), Mucem-ul Büldan 5/172-173, el-Sire el-Halebiyye 1/62, İbni Kesir, el-Bidaye 2/40.
41İbni Teyme (d.t.) Usul-u Tefsir232.
42İbni Kesir (1992), el-Tefsir Elazim 3/248.
43 Kur’an-ı Kerim.
44 El-Tabari (d.t.), Cami-ul Beyan 6/32.
45 Geçen tefsir kitaplarına bakınız.
46 Kur’an-ı Kerim.
47 Bkz. Feda-ul Sahabe1/ 895-906.
48 Kur’an-ı Kerim 21/81.
49 İbni Atiye (1978), el-Muharrir el-Veciz 10/186, el-Elusi (2001), bkz. Ruh-ul Meani, 9/75.
50 Cami-ul Beyan (1992) 9/81, İbni Atiye (1978), el-Muharrir el-Veciz 10/186, Elelusi (2001), Ruh-ul Meani, 9/75, Elbukai (1995), Mazm-ul Derer 5/102, el-Şankıdi, Edva-ul Beyan 512, Abridge of Tafsir İbn.
51 El-Razi (d.t.), Mefati-ul Kur’an, 11/174.
52 Kur’an-ı Kerim 34/18.
53 El-Seravi.
54 El-Tevhidi, Ebu Hayyan (d.t.), el-Bahr el-Muhit 7/261.
55 El-Taberi (d.t.), Caim-ul Beyan, 10/366.
56 El-Taberi (d.t.), Caim-ul Beyan, 10/367, el-Bukai (1995), Nazm-ul Derer, 6/171, el-Kurtubi (d.t.).
57 El-Asfahini (1989), el-Rağib, el-Müfredat fi Ğarib-il Kur’an-i Kerim 2/402.
58 El-Elusi (2001), Ruh-ul Beyan, 11/227.
59 El-Ticani, Abdulkadir (1995), Usul-ul Fikr Siyasi 148 -149.
60 Hadisi bildiren Hâkim dedi ki: “Bu hadisin senetleri ahihdir (1990). El-Müstedrek (3/576 hadis no 6130), el-Dıhak (1989), el-Ahaad ve el-Emesani (2/19 hadis no 688), el-Tabarani (1972), el-Mucem el-Kebir (1/306 hadis no 907), Fi Cemi-ul Zevaid (2/5) “Ahmet el-Tabarani ve güvenilir adamları rivayet etti.”
61 Hadisi bildiren: Müslim Sahih-i Müslim, (1/145 hadis no 162).
62 Hadisi bildiren: El-Buhari (1997), Sahih-ul Buhari (3/1409, hadis no 3673) Müslim (d.t.), Sahih Müslim (1/156 hadis no, 170).

Mescid-i Aksa ve Üçüncü Mabedin Kaderi

Mustafa Özcan, Araştırmacı-Yazar

Haremeyn veya Mescid-i Aksa ve Mekke-i Mükerreme’deki Kâbe-i Muazzama, İslam’ın getirdiği kutsal mekânlar değil; bilakis İslam’ın teyit ettiği, vurguladığı kutsal yerlerdir. İslam’ın getirdiği yeni mekân veya yenilik Medine-i Münevvere’dir. Bu yeni kutsal mekân ise Peygamberimizin manevi mirasını temsil etmektedir. Hicretten ve Mescid-i Nebevi’nin yapımından sonra Haremeyn denilince Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Nebevi akla gelmektedir. Hâlbuki öncesinde tarihî Haremeyn, Kâbe-i Muazzama ve ondan yaklaşık 1000 yıl sonra kurulan Mescid-i Aksa’dır. Bu, eskilerin dediği gibi zaruri ve bedihi bir bilgidir.
Kâbe-i Muazzama Hz. İbrahim (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Daha doğrusu, Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği gibi, 4000 yıl kadar önce Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (a.s.)  tarafından yapılmıştır. Mescid-i Aksa veya Süleyman Mabedi ise MÖ 1012 tarihinde yapılmıştır. Mescid-i Aksa veya Süleyman Mabedi’nin inşasına Hz. Davud (a.s.) başlamış ve Süleyman (a.s.) da tamamlamıştır. Dolayısıyla Kâbe’nin inşasında Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.)’in, Mescid-i Aksa’nın inşasında ise Hz. Davud ve Süleyman (a.s.)’ın isimlerini ve izlerini görmekteyiz.
Süleyman Mabedi ile Abdülmelik tarafından yaptırılan Mescid-i Aksa’nın ilişkisi noktasında da bir karışıklık vardır. Bilindiği gibi Hz. Ömer, hicri 16 veya 17’inci yılda Kudüs’e geldiğinde Süleyman Mabedi’nin sadece enkazı kalmıştı. Zaten Romalılar mabedi bir şekilde yıkmışlar ve yerine Jüpiter Tapınağı’nı inşa etmişlerdi; tıpkı Cami-i Emevi ahvalinde olduğu gibi. Bilahare, Roma’nın Hristiyanlaştığı dönemde o da yıkılmıştır. Lakin Hristiyanlar, reddi mirastan dolayı ve Yahudilerin Hz. Mesih’e yaklaşımından ötürü Hz. Süleyman ve Davud (a.s.)’un mirasına bigâne kalmışlar ve kendi hâline terk etmişlerdir. Hz. Ömer’in ise ruhanilerin kendisine kilise içinde gösterdikleri bölüm yerine, dışarıda mezbelelik hâline gelmiş Jüpiter Tapınağı arazisinde namaz kıldığı bölüm, muhtemel olarak Süleyman Mabedi (Mescid-i Aksa)’nin bulunduğu ve sonra hatırasına cami yapılan yerdir. Dolayısıyla kazılar aracılığıyla ispat edilse de edilmese de Mescid-i Aksa, Süleyman Mabedi’nin öteki adı ve yüzüdür.
İslam sonrasında bu yapı İslamileştirilmiştir. Bu konjonktürel bir değişim olsa bile aslına aykırı değildir. Zira İslam, bütün peygamberlerin getirdiği dinin genel adıdır. Bu genel ad zamanla Musevilik, İsevilik gibi özel adlar da kazanmıştır. Hatta Batılılar bazen İslamiyet’in son mesajı olan Risalet-i Muhammediye’yi, Muhammedilik olarak adlandırmaktadırlar. Bu, İsevilik benzeri tanımların karşılığıdır. Hâlbuki Müslümanlara göre, dinin kaynağı Muhammed (s.a.v.) olmayıp Allah olduğundan, Muhammedilik tabiri kabul edilemezdir. Peygamberimiz de kendisinin Ahdi Atik (İlk Sözleşme) ve Ahd-i Cedit (Yeni Sözleşme)’in bir devamı olduğunu özellikle vurgulamıştır. Peygamberimiz, peygamberlik manevi soy ağacının Faran’dan yükselen dalıdır. Peygamberimizin isimlerinden ve sıfatlarından birisi “cami”dir; yani diğer risalet ve mesajların varisi ve toplayıcısıdır. Bütün risaletlerin özü bir şekilde Hz. Muhammed (s.a.v.)’de toplanmış ve buluşmuştur. Bundan dolayı da “Ene evla bi İsa.” yani “Ben Hz. Mesih’e Hristiyanlardan daha yakınım.” buyurmuşlardır. Bu yakınlığın ifadelerinden birisi, Hz. İsa’nın bir şekilde nüzulüyle ahir zamanda ümmetine dâhil olacağı keyfiyetidir. Hz. Musa ve diğer peygamberlerle ilişkisi de böyledir. Peygamberimiz bütün nübüvvetlerin özü olduğu gibi Kur’an-ı Kerim de bütün kitapların özüdür. Kur’an-ı Kerim yine Kur’an lisanıyla “müheymin” bir kitaptır ve bu onun tamamlayıcı vasfını ve onun da ötesinde toplayıcı ve egemen vasfını göstermektedir.
Kitaplar gibi mabetler de, önceki İslam milletlerinden son sözleşmenin sahibi olan Müslümanlara miras olarak kalmıştır. Bu itibarla, Müslümanlar Mescid-i Aksa’ya herkesten daha layık ve münasip oldukları için Süleyman Mabedi’ni Mescid-i Aksa adıyla ihya etmişlerdir.
Burada bir iltibas var. Museviler fiziki olarak Süleyman Mabedi’nin kendilerine ait olduğunu, zira kendilerinin Davud milletinden olduklarını ileri sürüyorlar. Hâlbuki manevi mirasta bir kayma yaşanmıştır. Tasavvufta “döl yavrusu veya evladı” ile “yol evladı” gibi bir tabir vardır. Yahudiler yollarını değiştirdikleri için yol evladı olmaktan çıkmışlar ve buna mukabil “ümmiyyin” olarak anılan Müslümanlar yol evladı olmuştur.
Bu çerçevede bugün, Yahudiler Süleyman Tapınağı’nın kalıntılarını Mescid-i Aksa’nın altında yaptıkları kazılarla ararken Müslümanlar da iki yapı arasındaki fiziki irtibatı reddediyorlar. Hâlbuki metafizik irtibat gibi pekâlâ fiziki bir irtibat da mümkündür. Fiziki irtibat olmasa, yani Mescid-i Aksa’nın inşaat mahalli Süleyman Mabedi’nin biraz ilerisinde veya gerisinde de olsa hiç fark etmez. Zira  “barekna havlehu” ibaresi, mahallin çevresinin de kutsiyetini göstermektedir. Tin ve Beled surelerinde de buna atıf vardır. Dolayısıyla Yahudilerin iddialarını savuşturmak için Süleyman Mabedi ile Mescid-i Aksa arasındaki münasebeti iltibas hâline getirmek doğru değildir. İkisinin mekân olarak bir olduğu ispat edilirse bu sadece Müslümanların Hz. Davud ve Süleyman’a ve onların manevi mirasına varis olduklarını gösterir; fiziki olarak da bu durumu ispat eder. Yine, ayrı yerlerde olmaları da aralarındaki manevi mirası baltalamaz. Dolaysıyla Müslümanların, “Mescid-i Aksa’nın yeri Süleyman Mabedi’nin yeri değildir,” savunması içi boş ve muhtemelen de doğru olmayan bir savunmadır. Buhari’de yer alan bir hadiste ifade edildiği gibi; “Peygamberler, anneleri farklı babaları bir kardeşlerdir.” Peygamberler geride fiziki değil metafiziki miras bırakırlar. Buradaki baba, aslında, dinin özünü yani akaidini göstermektedir. Menhec ve şeriat ise konjonktüreldir ve anneyi temsil etmektedir. Bazen peygamberden peygambere veya zamandan zamana değişebilir.
Bir başka iltibas konusu da Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te mi, yoksa Mekke’de mi olduğu meselesindedir. “La tüşeddu’r rihalu illa ila selasin/Ancak üç mabet için kafile hazırlanır ve hususiyle ziyarete çıkılır.” hadisi, sarahaten üç harem-i şerife işaret ediyor. “Kâbe-i Muazzama, Kudüs ve benim mescidim” ifadesi açık olmasına rağmen kimi oryantalistler bu hadisin Emeviler tarafından uydurulduğunu ve buradaki maksadın Hicaz’a gidecek olan hacıları Kudüs’e yönlendirmek olduğunu söylerler. Dolayısıyla bu zevata göre Mescid-i Aksa (En Uzak Mescit) Kudüs’te değil Mekke’dedir. Türkiye’de bu iddiayı paylaşanlardan birisi Vatan gazetesi yazarı Süleyman Ateş’tir. Süleyman Ateş, Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil Mekke’de olduğunu ileri sürmektedir. Bu ise daha önce Mustafa Sibai ve Mustafa Azami gibi Müslüman âlimlerin cevap verdikleri ve reddettikleri bir tezdir. Müslümanlar, Hz. Mesih’ten sonra 600 yıl kadar atıl olan Süleyman Mabedi’ni yeniden ihya ve inşa etmişlerdir. Bu, Yahudilerin kurmak istedikleri üçüncü mabettir. Yani şu anki Mescid-i Aksa Yahudilerin kurmak istedikleri üçüncü mabettir. Dolayısıyla üçüncü mabet Müslümanlar tarafından inşa edilmiş ve kurulmuştur. Yahudiler de kendilerine gelen mesaja sadık kalabilselerdi bu mabedin üçüncü mabetleri olduğuna ikna olurlardı. Özlerine yabancılaşmamış olsalardı bu mabedi manevi olarak Müslümanlarla paylaşırlardı. Ancak bunu yapmayacaklardır. Onlar Hz. Mesih’in mesajını, yani yeni sözleşmeyi reddettikleri gibi, en yeni sözleşmeyi de reddetmektedirler. Dolayısıyla onlar, anakronik bir mabet peşindedirler. Sıkıntının temeli de burada yatmaktadır. Süleyman Ateş, Alfred Guillaume’a dayanarak, Mescid-i Aksa’nın ne Kudüs’teki Süleyman Mabedi ne de gökteki Beyt-i Mamur olduğunu söylemektedir. Ateş’in tezine göre, Mescid-i Aksa Hz. Muhammed (s.a.v.)’in zaman zaman gidip namaz kıldığı Ci’rane Vadisi’nde bulunan bir namazgâhtır. Ci’rane Vadisi’nin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i Edna (En Yakın Mescit), Hz. Peygamberin namaz kılıp ihrama girdiği namazgâha da Mescid-i Aksa (En Uzak Mescit) denmişti. Dolayısıyla bu zevata göre, İsra hadisesinin olağanüstü bir durumu yoktur. İsra, onlara göre bedensel bir gece yürüyüşüdür. Miraç da Ateş’e göre ruhsal bir yükselme ve müşahededir.
Hâlbuki Mescid-i Edna yani yakın mabet Kâbe-i Muazzama’dır ve zaten Müslümanlar 16 veya 17 ay boyunca Mescid-i Aksa’ya, yani Kudüs tarafına yönelerek namaz kıldıktan sonra Yahudilerin başa kakmalarından mütevellid olarak Peygamberimizin arzusu istikametinde kıble Kâbe’ye kaydırılmıştır. Dolayısıyla, Mescid-i Aksa, Mekke’de değil Kudüs’tedir. Müslümanların kıblelerinin değişerek Kudüs’ten Kâbe’ye veya Mekke’ye doğru yöneliyor olmaları onu terk ettikleri anlamına gelmez. Reddi miras yoktur, tadil ve takdim vardır. Bilakis İsra suresi Müslümanlarla Mescid-i Aksa ve Kudüs ilişkisini pekiştirir ve teyit eder. Bunun dışındaki görüşler ya oryantalistlerin maksatlı görüşleridir ya da kompleks sahibi Müslümanların ileri geri konuşmalarından ibarettir.

Kur’an ve Kudüs tartışmaları
Bir süre önce Elaph adlı haber portalına bakarken el-Cezire’de yayınlanmış bir programın videosuyla karşılaştım. Tartışma çarpıcı ve dikkat çekiciydi. Bana Davos’u hatırlattı. Bilindiği gibi Şimon Peres Davos’ta Başbakan Erdoğan’a yönelik olarak; “Araplar karışmıyor da bu işe sen niye karışıyorsun ve burnunu sokuyorsun?” mealinde sözler sarf etmişti. Gerçekten de bu ifadeler bazı Yahudilerin kabalık ve hoyratlıklarını gösteren karakteristik ifadelerdir. Benzer sözleri Bar Llan Üniversitesi Arapça Bölümü öğretim üyelerinden Mordechai Kedar da el-Cezire spikeri karşısında sarf etti. Sözleri soğuk duş etkisi yaptı. El-Cezire muhabiri veya spikeri, konuğuna Kudüs çevresindeki yeni yerleşim merkezlerini ve bu yerleşim merkezlerinin barış sürecini sabote edip etmediğini soruyordu ki, karşısındaki kaba bir şekilde patladı; “Sorunuzu anlamıyorum. Kudüs bizim 3000 yıllık şehrimizdir. Senin ataların şarap içip kızları canlı canlı gömerken ve Lat ve Uzza’ya tapınırken biz bu şehri mamur ve bayındır hâle getirdik. Siz kalkmışsınız Katar’dan bizim işlerimize burnunuzu sokuyorsunuz. Kimseden izin alacak hâlimiz yok. Bu şehir Yahudi ve Müslümanlara, herkese açık ama tapusu bize aittir...” dedi. Bunun üzerine spiker; “Madem tarihten bahsediyorsunuz öyleyse Kur’an’dan da Kudüs’ü kaldırabilir misiniz?” diye mukabele etti. Lakin adam aynı küstah tavırla daha da garip cevaplar vermeye başladı. Hayretler içerisinde tartışmayı pürdikkat izliyorduk. Adam bu sefer daha kökten şeyler söylemeye başladı ve ezcümle dedi ki, “Kur’an-ı Kerim’de bir tek yerde bile Kudüs ibaresi geçmiyor. Kur’an-ı Kerim’de öyle bir şey yok...” Bunun üzerine spiker “Sübhanellezi esra biabdihi leylen mine’l Mescidi’l-Harami ile’l Mescidi’l-Aksa...” ibaresini okudu ancak adam Kur’an’da Kudüs’ün geçmediğinde ısrarlıydı.
Aslında bu hususta kabahat Yahudilerden önce Müslümanların. Mustafa Sibai’nin es-Sünne kitabında belirttiği gibi, Goldziher gibi oryantalistler, Emevilerden İbnü’s-Zübeyr’in Haremeyn’i kontrolü sırasında insanları Harem-i Şerif’ten Kudüs’e çevirmek için hadis uydurduklarını ileri sürer. Daha sona Mustafa Azami, yine bazı müsteşriklerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın gerçekte Kur’an’daki Mescid-i Aksa olmadığını söylediklerini anlatır. Maalesef bizim içimizde de bu yönde kalem oynatanlar, müsteşriklere öncülük ve rehberlik yapanlar var. Bizim için üzücü olan nokta da burasıdır. Mesela şazz (kaide harici) rivayetlerin toplayıcısı olan Süleyman Ateş de Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil de Mekke’de olduğunu söyleyen kalem erbabı arasındadır. İslam tarihinde bu veya benzeri iddiaları daha çok Şii müellifler dile getirmişler ve rivayet etmişlerdir. Yakubi bunlardan birisidir. Onlardan birçoklarına göre Mescid-i Aksa yerde değil de göklerdedir. Yani Şii müellifler arasında da hem tarihte hem de günümüzde farklı düşünen kimseler vardır. Bununla ilgili tarihte kimi Şii müellifler Yahudilere koz verir rivayetler serdetmişlerdir. Lakin bunlar sadece tarihte kalmamış, etkileri günümüze de yansımıştır. Mescid-i Aksa’nın yerde veya Kudüs’te değil de göklerde olduğunu iddia eden Şii âlimlerden birisi, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’dan da ödül almış bulunan Cafer Murtaza el-Âmili’dir.
Mordechai’den önce de kimi Yahudi müellifler ve oryantalistler benzer bir dil kullanmışlardır. Söz gelimi, İslam Ansiklopedisi’nde (Encyclopaedia of Islam) Yahudi F. Buhl’ın yazdığı al-Kuds kelimesinin altında şöyle denilmektedir: “Belki de Elçi, Mescid-i Aksa’nın gökyüzünde bir yer olduğuna inanıyordu.”! Buhl, daha sonra şöyle der: “Elçi Muhammed, belki en başından itibaren ayeti kerimede bahsedilen mescidin sonradan Beytu’l-Makdis’de inşa edilen mescit değil de gökyüzünde bir yer olduğunu anlamıştı.” Yine, The Hebrew University’de Yahudi araştırmacı ve aynı üniversiteye bağlı Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü üyesi Isaac Hassoun, el-Meclisi’nin Bihâru’l-Envar isimli kitabında ve el-Kundûzi’nin Yenâbîu’l-Mevedde isimli kitabında yer alan rivayetleri bu görüşüne delil olarak getirmiştir. Isaac Hassoun, bir yazısında şöyle demektedir: “Müslümanların âlimleri Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki mescit olduğu üzerinde görüş birliği içinde değillerdir. Çünkü bazıları onun Kudüs’ün veya Mekke’nin üzerinde, gökyüzünde bir mescit olduğu görüşündedir.” Yahudi yazar Yehuda Litani “Yediot Aharonot” gazetesinde “Mescid-i Aksa etrafında zihin savaşı” başlığıyla yazdığı makalede Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki mescit olduğu konusunda Müslümanlar arasında görüş birliği olmadığını söyleyerek şöyle der: “Gerçek şu ki, Mescid-i Aksa ifadesi için farklı İslami tefsirler vardır ve bunlar Mescid-i Aksa’nın başka bölgelerde olduğunu söylemektedir. Medine-i Münevvere yakınlarındaki bir yer de bu bölgeler arasındadır.”
Lübnanlı Şii âlimlerinden 1945 doğumlu Cafer Murtaza el-Âmili de, “Mescid-i Aksa nerede?” adıyla bir kitap yazmıştır. Bu kitabın tek amacı Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te yer alan Mescid-i Aksa olmadığını, bilakis ayette adı geçen Mescid-i Aksa’nın gökyüzünde olduğunu ispat etmektir. El-Âmili kitabında Mescid-i Aksa’nın Müslümanların genelinin inandığı gibi Kudüs’teki mescit değil, gökyüzünde bir mescit olduğu sonucuna ulaşır! El-Âmili, Es-Sahih min Siyreti’n-Nebiyyi’l-A’zam (En Yüce Nebi’nin Sahih Siyeri) isimli kitabında şöyle der: “Ömer (r.a.) Kudüs’e girdiğinde, Aksa adını taşıması bir yana orada mescit dahi yoktu.” Ve şöyle devam eder: “İsra olayının gerçekleştiği ve Allah’ın çevresini mübarek kıldığı Mescid-i Aksa gökyüzündedir.”!
Maalesef görüldüğü gibi bazıları bilerek veya bilmeyerek Yahudilerin değirmenine su taşımaktadır.
 
Beyaz Minare ve Mescid-i Aksa
Son dönemlerde Mescid-i Aksa’nın konumuyla ilgili olarak çeşitli iddialar aldı yürüdü ve bu hususta şüpheye sevk edici yorumlar yapılmakta. Bunlardan birisi de Hz. Peygamber ve hatta Hz. Ömer döneminde burada bir mabedin olmadığı iddiasıdır. Müsteşrikler ve bahusus Goldziher gibiler, buradaki mabetlerin Emeviler döneminde inşa edildiğini delil göstererek Mescid-i Aksa’nın kutsiyetiyle ilgili rivayetlerin İmam Zühri ve sonrasında uydurulduğunu ileri sürüyorlar. Bu bağlamda, Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olmadığı rivayetleri öne çıkarılıyor. Yine benzer gerekçelerle Mecid-i Aksa’nın Mekke civarındaki bir mescit olduğunu ileri süren kimseler de vardır. Kimileri de Mescid-i Aksa’nın göklerde olduğunu iddia etmektedirler. Bunlara göre Mescid-i Aksa göklerdedir ve Beyt-i Mamur olarak bilinir. Oysa ki mescit yıkılmakla vasfını kaybetmez. İslam fıkıh kitaplarında mescidin sadece yüzey olarak mescit olmadığı bilakis göklere kadar muvazi uzantının da mescit kapsamına girdiği ifade edilir. Yine mescidin statüsü sadece göklere değil ayın şekilde yedi kat yere kadar uzanır. Bundan dolayı camilerin altlarının gayrimeşru alışverişler için kiraya verilmesi caiz görülmemiştir. Hz. Ömer’in namaz kıldığı ve bilahare cami yapılan mekân ve hazire, aslında Süleyman Mabedi’nin haziresidir ve Mescid-i Aksa ve Ömer Camisi buranın üzerine yapılmıştır. Birinci ve ikinci mabetlerin yıkılmasından sonra Romalılar buraya Jüpiter Tapınağı’nı yapmışlar; İseviler ise Yahudilerle husumetlerinden dolayı bu yerle ilgilenmemişlerdir.
Hz. Peygamberin Miraç’a çıkarken İsra hadisesinde peygamberlere imamet yaptığı yer Süleyman Mabedi olsa gerek. Zaten Hacer-i Muallak da bu hazire ve külliye içerisindedir. Dolayısıyla mescit veya cami, tuğla veya beton bloklarından ibaret değildir, aksine manevi bir mekândır ve ruhanilerin ve müminlerin buluştukları ve ibadet ettikleri yerdir.
Eğer göklerde veya Mekke’de idiyse Müslümanlar 17 ay boyunca Mescid-i Aksa ve Kudüs’e müteveccihen nasıl namaz kıldılar? Bunun izahı yok. Göklerde olsaydı zaten Kudüs’e teveccüh etmeye gerek ve lüzum yoktu. Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olduğunun ispatı sadece “La tüşeddu’r rihalu illa ile selasin” hadisi değil, Abdullah İbn-i Ömer gibi ilim sahibi sahabilerin de bu kentte mücavir olma arzu ve istekleridir. Buna rağmen bazı TV programlarda Mehmet Ali Bulut ve Abdulaziz Bayındır gibi isimler önceki iddiaları yineleyip durmaktadır. Bazıları bu yaklaşımın, mülkiyet konusunda Yahudilere açık çek vermek anlamına geleceğini söylemektedir. İster Mescid-i Aksa tam Süleyman Mabedi üzerine inşa edilmiş olsun isterse hafif sağa sola kaydırılmış olsun, hiç fark etmez. Birincisi, Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği gibi “barekne havlehu” ayeti celilesiyle birlikte münhasıran Mescid-i Aksa değil çevresi de mukaddestir. Dolayısıyla Mehmet Ali Bulut’un tezine göre, nokta olarak mescidin yerinin tam Süleyman Mabedi’nin üzerinde olup olmaması tamamen ikinci derecede bir tartışmadır. Mescidi Yahudilerin sahiplenmesi meselesine gelince bu da biz Müslümanlar için önemli değildir; çünkü Hz. Musa bizim de ulu’l azm peygamberimizdir ve dolayısıyla Müslümanlar onun manevi mirasına haiz ve sahiptir. Peygamberimiz “Ene evla bi İsa” ve “Ene evla bi Musa” gibi sözler söylemiştir. Aşure günü de cami günlerden birisidir. Peygamberimizin sıfatlarından birisi de “cami”dir. Zira risaleti bütün risaletlerin sonuncusu ve özüdür. Kur’an-ı Kerim de “el-Müheymin” sıfatıyla birlikte bütün önceki kitapların toplamı ve özüdür. Dolayısıyla Yahudilerin Hz. Musa’nın mirası üzerinde hiçbir hakları yoktur. İseviler mesajlarını ve dinlerini, kitaplarını bozmuşlar, Yahudiler de kendilerini bozmuşlardır.
Yine Hz. İsa’nın ahir zamanda ineceği haber verilen el-Menaretü’l Beyza’nın da Emevi Camisi olmadığı ileri sürülmüştür. Esasında, Emevi Camisi ile Mescid-i Aksa’nın kaderleri benzerdir. Her ikisi de Jüpiter tapınaklarıyla kiliseler veya mabetler üzerine inşa edilmişlerdir. Hadis-i şeriflerde Hz. İsa’nın Dimeşk şehrindeki Beyaz Minare’ye ineceği haber verilmiştir. Lakin o dönemde bir beyaz minare olmamasından dolayı Müslümanlardan bazıları hem Beyaz Minare hem de Hz. İsa’nın nüzulü konusundaki haberlere şüphe nazarıyla bakar olmuşlardır. Bu da heva ve hevese tabi olmaktan başka bir şey değildir. Bunu yapanlar tevil yerine inkâra yelteniyorlar. Elbette ahir zaman havadisi müteşabihattan olduğundan keyfiyete gelmez veya bir nevi tevile tabidir. Lakin  inkârı tevili değildir. Gazali’nin ve diğerlerinin ifadesiyle haşvişat erbabı (lüzumsuz sözler eden) ve ehli ne kadar kınamaya haiz ise, inkâr ve tevil ehli de öyledir. İnkârda, tevilde israf da iflastır. Beyaz Minare birçok ehli ilmin ortak ifadesiyle Cami-i Emevi’dir.

Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın İslam’daki yeri

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği

Tevhid inancının önderleri olan peygamberlerin Allah’ın dinini en yoğun olarak insanlara tebliğ ettikleri kutsal bir mekân olan Kudüs, tarih boyunca birçok devlet ve milletin ilgi odağı hâline gelmiştir.
Tarihte farklı isimlerle anılan şehrin en çok bilinen ve en çok kullanılan isimleri Asuriler zamanında kullanılan Urusilimmu, Ursalimmu; İbraniler tarafından kullanılan Yruşim veya Yeruşalayim yahut Yerûşalem’dir. Grekler burayı “kutsal şehir” anlamında Heirosolyma; Latinler ise Jerusalem diye isimlendirmişler ve bu isim bütün Batı dillerinde bu veya buna yakın bir telaffuzla anılmıştır.
Yeruşalayim ismi Arapçaya “kutsal ve esenlik yurdu” olarak çevrilince Tevrat’ın Arapça metinlerinde şehrin ismi Darusselam diye anılmıştır. Hatta tam manasıyla “esenlik ve barış şehri” anlamında da Medinetu’s-Selam diye isimlendirilmiştir.
“Kutsal belde, kutsal şehir” şeklinde vasıflandırılan bu mübarek belde; “doğruluk şehri, Allah’ın şehri, barış şehri, inananların şehri” şeklinde de anılmıştır. İslam tarihi kaynaklarına bakıldığında ise şehre hemen hemen aynı anlama gelen “kutsal şehir, bereket yurdu, mukaddes mekân” anlamında “Kuds” adı verilmiştir. Veya “kutsal ev” anlamında Beytulmakdis/Beytulmukaddes şeklinde isimlendirilmiştir. Aslında İbraniler buraya, Hz. Davud (a.s.)’un inşa ettiği kutsal mabed için kullanılan bir isim olarak önce mabed, sonra da şehir için Beth Makdeşe veya Beth Ha-Mikdaş adını vermişlerdir. Aramice ile Arabicenin birbirlerine olan yakınlıklarından dolayı da bu isim Arapça kaynaklara Beytu’l-Makdis şeklinde yansımıştır. Şehrin adı Kur’an-ı Kerim’de Maide suresi 21. ayette “Kutsal toprak” anlamında “el-Ardu’l-mukaddese” şeklinde geçmektedir. Kaynaklarımızın bir kısmında da Mescid-i Aksa için “Kudüs’teki el-Beytü’l-Mukaddes” denilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ise bu kutsal mabede “etrafı bereketli kılınmış mescid” denilerek “el-Mescidu’l-Aksa” adı verilmiştir. İslam kaynaklarının bir kısmında da Eyle, İlia veya İliya diye anılmasının nedeni, şehrin Romalılar tarafından işgal edilmesi üzerine yeniden yapılandırılmış olmasıdır. İslam öncesi Arapları, Romalılar ve Bizanslılar zamanında bu şehre sık sık gelip gittikleri için şehre dönemin Roma İmparatoru Adriyanos’un asıl adı olan “Alius”tan dolayı Alius’un şehri anlamında İliya demişlerdir.
Bu çerçevede, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem (a.s.)’in dünyaya indirildiği, Havva ile buluştuğu ve yeryüzünde ilk ibadetini yaptığı yerler kutsal sayılmış ve bu kutsallık önemli ibadetler için mekân kabul edilerek bu yerlerin önemi nesilden nesile aktarılarak devam etmiştir. Bugüne intikal eden bazı bilgilere bakılırsa Hz. Adem ve Hz. Havva’nın buluşma mekânları Arafat Tepesi’dir. Kutsallığı da o günden bu yana devam etmektedir. Daha sonra Hz. İbrahim’in, eşi Hacer ile oğlu İsmail’i Bekke/Mekke Vadisi’ne getirip bırakmasının ardından susuz kalan anne ve bebeğinin su ihtiyacını karşılamak üzere Cenab-ı Allah’ın hikmetiyle fışkıran zemzem suyu ve çıktığı yer; Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme meselesinden dolayı Mina ve Müzdelife gibi yerler, mukaddes mekânlar olmuş ve bunlardan Mina, Allah’a yakınlık maksadıyla kurban kesme mekânı olmuştur. Aynı şekilde İbrahim ve oğlu İsmail (a.s.) tarafından Allah’ın emri üzerine insanlar için bir ibadet mekânı olsun diye inşa edilen Kâbe, kutsal bir mabed olarak kabul edilmiştir (Al-i İmran; 96).
Hz. Musa’nın ilk vahyi aldığı mekân olan Tuva Vadisi (Ta-Ha; 12) ile levhaları aldığı Tur Dağı (Tur; 1, Tin; 2); Hz. Davud’un yaptırdığı ve oğlu Süleyman tarafından tamamlanan mabet, Mescid-i Aksa ile Hz. İsa’nın doğduğu mekân olan Beytullahm vb. yerler de kutsal mekânlar olarak kabul edilmiştir. Bu gibi yerlerin kutsallığı buralarda meydana gelen olaylardan ötürüdür ve kutsallıkları vahiyle teyit edilmiştir. Kâbe’nin kutsallığı ile ilgili inanç, Hz. İbrahim devrinden itibaren bu bölgede yaşayan insanlar tarafından devam ettirilmiş ve bu kutsallık daha sonra şirk dönemlerinde dahi sürdürülmüştür. Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliği ile bu kutsiyet yeniden teyit edilerek ebediyen, kıyamete kadar süreceğine iman edilmiştir. Resulullah’ın Yesrib’e hicret etmesi üzerine onun talimatıyla sınırları belirlenip “hicret yurdu” olarak kabul edilen ve “Peygamber şehri” anlamına gelen “Medinetu’n-Nebi” adıyla anılan şehir ve burada Peygamber ve arkadaşları tarafından inşa edilerek “Mescidu’n-Nebi” diye anılan mescit de bu kutsal mekânlar arasında yer almıştır.
Bütün bu kutsal mekânlar içinde üç dinin mensupları tarafından kutsal kabul edilen Kudüs ve Mescid-i Aksa, dünya tarihinin son 21 asrında, âdeta paylaşılamamaktadır. Ancak bu şehrin ve içindeki mekânların kutsallığı Allah tarafından belirlendiğine göre, Allah’ın indirdiği hükümler ve şeriatların hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi de yine vahiy gereğidir. Bu şehir ve şehirdeki kutsal yerlerin paylaşılamaması meselesine daha sonra değinmek üzere, son ilahi vahyin ve son Peygamberin Rabbinden aldığı ahkâma dayalı olarak kutsallıklarının en son durumlarını incelemeye çalışalım.
Kudüs, imar edildiği günden bu yana Şam diyarının merkezi ve başkenti olagelmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un Filistin bölgesine gelip yerleşmelerinden itibaren bu bölgenin tümü mübarek kabul edilmiştir, “Biz onu (İbrahim’i) ve (yeğeni) Lut’u âlemler için mübarek kıldığımız arza (yere ulaştırıp) kurtardık.” (Enbiya; 71). Bereketli kılınan bu bölgenin mübarek olarak kabul edilmesinin nedeni, Cenab-ı Allah’ın hikmetiyle buradan pek çok peygamberin gelip geçmesi ve burada vefat edip defnedilmesi veya meyve ve sebzelerle etrafının bereketlendirilmiş olmasından ileri gelmektedir.
Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’in Mescid-i Aksa’dan söz ederken etrafının mübarek kılındığını ifade etmiş olması da son derece manidardır. “Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah) bütün eksikliklerden münezzehtir. Ona ayetlerimizden bazısını gösterelim diye (bu yolculuğu yaptırdık). Şüphesiz ki O, işitendir görendir.” (İsra, 1).
Yeryüzünde inşa edilen ilk mescidin Mekke’deki Mescid-i Haram olduğu bilinmektedir. Bu mescidin Hz. Adem veya ondan sonra gelen evladından birileri tarafından inşa edilmiş, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (a.s) tarafından da bu inşanın yenilenmiş olduğu kaydedildiği gibi; Hz. İbrahim ve İsmail (a.s)’in ilk temellerini atıp ilk defa bu mabedi yaptıkları da ifade edilmektedir.
 Yeryüzündeki ikinci mescidin ise Mescid-i Aksa olduğu Peygamber (a.s)’den gelen hadislerle anlatılmaktadır. Bazı tarihçi ve yorumcuların kanaatlerine göre, Mescid-i Aksa’nın inşasına Hz. Davud (a.s) tarafından başlanmış Süleyman (a.s) tarafından bitirilmiştir. Bir başka yoruma göre ise bu mescit, Davud (a.s)’dan önce vardı. Fakat onun zamanına gelinceye kadar bina bir hayli hırpalanıp eskidiği için Hz. Davud ve Süleyman (a.s) tarafından yeniden inşa edildi. Hz. İbrahim (a.s)’den Hz. İsa (a.s)’ya kadar birçok peygamberin bu bölgeden gelip geçmesinden ve tevhid inancının kutsallığının onaylandığı Mescid-i Aksa’nın burada bulunmasından dolayı burası etrafı mübarek kılınmış bir bölgedir.
Hz. İbrahim’in bir oğlu kutsal mekân olan Hicaz’da, diğer oğlu bir başka kutsal mekân olan Kudüs ve çevresinde bulunuyordu. Hz. İshak ve oğlu Yakub, Filistin ve Kudüs’te hüküm sürerken; Yakub (a.s)’un oğlu Yusuf’un Mısır’a yerleşmesi ve sonra ailesini yanına aldırmasıyla bu kutsal mekânın yöneticileri bölgeyi tümüyle terk etmemiş, yerlerine salih ve Allah’a itaat eden ve kendileri gibi iman eden kimseleri görevlendirmişlerdi. Zira bütün kutsal mekânlar, Allah’ın hükümlerinin yeryüzünde en mükemmel şekliyle uygulandığı ve Allah’ın razı olacağı adalet ilkelerine ve tam anlamıyla tevhide bağlı adil ve vahye dayalı idareciler tarafından yönetilmelidir. Yeryüzüne salih kulların mirasçı olabileceğini Cenab-ı Allah hükme bağlamış ve bu durum âdeta bir sünnetullah olmuştur.
“Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmişti. O da bunları eksiksiz yerine getirmişti. Allah: ‘Ben seni insanlara imam (önder-yönetici) kılacağım’ demişti. (İbrahim de): ‘Zürriyetimden de’ (önderler olsun) demişti. Allah: ‘Ahdim zalimlere erişmez,’ buyurmuştu.” (Bakara; 124). Yani, Cenab-ı Allah zalimleri asla önder kılmam buyurmuştu. Bu ayetin ve “And olsun ki Biz Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne benim salih kullarım mirasçı olur.’ diye yazdık” (Enbiya; 105) ayetinin hükmüne göre, bu kutsal mekânlar, ilkelerini verdiğimiz adil yöneticilerin idaresinde olabilir.
Bu çerçevede Hz. Yakub ve Yusuf, Mısır’a yerleşmelerinden sonra Kudüs ve Filistin çevresini de kendileri gibi iman edenlerin yönetiminde ve kontrollerinde tutuyorlardı. Ancak Filistin’e Amalikalıların, Mısır’a da firavun yönetiminin hâkim olmasıyla bu bölgelerde yaşayan insanların tevhidden uzaklaşmaları üzerine, Cenab-ı Allah yeni bir peygamber olarak Hz. Musa’yı gönderdi. Musa (a.s), kavmini ve firavun yönetimini Allah’ın ahkâmına uysunlar ve ona ibadet etsinler diye tevhid inancına davet etti. Kendisine iman edenlerle birlikte Mısır’dan çıkıp Filistin’e gitmek üzere yola koyuldu. Ancak Musa’nın kavmi Allah’ın kendilerine verdiği tüm nimetlere rağmen mukaddes topraklara girmeleri emrolunduğunda orada zalim ve zorba bir toplum olduğunu, onlar oradan çıkmadıkça mukaddes bir yer de olsa asla oraya girmeyeceklerini söyleyerek Musa’ya “…Git, sen ve Rabbin onlarla savaşın, biz burada oturuyoruz.” (Maide; 24) diyecek kadar azgınlaştılar. Bunun üzerine Musa; “Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fasık kavmin arasını ayır.” diye dua etti. Hz. Musa’nın bu duasından sonra Cenab-ı Allah Musa’ya; “40 sene o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fasık kavim için üzülme!” dedi (Maide; 25-26) ve kendilerine verilen bunca güzel nimetlere rağmen Allah’ın dinine sahip çıkmayan bu kavmi 40 yıl müddetle Tih Çölü’nde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere cezalandırarak kutsal mekânlara fasıkların sahip ve mirasçı olamayacağını bildirdi.

Kudüs’e gelince; Hz. Peygamber, İsra ve Miraç mucizesinin burada gerçekleşmesinden dolayı bölgenin kutsiyetini ifade buyurarak Mescidu’l-Aksa’nın İslam dini nazarında kutsal bir mekân olduğunu ilan etmiş ve Mekke ile Medine’nin yanında üçüncü kutsal belde olarak bu şehirden söz etmiştir.
Hz. Peygamber; “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidu’l-Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya.” buyurmuştur. Rasulullah’ın bu hadisi ile bu üç belde İslam’da kutsal ilan edilmiş ve bunların dışında kutsiyeti olan başka bir dördüncü şehirden söz edilmemiştir. Ancak Şam ve İstanbul da hadislerde zikredildiklerinden bir bakıma kutsiyetlerine işaret edilmiş beldelerdir.
İslam’ın Mekke’de ilk tebliğ edildiği günlerde bu dinin en önemli ibadetlerinden biri olan namazın Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılınması İslam’ın ilk kıblesinin bulunduğu Kudüs şehrinin önemini açıkça gösterir. Müslümanlar bu ilk kıblenin kutsiyetini idrak ederek tarih boyunca buraya sahip çıkılması gerektiğinin bilinciyle hareket etmiş ve bu mukaddes beldeyi her zaman koruyarak tevhid inancının bayrağı altında bulunması gerektiğine inanmışlardır. Kudüs ebediyen İslam’ın ilk kıblesi olma özelliğini koruyacak ve Müslümanlar buraya sahip çıkmak zorunda olduklarını hep idrak edecek ve bu beldenin Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmesi hâlinde tarihte olduğu gibi mutlaka kurtarılması gereğine inanarak çalışacaklardır.
Aslında Kudüs Yahudilerin değil, Hz. Adem’den bu yana gelen tevhidin temsilcisi peygamberlerin mirasıdır. Bu miras nesilden nesile Allah’a itaat eden salih kullara devredilmiş ve onlar buna sahip çıkmışlardır.
Cenab-ı Allah bu kutsal toprakların daima salih kimselerin yönetiminde kalmasını irade buyurmuş, fasık ve zorbaların hâkimiyetine geçen bu toprakların tekrar peygamberlerin veya peygamber mirasçılarının eline geçmesini istemiştir. Bunun için de sık sık bu bölgeye peygamberler gönderip hep onları uyarmıştır. Hz. Musa’dan sonra gelen ve İsrailoğullarına mensup birçok peygamberin (Davud ve ardından Süleyman’ın) bu topraklarda Allah’ın şeriatıyla güçlü bir devlet olarak hükmetmelerinin sebebi budur. Davud öncesinde de Allah İsrailoğullarını tekrar küfre karşı cihad etme hususunda imtihan etmiş ve onlara Talut’u hükümdar olarak belirlemişti. Fakat onlar yine itaat etmeyip isyan ederek bu mukaddes topraklar uğruna savaşmaktan kaçınmışlardı. İşte bütün bu olaylar çerçevesinde, (Davud ve Süleyman (a.s)’dan sonra) bu kutsal mekân ve toprakların mutlaka mümin ve muvahhidlerin yönetiminde olması gerektiğini anlıyoruz. Kâfir ve müşriklerin bu topraklar üzerinde velayet hakları olmamalıdır. Özellikle daha sonra Zekeriya ve Yahya (a.s)’yı öldüren kitlenin bu topraklar üzerinde velayet hakkına sahip olamayacakları açıktır.

Yahudiler bu topraklara Hz. Musa zamanında sahip çıkmayıp, “Git, sen ve Rabbin savaşın…” demişler ve bu kutsal mekânları korumaya yanaşmamışlardır. Bu tutumlarının sonucunda da kutsal topraklar ellerinden alınmıştır. Hatta onlar bu yerleri koruma fırsatı ellerine birkaç kez geçmesine rağmen aynı isyan ve korkaklığı gösterdikleri için artık bu mescit ve çevresi hakkında hiçbir sahiplik iddiasında bulunamayacaklardır. Bu durumu Cenab-ı Allah onlara çeşitli vesilelerle defalarca bildirmiştir. Buna rağmen çağımızda dünyayı fesada boğarak Filistin’i işgal edip bunca insanın kanına girmeleri, boşuna günah çıkartma gayret ve ikiyüzlülüklerinden başka bir şey değildir.
Bu nedenle Cenab-ı Allah, salih bir kulu ve habibi olan son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e bu kutsal mekânı teslim etmek ve bu yerlerin kıyamete kadar onun ve ümmetinin elinde kalmasını temin etmek için onu İsra ve Miraç vasıtasıyla alıp oraya götürmüştür. İsra olayında bir devir teslim merasimi vardır. Cenab-ı Allah, İsra ve Miraç gecesinde bu mekânı bütün peygamberlerin ruhlarının şahitliğiyle Rasulullah (s.a.v.)’a teslim etmiş, o da bu mübarek şehri ümmetine bir miras olarak devretmiştir. Burada Cenab-ı Allah’ın bu devir ve teslimden sonra bu mukaddes şehir ve mescidi, peygamberlerini katleden ve yeryüzünü fesada boğan bir milletin elinden alarak Rasulullah’a teslim ettiği gayet açıktır.
İşte bundan dolayı biz Müslümanlar inancımız gereği Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç mekânı olan bu yere büyük bir kutsiyet izafe edip buranın ebedi kutsiyetine inanırız. İslam fetihlerinin ve İslam’ı bütün insanlığa tebliğ maksadıyla Hicaz bölgesinden çıkarak dünyaya açılmanın ilk günlerinde, ulaşılması ve fethedilmesi gereken bir mekân olarak görülen Filistin ve özellikle Beytu’l-Makdis (Kudüs), fetih hareketlerinin başlangıcında İslam toprağı hâline getirilen ilk yerlerdendir. Bu mirasa sahip çıkmak maksadıyla Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) tarafından Bizanslıların elinden alınarak İslam devletinin topraklarına dâhil edilmiştir.

Hz. Ömer zamanında her gün genişleyen İslam fetihleri, Ecnâdeyn Zaferi’yle Bizans kapılarını iyice araladı. Hristiyanların kutsal merkezi olan Kudüs’ün de içinde bulunduğu Filistin bölgesi, Suriye orduları başkumandanı Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrah’ın yönetiminde fethedildi. Şehri bizzat halifeye teslim etmek isteyen Kudüslülerin talebi üzerine Hz. Ömer İbnü’l-Hattab, İslam ümmetinin halifesi olarak başkent Medine’den çıkıp Filistin’e geldi. Son derece mütevazı elbiseler içinde Kudüs’e giren Hz. Ömer, şehre İslam’ın verdiği izzet ve şerefle girdiklerini, üzerindeki yamalı elbiselerin hiçbir değeri olmadığını hâl ve davranışlarıyla anlatıyordu. Büyük Halife Hz. Ömer, şehrin anahtarını Patrik Sophronios’tan bizzat teslim aldıktan sonra, burada yaşayan ve Müslüman olmayan kimselere tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir eman verdi. Bu tarihten sonra Kudüs, Haçlı işgaline kadar sürekli İslam devletlerinin hâkimiyetinde kaldı.

Hz. Ömer burada, Rasulullah’ın vefatından sonra hiç ezan okumayan Bilal-i Habeşi’den Mescid-i Aksa’da ezan okumasını istedi. Mekke’nin fethi günü Rasulullah’ın emriyle Kâbe’de ezan okuyan Hz. Bilal (r.a.), Peygamberimizin vefatından sonra ilk kez Mescid-i Aksa’da ezan okudu ve şehir son mirasçılarına tamamen teslim oldu. İşte bu mübarek şehir Kudüs, kıyamete kadar tüm Müslümanlara ve ümmete Hz. Ömer’in yadigârı ve emaneti olarak kalacaktır.

Hz. Peygamberin 23 yıllık peygamberlik süresinde 14 yıl boyunca namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığı bu mukaddes mekânın -etrafı mübarek kılınmış mescit ve kutsal şehir Kudüs’ün- işgal altında olması bütün ümmet için bir zuldür. Şehir, tarihte zaman zaman Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmişse de bu işgaller kısa süreli olmuş ve Müslümanlar bu beldeyi kurtarmanın yolunu bulmuşlardır. Haçlılar büyük ordular hâlinde Filistin’e saldırıp bir asra yakın bir müddet buraya yerleşmişler ancak onların orada ebediyen kalacaklarına hiçbir Müslüman inanmamıştır. 638 yılından 1099 yılına kadar İslam beldesi olarak kalan bu mübarek şehir, 461 yıl süreyle el-Makdis gibi çok sayıda büyük ilim ve fikir adamları yetiştirmiş, büyük bir kültür merkezi hâline gelmiştir. 1099 yılına gelindiğinde Haçlı ordularınca işgal edilmiş ve 88 yıl gibi tarihte hiç önemi olmayacak kadar kısa bir süre işgal altında kalmıştır.
Selahaddin el-Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü kuşattığında Beytü’l-Makdis’e beslediği sevgi sebebiyle bu mübarek beldeyi savaş felaketinden korumak istemiş, bunun için de birkaç kez çok elverişli şartlarla Haçlıları teslim olmaya davet etmiş ancak netice alamamıştır. O, bu kutsal şehrin surlarını yıkmak, binalarını yok etmek ve en ufak bir taarruzla şehre zulüm yapmaktan çekiniyordu. Bu nedenle o da Hz. Ömer gibi barış yoluyla şehri teslim almaya çalıştı. Bunun için şehre elçiler gönderip, “Kudüs’ün Allah’ın kutsal saydığı beldelerden biri olduğuna büyük bir inancım vardır. Sizin de kutsallığına inandığınız bu beldeye muhasara ve savaşın gerektirdiği yollarla hücum etmek ve girmek istemiyorum.” dedi.

Kutsal mekânlar, salih kulların sahipliğinde kutsallıklarına paralel olarak korunurlar. Temennimiz, İslam dünyasındaki uyanış ve direniş hareketlerinin güç kazanması, bu kutsal mekânların tekrar Allah’ın kendilerinden razı olduğu salih kulların eline geçmesidir. Bunun ilk işaretlerinin görülmeye başlanmış olması bu ümidimizi arttırmaktadır. Her geçen gün güçlenen Müslümanlar, bir gün mutlaka işgal altındaki bu toprakları kurtaracak ve yeniden salih kimseler ve müminler yeryüzüne mirasçı olacaklardır. Korkak ve üzerlerine zillet vurulmuş Yahudiler’in Filistin’i boydan boya bölen utanç duvarını yapmalarının sebebi, bu toprakların öte tarafında saklanmak içindir. Batı yakasında barınamayacaklarını anladıkları için bu duvarı inşa ettiler.
42 yıldır süren bu işgale “hayır” demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır. Kudüs için yapabileceğimiz çok şey var! 42 yıllık bu işgal sona ermeden İslam dünyasının başını dik tutması mümkün değildir!

Kudus’ün Kısa Tarihi ve Hz. Ömer’in Emannemesi

Muhammed Demirci, Mirasımız Derneği

Kudüs, hicri 15, miladi 636 yılında fethedildi. O tarihe kadar kalpler hep bu şehri özlüyordu. Mekke ve Medine bu kutsal şehrin onlara katılmasını bekliyordu. Çünkü ancak o zaman dünyanın üç mescidi bir araya gelecek ve Peyagamberimizin (s.a.v.) vaadi de gerçekleşmiş olacaktı. Zira, Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur; “Yolculuk ancak şu üç mescitten birine olur. Benim şu mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa. Böylece müminlerin kalpleri ve nefisleri arınmış olur ve yaratan Allah’a temiz, pak bir şekilde yükselir.”
Müslümanlar bu fethi “Ömerî Fethi” olarak adlandırmışlardır. Bu fetih sıradan bir fetih olmayıp dünyaya hoşgörü, kerem, barış ve güven konusunda benzersiz bir örnek sunmuştur. Bundan dolayı bu şehir selam (barış) şehri olarak bilinmektedir.
Fethin özel manalarını ve Hz. Ömer’in emannamesini anlatmadan önce şunu bilmemiz gerekmektedir; bu fetih siyasi ve askerî bir sürecin sonucunda değil, sahabenin 23 yıl boyunca Resulullah (s.a.v.)’tan almış olduğu eğitim ve terbiye sonucunda meydana gelmiştir.
Aynı zamanda bu fethin hikâyesi Hz. Ömer zamanında değil, Müslümanların namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldıkları andan itibaren başlamıştır. Bilindiği gibi İslam dininin en önemli ibadetlerinin başında namaz gelmektedir. Müslümanlar Mekke’de ve 16 ay boyunca Medine’de namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılmışlardır. Bu dönem boyunca Müslümanların Mescid-i Aksa’ya olan sevgileri artmış; ve ancak Mescid-i Aksa’ya duyulan sevgi zirveye ulaştığında ve müminlerin içinde sarsılmaz bir hâl aldığında, kıble Kâbe-i Muazzama olmuştur. Mescid-i Aksa yanlızca ilk kıble olmasından değil, yanı sıra İsra ve Miraç hadisesinin de orada yaşanmasından dolayı bir kez daha dinimiz için önem kazanmıştır. İşte tüm bunlar sebebiyle bu şehrin İslam sancağı altında yaşaması gerekmektedir.
Bu şehir o kadar kıymetlidir ki, Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde mübarek gözleri o bölgeye bakıyordu. Efendimiz vefatından önce Kudüs’teki Rumlarla savaşmak için Usame (r.a.) önderliğinde bir ordu hazırlattı. Bundan önce yine Kudüs yolunu güvene almak için Hayber, Tebük ve Mute savaşları yapılmıştı. Bu savaşlar sonucunda üç mukaddes yerin birleşmesi hedeflenmişti.
Kudüs’in fethi bilindiği üzere Hz. Ömer İbn-i Hattab (r.a.)’ın döneminde gerçekleşti. Hz. Ömer bizzat kendisi bu fethi gerçekleştirmek için gayret sarfetti. Aslında Hz. Ömer çok sevdiği Resulallah (s.a.v.)’ın mübarek kabrinin bulunduğu Medine şehrinden ayrılmak istemiyordu, fakat Resulullah’ın bu fethe çok sevineceğini bildiği için Kudüs’e gitti. Bu ayrılığın acısını içinde duyarak şehrin kapılarına ulaştı. Orada dünya tarihinde görülmemiş, muazzam bir uzlaşma ve barış sağlandı. Bu barışın adı Hz. Ömer’in Emannamesi’dir. Bu emanname gerçek İslam’ın izlerini taşımaktadır.

Hz. Ömer’in Emannamesi
Hz. Ömer’in genel olarak Kudüs ahalisine verdiği sulh anlaşması şöyledir:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,
Bu sözleşme, müminlerin emiri ve Allah’ın kulu Ömer tarafından İliya halkına verilen bir emandır. Onların canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, yerleşik ve göçebe olan bütün fertlerine verilen bir teminattır.
Kiliseleri mesken yapılmayacak, yıkılmayacak ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyecektir. İçindeki kutsal eşyalara dokunulmayacaktır.
Mallarına el sürülmeyecektir.
Kimse dinî inançlarından dolayı zorlanmayacak, kendilerine asla zarar gelmeyecek ve yurtlarına Yahudiler iskân olunmayacaktır.
Buna karşılık onlar da cizye vereceklerdir.
Bunlardan kim yurdunu terk etmek isterse, gideceği yere kadar mal ve can emniyeti sağlanacaktır. Yurdunda kalmak isteyenler ise, güvende olacaklardır ve cizye vereceklerdir. Dileyen Rumlarla gidecek, dileyen de toprağına dönecektir.
Hasat elde edinceye kadar onlardan bir şey istenmeyecektir.
Bu, Allah’ın Resulü’nün, halifelerin ve müminlerin Kudüs halkına verdiği güvenlik ahdidir. Cizye ödedikleri müddetçe geçerlidir.
Şahitler: Halid bin Velid, Amr bin As, Abdurrahman bin Avf ve Mu’aviye bin Ebi Süfyan, hicri 15 yılında hazırlandı ve yazıldı.”

Kudüs halkı fethin hemen akabinde İslam hâkimiyeti altına girmeye kendileri karar vermiştir. Sonrasında Hz. Ömer (r.a.) şehirde birtakım icraatlarda bulunmuştur. Takdir edersiniz ki, Hz. Ömer feraset sahibiydi. Yaptığı icraatlar zahirde idari bir uygulama idi, ancak hakikatte ileriye dönük siyasi boyutlar taşıyan şer’i bir karardı.
Bu şehrin dinimizde çok özel bir yeri olduğu için Hz. Ömer, şehrin vakıf olduğunu ve hiç kimsenin burada toprak alıp satamayacağını, hibe edemeyeceğini ilan etti. O, Mescid-i Aksa’ya İsra ve Miraç hadisesinde olduğu gibi Peygamberimizin girdiği yerden girmeyi tercih etti ve Mescid-i Aksa’nın içinde tahıyyetu’l-mescit namazı kıldı. Öğlen namazı vakti geldiğinde ise herkes Efendimizin müezzinine baktı. O eski günleri tekrar yaşamak istiyorlardı. Fakat Bilal (r.a.), Efendimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra hiç ezan okumamıştı, ancak bu an farklıydı. Efendimiz (s.a.v.) bu anı sahabeye anlatmıştı. Ve Bilal (r.a.) kalkıp ezan okudu, bütün gözlerden aşk ile yaşlar süzüldü.
“Sen bu fethi istiyordun Ya Resulallah! Ve işte biz şehri fethettik. Kudüs kardeşlerine kavuştu.”
Bu kutsal şehir, despotizm yönetiminden kurtulup güven ve barış içine girdi. Kısa fetih tarihçesini verdiğimiz şehrin bugünkü hâline baktığımızda Hz. Ömer’in fethinden önceki dönemi görüyoruz. Bugün şehrin üzerinde oynanan oyunlar eskisinden daha fazladır. Bu şehrin önemi yanlızca kutsallığından ileri gelmiyor; tarihe bakıldığında Kudüs ümmetin gücünü ve izzetini göstermektedir.

Hz. Ömer döneminde Kudüs’ün fethi yeni bir dönemin başlangıcıdır ve bu fetih, ümmetin zaferine işaret ederken İslam dininin de bir çıp gibi yayılmasına vesile olmuştur. Bu şehri kaybetmek, ümmetin tehlikede ve zayıf olduğunu gösteriyordu. Şehrin hüküm süreçlerine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Kudüs şehri Eyyübi döneminde ümmetin izzetinin, kerametinin ve güçlülüğünün tacı olmuştur. Fakat şehir kaybedilince ümmetin içine zayıflık girmiştir.
Osmanlı dönemine gelindiğinde, Osmanlı Kudüs’e 400 yıl hâkim olmuştur. Bu dönemlerde Osmanlı Devleti dünyadaki en büyük güçtü; zayıflama döneminde ise gücünü, hâkimiyeti altında bulunan Kudüs şehrinden alıyordu. Osmanlı düşmanları, Osmanlının elindeki bu gücün farkında oldukları için saygı ve korku içindeydiler. Bundan dolayı Sultan Abdülhamid Han bütün baskılara rağmen bu şehirden vazgeçmedi. Abdülhamid Han, bu şehrin öneminin surlar, evler ve camilerden ibaret olmadığının farkındaydı. Bu şehri kaybettiği zaman devletin tamamını kaybedeceğini biliyordu.
Hz. Ömer’in emannamesini anlamak için İslam dinindeki Kudüs tarihini bütün olarak incelemeliyiz ki, bu eşsiz emannameyi anlayabilelim…

Siyonizmin Mescid-i Aksa ve çevresindeki izdüşümü: Yahudileştirme

Dr. Muhammed Ekrem el-Adluni; Kudüs Müessesesi

Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa için bir araya gelmiş bulunmak hepimiz için büyük bir onurdur. Burada yeri göğe bağlayan Kudüs şehri için toplanmış bulunuyoruz. Mebde’ ve mead, yani “başlangıç ve bitiş” noktası olan, Sidre-i Münteha’ya hidayet miracı olan Filistin için toplanmış bulunuyoruz. Filistin; Allah-u Teala’nın kendisini ve etrafını mübarek kıldığı topraklardır, meleklerin iniş yeri, peygamberlerin duasıdır.
Kıymetli katılımcılar,
Sizlere Aksa’nın dertlerini ve sıkıntılarını anlatmak istiyorum. Konuşmamda kısa bir şekilde bugün işgal altında bulunan Filistin’i ele geçirmek için yapılan işgal planlarına değinmek istiyorum.

  • Mescid-i Aksa’nın manevi değeri

Mübarek Mescid-i Aksa’nın, kendisinden 40 sene önce inşa edilmiş olan Mescid-i Haram’ın ikizi olduğunu hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Mescid-i Aksa iki kıblemizin ilkidir, inşa edilen ikinci mescittir ve ibadet maksadı ile ziyaret edilebilecek üçüncü mescittir. Muhakkak surette Mescid-i Aksa ve civarında kıyamet gününe değin devam edecek kurtuluşa ermiş bir grup varlığını sürdürecektir. Resulullah (s.a.v.) bu grup hakkında buyurmuştur ki: “Allah’ın emri, yani kıyamet günü gelip çatana kadar onlarla ters düşünler onlara zarar veremez.

  • Küdüs şehrini ve Mescid-i Aksa’yı               Yahudileştirmek için işgal güçlerinin takip ettiği
    dört metod

Mübarek Mescid-i Aksa’yı kuşatmış olan tehlikelerin boyutu hepinizin malumudur. Siyonist işgal otoriteleri her yönden saldırmakta, her türlü saldırganlığı göstermektedir. Bir yandan Mescid-i Aksa’nın altını kazmakta, diğer yandan restorasyonuna mani olmakta, müsadere yöntemleri kullanmakta ve saldırılarını sürdürmektedir.
İşgal güçleri, bugün, geçmişte olduğundan daha fazla Kudüs şehrinin dinî ve kültürel kimliğini, “Yahudi milletinin kutsal başkenti” olarak tescil ettirme çabası içindedirler. Bunu da tek taraflı olarak nihai devletlerinin sınırlarını dayatma ve oluşturma projelerinin bir parçası olarak yapmaktadırlar. Hâliyle de bu durum kentin kalbi demek olan Mescid-i Aksa’nın ve eski yerleşim bölgesinin Yahudileştirilmesi anlamına gelmektedir. Bunun için de dört aşamalı bir plan dâhilinde kentin İslam’a ve Hristiyanlığa ait mukaddes yapılarını ve tarihî dokusunu Yahudiliğe ait kutsal yapılarla ve tarihî doku ile değiştirmeye çalışmaktadırlar:

  • Müslüman ve Hristiyan kutsal yapılarından oluşan eski şehre paralel kutsal bir Yahudi kenti inşa etmek.
  • Mescid-i Aksa ve etrafında doğrudan ve daimi olacak şekilde bir Yahudi varlığı oluşturmak.
  • Mescid-i Aksa’yı çevreleyen Filistinli mahalleleri, ahalisini yerlerinden çıkartıp iskâna kapatmak. Filistinlilerin Mescid-i Aksa ve eski şehre ulaşma imkânlarını kısıtlamak.
  • Küdüs şehrinin bir Yahudi şehri olduğu propagandasını yapmak.

Bu dört aşamalı çalışma, geçen iki yıl zarfında eşi görülmemiş bir biçimde ilerleme kaydetmiştir. İşgal güçleri bıkıp usanmaksızın eski şehre paralel olarak inşa etmekte oldukları kentin kollarını uzatmaya çalışmaktadır. İşgal devleti devamlı olarak eski şehrin güney, batı ve doğusunun büyük bir parçasını, kuzeyinin de bir bölümünü içine alacak şekilde kurulması planlanan, “Kutsal Havzanın Rehabilitasyonu” projesi kapsamında “Kral Davut Kenti’ diye adlandırdığı kentin yeniden inşasından bahsetmektedir. İşgal devleti, kutsal Yahudi kentini(!), eski şehrin çevresinde özellikle de şehrin güneyinde Selvan semtinin, doğusunda Zeytun Dağı ve Tur Dağı’nın bulunduğu alana doğru inşa ettiği parklar, bahçeler, müzeler ve arkeolojik yapılarla bağlamaya çalışmaktadır. Bu projede birçok hükümet kuruluşunun ve yerleşim derneğinin çalıştığını da belirtmek gerekir.

  • Kazılar ve Yahudileştirme

Bu proje çerçevesinde işgal devleti, ziyaretçilerin gözleri önünde, kutsal havza diye adlandırılan bölgede fiilen on bir adet kazı bölgesi açmış bulunmaktadır. Bunun dışında on birden fazla yerde de yapı ve kazı faaliyetleri devam etmektedir. Ve geçen dört ay zarfında bu kentteki çalışmalar çok hızlı bir şekilde sürdürülmüştür. Şubat ayının ilk günü Babu’l-Meğaribe bölgesindeki Kudüs İlköğretim Okulu’nda bir sınıfın çökmesi, Mescid-i Aksa’nın güney duvarına sadece yüz metre uzaklıktaki Selvan semtinin kuzeyine kadar kazıların ulaştığını ortaya koymuştur. Şubat ayının beşinde el-Aksa Vakıf ve Kültür Kurumu, Selvan semtini Babu’l-Meğaribe bölgesine bağlayan yolun altından giden batı tarafındaki Ayn-ı Selvan Mescidi’ne paralel bir tünel kazısını ortaya çıkarmıştır. Bütün bunlara ilave olarak, Mescid-i Aksa civarındaki Selvan semti mahallelerinden mescide en yakın olan Vadi’l-Halve mahallesi sakinlerinden büyük bir bölümü evlerinin altından gece gündüz devam eden kazı sesleri duyduklarından söz etmektedirler ve bu durum mahallenin birçok yerinde rapor edilmiş durumdadır.
Mart ayının başlarında “Yahudi mahallesini geliştirme” şirketi, mahallenin dar yollarındaki izdihamı azaltmaya yardımcı olması ve büyük grupların meydana ulaşmalarını kolaylaştırmak için yerin altından Şeref sokağını el-Burak Meydanı’na bağlayan mobil güzergâhın inşasına başlanacağını duyurmuştur. Bütün bu gerekçeler şirketin dile getirdiği uydurma gerekçelerdir.
Bundan birkaç gün sonra işgal devleti medyası, hükümetin bir projeyi onayladığını duyurmuştur: “Eski şehrin kapılarının ve önemli arkeolojik mekânlarının tekrar imarı” projesi adıyla anılan bu proje için 145 milyon dolarlık bir meblağ tahsis edilmiş durumdadır. Bu proje, kapıların ve hedefteki mekânların mimari yapısını değiştirmeyi amaçlamaktadır. Böylelikle buraların İslami yapı özellikleri yok edilerek Yahudi ütopyasına uygun bir hâle getirilmeleri planlanmaktadır.
İşgal devleti, vatandaşlarının zihinlerine, mübarek el-Aksa’nın enkazı üzerine en kısa zamanda uyduruk heykelin inşa edilmesi gerektiğini yerleştirmiş bulunmaktadır. Bu sebeple de buraya saldırı ve Yahudileştirme operasyonlarını hızlandırmıştır. Burada en dikkat çeken ise, son olarak İsrail Knesset’inin, güney yönündeki Mescid-i Aksa’nın duvarlarına bitişik olan Emevi saraylarından birine ait büyük bir taşın yerinden alınıp işgal altındaki Kudüs’te bulunan Knesset binasının önüne konmasıdır. Bu taşın uydurma heykelin bir parçası olduğuna inandıklarından bunu yapmışlardır. Bu, İsraillilerin resmî ve gayriresmî her düzeyde, mukaddes yerler üzerine ve buraların İslami ve Hristiyan özelliklerini değiştirmeye yönelik saldırılarını yoğunlaştıracağına dair kararlılığını göstermektedir.

4. Tehcir
En tehlikeli gelişme, işgal otoritelerinin el-Bustan, el-Abbasiye, Ra’s-u Hamis, Burcu’l-Laklak, Şeyh Cerrah ve benzeri mahallelerdeki birçok evin tahliyesi için çok sayıda mahalle sakinine tebligatta bulunmasıdır. Bu uyarıların ardından da evlerin yıkımı ve buraların “Kral Davut Parkı”na çevrilmesi gelecektir ki, bu park işgal devletinin hayalini kurduğu kutlu Yahudi kentinin (!) bir parçasını oluşturmaktadır.
Bugün burada bulunan bizler, 1967’deki Kudüs şehrinin bütünü ile işgalinden bu yana yaşanan tehcirin en büyük planına tanıklık ediyoruz. İşgal devleti, yerleşkeleri ile Kudüs’ün batı yakası arasındaki nüfusun birleşmesini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu birleşme fiili olarak gerçekleştiğindeyse Mescid-i Aksa ile eski şehir Kudüs’ün kuzeyindeki Filistin mahalleleri birbirinden tamamen kopmuş olacaktır. Konuyu yakından takip eden herkesin bildiği gibi, eğer işgal devletinin bu vahşice uygulamalarına dünya kamuoyu böylesine sessiz kalmamış olsaydı o, bu tür uygulamalara asla cesaret edemezdi. Kudüs ahalisi işgale karşı direniş noktasında yalnız bırakılmış, Müslümanların geneli kendi meşguliyetlerine düşmek sureti ile onları terk etmiştir. Ne var ki Kudüs ahalisi her gün direnişine devam etmekte, bu kutsal şehri tüm zorluklara rağmen ısrarla terk etmemektedir. Buradan bütün Kudüs ahalisine saygı ve tazim dolu selamlarımızı iletmek istiyorum. Ve müsaade ederseniz özellikle de Kudüs’teki direnişin sembolünü, Hacı Ümm-ü Kâmil el-Kürd Hanımefendi’yi selamlamak istiyorum. Şeyh Cerrah mahallesindeki evi işgal güçleri tarafından elinden alınıp kendisi ve ailesi zorla evlerinden çıkartıldıktan sonra çadırında nöbet tutmaya devam etmektedir. Bu vesile ile tehcir tehdidi altındaki mahallerde nöbetlerini tutmaya devam eden bütün herkesi selamlamak istiyorum.

5. El-Aksa’ya karşı yapılan tecavüzler
Yukarıda anlatılanlara ilaveten aşırı grupların tecavüzleri durmaksızın devam etmektedir. Bu saldırılarla işgal güçleri, Yahudilerin Heykel Dağı’nda (Mabet Tepesi) dua hakkını kabul ettirmeyi hedeflemektedirler. Ve bu mescidin “İslam’a özel mekân” niteliğini kaldırma ve burayı Yahudilere ve turistlere açık bir bölge hâline getirme niyetini gütmektedirler. Burada üzücü olan durum ise, işgal güçlerinin bir dereceye kadar bu konuda başarılı olmasıdır. Günümüzde, Mescid-i Aksa her gün Siyonistler tarafından saygısızca çiğnenmektedir. İşte yerleşimci sürüleri ve Yahudi ziyaretçiler onun avlusunda dolaşmaktadırlar. Ve bütün bunlar burada oluşturulmuş olan askerî noktalarda devamlı surette bulunan işgal devletinin polislerinin gözleri önünde cereyan etmektedir. Son olarak işgal güçleri, mart ayının onunda, Burak duvarı yakınında, Mescid-i Aksa’nın batı yönündeki mescide bitişik binaların birinde, yüz ölçümü 140 m2yi bulan bir polis merkezinin açılışı için hazırlıklara başlamıştır. Bunu da her gün Mescid-i Aksa’ya giren Yahudi yerleşimcileri ve turistleri korumak ve güvenliklerini temin etmek maksadı ile yaptıklarını duyurmaktadırlar.

6. Ayırma duvarı
Siyonistler, Kudüs’ü işgal ettikleri günden bu yana buradaki Filistinlilerin nüfusunun %22’yi aşmaması için planlar yapmaktadırlar. Bu nedenledir ki, işgal güçleri, Yahudi üstünlüğünü garantileyen birtakım icraatlar gerçekleştirmektedirler. Bu sebeple de Kudüslülerden olabildiğince çok kimseyi topraklarından kovabilmek için ayırma duvarını inşa etmeye karar vermişlerdir. Bu duvar yüzünden 154’ten fazla Kudüslü şehirlerinden ayrı düşmüştür. Geçen şubat ayının üçünde işgal güçleri Ram bölgesini Kudüs’e bağlayan el-Berid banliyösü kapısını kapattılar ve böylece 60.000 Kudüslüyü şehirden tamamen koparmış oldular. Bu da doğal olarak Kudüs kentine doğru geniş ölçekli bir nüfus hareketi doğmasına sebep olmuştur. Buna bağlı olarak da zaten Kudüs kentinin yaşamakta olduğu mesken krizi artmış ve bu kimseler için mesken ve iş krizi doğmuştur.

  • Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya karşı

      Müslümanların görevi
Yaşanan bu gerçekler bizlerin harekete geçmesini farz kılmaktadır. Çünkü biz bir ümmetiz. Mukaddes değerlerimizin onur kaynağımız ve şeref sembolümüz olduğuna inanmış kimseleriz. Biz Müslümanların, işgal güçlerinin planlarına karşı iyi hazırlanmış bir projesinin olması gerekir. Bu projenin en bariz yönleri şunlar olmalıdır:

  • Arap ve İslam dünyasında karar alma mekanizmasındaki kimselere baskı yapılarak işgalin külfetinin kendisine çok pahalıya mal olacağını anlayacağı şekilde işgal güçlerinin projelerini tamamlamasının önüne geçilmesi. Bu noktada Türkiye’nin büyük bir rol üstlenmesine ilişkin beklentimiz büyüktür.
  • Üzerlerine yüklenen bel büken vergilere karşı Kudüslülerin direnişinin desteklenmesi, Kudüs’teki akarını satmak isteyen her Filistinliye istenilen meblağların ödenmesi sureti ile bu akarların Yahudi yerleşimcilerin eline geçmesine mani olunması gerekir.
  • Filistin hukuk kurumları, Filistinlilerin gasp edilen haklarını daha güçlü savunabilmeleri için desteklenmelidir. Kudüslüler kendi kaderleri ile baş başa bırakılmamalıdır.
  • Kudüs’ün itibarının ve manevi konumunun tekrar sağlanması, maddi-manevi desteğin verilmesi ve Kudüslü ahalinin burada kalması ve direnişin desteklenerek güçlenmesi için her türlü aracın kullanılması gerekmektedir.
  • İsrail’in Yahudileştirme gayretlerine karşı her yönü ile mükemmel Arap ve Müslüman Filistin stratejilerinin oluşturulması gerekmektedir. Her tür aracı ve meşru yolu kullanmak sureti ile protesto ve direniş adımlarının yükseltilmesi için halklar ve hükümetler düzeyinde bütün imkânlar seferber edilmelidir.

Son olarak belirtmek isterim ki, mukaddes mekânlarımız esaret altında iken onurumuzu korumamız; topraklarımız işgal altında iken şerefimizi muhafaza etmemiz mümkün değildir. İşte bunun için, Allah’ın izni ile, esir düşen Kudüs geri kazanılana ve özgür Mescid-i Aksa’nın kubbeleri altında namaz kılana kadar çalışmaya devam edeceğimize dair kararlılığımızı yinelememiz gerekmektedir.

Müslümanların himayesi ile Yahudileştirme arasında kalan Kudüs mukaddesatı

Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, Aksa Müessesesi

Kudüs şehrinin 14 asırdan bu yana Müslümanların gönlünde büyük bir yeri vardır. İlk kıble ve üçüncü Harem-i Şerif olmasının yanı sıra, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine yürütüldüğü, peygamberlere imamet ettiği ve miraca yükseldiği yerdir. Kudüs, İslam inancında mübarek ve Müslümanlar nazarında mukaddes bir toprak olup Müslüman’ın ruhi, imani ve nefsi şekillenmesinin bir parçasıdır.
Kur’an ve sünnet naslarından süzülen bu hadiseler, tarihin seyrinde büyük bir tesiri olan mübarek toprakların bir parçası olması hasebiyle Mescid-i Aksa’nın kutsiyetini ve Kudüs’ün ehemmiyetini vurgulamaktadır. Müslümanların ilgi odağı olan şehir, onların varlıklarının kökleştiği bir beldedir. Ne İslam tarihinde ne de diğer semavi dinlerin tarihlerinde kutsiyet, saygınlık, himaye, gözetme ve ilgiye bu şehir kadar mazhar olmuş başka bir şehir tanımıyoruz. Halifeler, emirler, salih âlimler orayı korumuşlar ve orada camiler, mescitler, kervansaraylar, yollar, okullar, mezarlıklar inşa etmiş; çevresindeki arazilerin çoğunu da vakıf arazisi hâline getirmiş, imar ederek eskilerini onarıp yeni binalar inşa etmişlerdir.
Mescid-i Aksa Kudüs’ün ilk ve en önemli sembolüdür. Bu nedenle Kudüs toprakları ve gayrimenkullerinin ekserisi, kimsenin üzerinde tasarruf hakkının bulunmadığı İslami vakıf malları kapsamına girer. Bu vakfiye; mukaddes mekânların, asırlardır oraları imar eden ve orada hizmette bulunan Müslümanların özel mülkü hâline gelmesine mani olmaktır.
Kudüs’teki İslami vakıf ve mukaddesatın tarihi, Emiru’l-Müminin Hz. Ömer zamanından İslam tarihi dönemlerini içine alarak vakıf çalışmalarının zarar görmeden devam ettiği Osmanlı dönemine kadar dayanır. Hiç şüphesiz Kudüs’teki vakıf faaliyetleri ve projeleri Osmanlı hilafeti döneminde Kudüs şehri genelinde, daha doğrusu Filistin genelinde artmıştır.
Kudüs’ün İngiliz işgali ve mandası altında kalması 1948’de İsrail’in Batı Kudüs’ü işgal sürecini kolaylaştırmıştır. Bu süreç, 1967’de Doğu Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın işgaliyle sonuçlanmıştır. İsrail işgalinden bu yana Kuds-ü Şerif; halkı, binaları, camileri, yolları, mezarlarıyla beraber, yok edilme ve Yahudileştirilmeye maruz kalmıştır. Kudüs’te çokça bulunan İslami yapıları ve İslam mukaddesatını takip eden biri, tek bir gerçekle karşılaşır; o da bu mukaddesatta ve muazzam eserlerdeki derin İslam tarihi izlerinin tahrif, tahrip ve imha edilmeye çalışıldığı gerçeğidir.
Bu araştırmada İsrail’in saldırılarını -ve başka türlü zulümlerini- ele aldık. Me’menullah Mezarlığı’na saygısızca yapılan saldırıları örnek vermek suretiyle, kalan Kudüs mukaddesatını koruma ve bakım projelerinin uygulanmasına duyulan acil ihtiyaca da dikkat çekerek çeşitli İslam mukaddesatına vurgu yapmaya çalışacağız.

Kudüs camileri
Hiç şüphesiz Kudüs gibi bir şehrin, diğer Arap-İslam şehirleri gibi, caddelerinde ve sokaklarında camilerin olmaması imkânsızdır. Elbette ki bu camiler, kendisinde kılınan bir rekât namazın diğer yerlerde kılınan 1000 (diğer bir rivayete göre 500) rekât namaza denk olan mübarek Mescid-i Aksa’nın bulunduğu bir şehirde ikinci planda kalır. Fakat Kudüs’te bazıları hâlâ ibadete açık, bazıları ise çeşitli sebeplerden ötürü ibadete kapanmış birçok cami vardır. Biz burada Suriçi/Eski Kudüs ve çevresindeki camiler üzerinde duracak ve Kudüs’ün yeni mahallelerindeki birkaç camiden de bahsedeceğiz.

Camilerin listesi


 

Cami/Mescit adı

Konumu

Açıklama

1

Eş-Şeyh Lulu Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-Amud Kapısı

2

Es-Sağir Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-Amud Kapısı

3

El-Burak Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-Burak Kapısı’na bitişik

4

 Hanu’s-Sultan Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Zincir Kapısı Çarşısı

5

Muhammed El-Karmi Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-Karmi sokağı

6

Haratu’n-Nasrani Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Hanu’z-Zeyt yolunda

7

El-Bazar Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-Bazar Çarşısı

8

Ez-Zaviye En-Nakşibendiyye Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Hıtta Kapısı yolunda

9

Hanu’z-Zeyt/El- Mustafa Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Hanu’z-Zeyt Çarşısı

11

Elumeri es-Sağir Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Eş-Şeref sokağı

12

Suveykat Allun Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Suveykat Allun

13

El-Kal’a/Davut Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Kaleiçi-El-Halil Kapısı

14

El-Kaymari Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Yeni Kapı girişinde sağda

15

El-Hanikatu’s-Salahiyye

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Kıyamet Kilisesi’nin kuzeybatısında

16

El- Umeri/ Ömer b. Hattab Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Kıyamet Kilisesi’ne varmadan

17

El-Ya’kubi Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-Halil Kapısı-Kale yönü

18

Beni Hasan Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-Halil Kapısı-Kale yönü

19

Haratu’l- Ermen Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Ermeni ibadethanesi yönünde

20

Tariku’n-Nebi Davud Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

En-Nebi Davud yolu

21

El-Cevaldiyye Mah. Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

El-İfrenc İbadethanesi yolunda

22

El-Mevleviyye Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

23

Eş-Şeyh Mekki Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

24

Eş-Şeyh Reyhan Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

25

El-Mi’zene El-Hamra Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

26

Ez-Zaviye El-Afğaniyye Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

27

Dergas Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

28

Eş-Şurabci Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

29

El-Mesbet Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

30

Kalavun Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

31

Hamza b. Abdu’l-Muttalib Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

34

Osman b. Affan Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

35

Maharib Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

36

Es-Sultan Zahir Berkuk Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

37

Eş-Şurafa Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

38

El-Besyuni Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

39

El-Edhemi Camisi

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

 

40

Ed-Disi  Camisi*

Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs

Eş-Şeref sokağı

41

El-Mesud Camisi

Kudüs Surlarının dışında - Yakın çevrede

Sa’d sa’id mahallesi

42

Eş-Şeyh Cerrah Camisi

Surların dışında

Eş-Şeyh Cerrah mahallesi

43

El-Hicazi Camisi

Surların dışında

Babu’s-Sahira mahallesi

44

En-Nebi Davud Camisi

Surların dışında

En-Nebi Davud mahallesi

45

Ukkaşe Camisi

Surların dışında

 

46

Mithane Camisi

Surların dışında

En-Nebi Davud mahallesi ve Eş-Şerefi sokağı arasında

47

Vadi’l-Cevz Camisi

Surların dışında

Vadi’l-Cevz mahallesi

48

Abidin Camisi

Surların dışında

Vadi’l-Cevz mahallesi

*Osmanlı camileri

Kudüs civarındaki Cebel’il-Mukebbir, es-Sevahira, Selvan, Ebu Deys, Ra’su’l-Amud, et-Tur, es-Sevri, Sur-u Bahir, Şe’fat, Beyt Hanine, el-İseviyye gibi mıntıkalarda da camiler vardır. Ayıca 1948’de Ayn Karim, Dir Yasin, Lefta, en-Nebi Samoil (İsmail), el-Velce vb. köylerdeki camiler işgal edilmiştir. Zikredilen bu camilerin hâlihazırdaki durumlarının tespit edilmesi için yeniden incelenmeleri gerekmektedir.
Burada özellikle zikretmemiz gerekir ki, bölge camilerinin büyük bir kısmı eski ve tadilata muhtaç olup, her birinin tadilat masrafları binlerce hatta on binlerce dolar civarındadır.

Kudüs’teki Müslüman mezarlıkları
Kudüs şehri tarih boyunca fethedenlerinin çokluğu, ziyaretçilerinin sevgisi ve muhabbetiyle meşhurdur. Âlim ve fatihlerin onu sık sık ziyaret etmelerinin sebebi, diğer şehirler arasında öne çıkan eşsiz ve seçkin dinî-dünyevi konumudur. Şehrin bu özelliği onu ziyaret eden âlimler, seyyahlar, ünlüler, fakihler ve ileri gelen kimselerin İslam’ın bu temiz topraklarına defnedilmeyi vasiyet etmelerine de sebep olmuştur.
Kudüs’ün İslamiyet’in himayesine girişinden sonra şehirle olan ilişki ve irtibat Allah (c.c.) katında büyük bir mana ifade etmeye başladı. Onun uğrunda savaşanlar kıyamet gününe kadar bir cihat içinde olacaklardır. Orada metfun zatlar da geçmişle bugün ve yarınları, torunlarla dedeleri birbirine bağlayan, gelecek nesillere fiziki ve ruhi bir uzantı olan güçlü bir bağ ve delildirler. Müslümanlar birçok eski Kudüs evinde defnedilmiş durumdadırlar; mezar taşları hâlâ yerinde durmaktadır.
Kudüs’te birçok Müslüman mezarlığı vardır. Bir kısmı önceden kullanılmış fakat zamanla ortadan kalkmış, diğer bir kısmı ise kendisine yönelik İsrail saldırılarına rağmen hâlâ işlevini sürdürmektedir.

  1. Me’menullah Mezarlığı

Me’menullah Mezarlığı Eski Kudüs’ün batısında el-Halil Kapısı’na 100 m uzaklıkta yer almakta olup Beyt-i Makdis’teki en büyük Müslüman mezarlıklarındandır. Alanı yaklaşık 200 dönüm olan mezarlığa ilk İslam fethi zamanında birçok sahabe ve mücahit defnedilmiştir. Mezarlığa defin işlemi Yahudi işgaline kadar devam etmiş ve bu yere yüzlerce âlim, fakih, edebiyatçı ve ileri gelen kimseler defnedilmiştir. Ancak 1948’de Me’menullah Mezarlığı’nı da kapsayan Batı Kudüs’ün işgalinin ardından buraya defin işlemleri durdurulmuştur.

  1. Sahira Mezarlığı

Şehir surlarının kuzeyinde, Sahira ismiyle bilinen kapıya birkaç metre uzaklıkta yer almakta olup büyük Müslüman mezarlıklarından biridir. Buraya birçok değerli zat defnedilmiştir; hatta Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethi sırasında onunla beraber savaşan birçok mücahidin buraya defnedilmesi nedeniyle “Mücahitler Mezarlığı” olarak da anılmaktadır.

  1. Babu’r-Rahme Mezarlığı

Harem-i Şerif surlarının doğusunda yer alan meşhur Müslüman mezarlıklarından biridir. Geçmişte günümüzdekinden daha geniş bir alana sahipken zamanla alanı daraltılmıştır. İçerisinde Hz. Ömer (r.a) ve Selahaddin Eyyubi (r.a)’nin Kudüs fetihlerine katılan birçok mücahidin ve sahabeden H 34/M 654 yılında vefat eden Ubade b. Samit el-Ensari (r.a.) ve H 58/M 677 yılında vefat eden Şeddad b. Evs el-Ensari (r.a.)’nin de mezarları bulunmaktır.

  1. El-Yusufiyye Mezarlığı

 El-Esbat Kapısı yanında ve Babu’r-Rahme Mezarlığı’nın kuzeyinde yer almaktadır. Hakkında bilinen tek şey (H 872/M 1467) Şam Hükümdarı tarafından imar edildiğidir. Mezarlık hâlâ işlevini korumakta ve Müslümanlar ölülerini buraya defnetmektedirler.

  1. En-Nebi Davud Mezarlığı

En-Nebi Davud (Davut Peygamber) mahallesinde Eski Kudüs’ün surlarının yakınında yer alır. Kudüs’te Alaeddin el-Basiri Türbesi, el-Evhadiyye Türbesi, el-Calikiyye Türbesi, es-Sa’diyye ve daha birçok türbe bulunmaktadır.
Burada belirtmemiz gerekir ki, bugün işgalci İsrail’in hedefi durumunda olan bu mezarlıkların tamamı düzenli tadilat ve korumaya muhtaçtır. Her bir mescidin tadilatı ve sürekli muhafazası için yıllık olarak on binlerce dolar gerekmektedir.
Camiler ve mezarlıkların yanı sıra Kudüs’te neredeyse tüm Kudüs’ü kaplayacak kadar vakıf malı vardır ve en önemlileri de Mescid-i Aksa surlarının içerisinde, Eski Kudüs’ün dört bir yanında ve yakın çevresinde yer alan okullardır. Bugün Kudüs’teki okul sayısı 55 olarak tespit edilmiştir.
Mukaddesattan ve vakıf mallarından sayılan bu yerlere, İslam tarihinin bir döneminde ilim ve zikir halkaları için kullanılan ve bazılarının hâlâ işlevini koruduğu tekke ve zaviyeleri de ekleyebiliriz. Bunlar arasına Eski Kudüs’ün içinde ve dışında yer alan, Batı Kudüs’te sayıları yaklaşık 10.000’i bulan özel ve genel gayrimenkulleri ve evleri de katabiliriz.

Kudüs’teki İslami mukaddesata karşı yapılan
İsrail saldırıları
Kudüs’teki İslami mukaddesata karşı yapılan İsrail saldırıları çok fazla olup en barizleri gasp, kapatma ve yıkımdır. Buna örnek teşkil etmesi bakımından 1995’te İsrail polisi gözetiminde Kudüs’te işgalci İsrail buldozerlerinin Babu’r-Rahme Mezarlığı’ndaki yıkım çalışmalarını zikredilebiliriz. Bu dönemde yol genişletmesi bahanesiyle bazı mezarlar kazılmış, yine bazı Yahudi grupları bu işle alakalı emellerine geçerliliği olmayan bahaneler bularak İsrail Yüksek Mahkemesi’nden Babu’r-Rahme Mezarlığı’nda defin yasağı getirme talebinde bulunmuşlardır. 1976 yılında işgalci İsrail hükümeti, Mücahidin Mezarlığı’na bir saldırıda bulunmuş, mezarlığı buldozerle kazmış ve şehitlerin naaşlarını çıkartmıştır. En-Nebi Davud Camisi, Yahudi dinî törenleri düzenlenmesi için sinagoga çevrilmiş, birçok cami kapatılmış, ezan okunması ve namaz kılınması yasaklamıştır.
Kudüs mıntıkasına yakın camilere yapılan saldırıların sayısı da oldukça fazladır. 1948’de işgal edilen köylerden Eşva’ köyündeki Eşva’ Camisi gibi birçok cami yıkılmış, aynı şekilde Dir Rafet köyündeki el-Hac Hasan Camisi yerle bir edilirken Dir Yasin Camisi Yahudiler tarafından akıl hastanesi olarak düzenlenmiş, Aynetu Karim Camisi ise uyuşturucu ve diğer zararlı alışkanlıkların müptelası olanların uğrak yeri olmuştur.

Me’menullah Mezarlığı:
Kudüs’teki mukaddesata füze saldırısı
Eski Kudüs’ün batısında yer alan Me’menullah Mezarlığı Eski Kudüs’ün sur kapılarından biri olan el-Halil Kapısı’ndan yüzlerce metre uzaklıkta olup, 200 dönümlük alanıyla Beyt-i Makdis’te alanı en geniş Müslüman mezarlıklarından biridir.
Me’munullah Mezarlığı Kudüs mezarlıkları arasında en eski, en geniş ve en meşhur olanıdır ve burada da Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethi sırasında savaşan birçok sahabe defnedilmiştir. Mezarlık,  birçok sahabe, tabiun, salih ve yüce zatı barındırmaktadır. Daha sonra bizzat Kudüs halkının şahit olduğu şekilde buradaki defin işlemi 1948 yılı felaketine kadar devam etmiştir. Bu mezarlıkta birçok sahabe, fakih, edebiyatçı ve şehrin yöneticilerinin mezarları da bulunmaktadır.
Tarihi Me’menullah Müslüman Mezarlığı’na yapılan İsrail saldırıları, Kudüs’te İslam mukaddesatına yapılan saldırıların çirkinliğinin en bariz örneklerinden biridir. 1948 yılında İsrail güçleri Batı Kudüs’ü işgal ettiğinde Me’menullah Mezarlığı da Yahudilerin eline geçti. İşte o zaman işgalci İsrail Meclisi bir kanun çıkarttı ve bu kanun gereği mezarlıkları da kapsayan tüm İslami vakıf toprakları “sahipsiz mallar” addedildi. Böylece Me’menullah Mezarlığı da İsrail Toprak İdaresi Başkanlığı’nın el koyduğu araziler arasında yer aldı. O tarihten bu yana işgalci İsrail Meclisi, mezarlığın kimliğini değiştirmeye devam etmiş ve bugün mezarlığın eskiden 200 dönüme ulaşan alanından çok az bir kısmı kalmıştır.
1960 yılında işgalci İsrail Meclisi ve Kudüs Belediyesi, mezarları buldozerlerle kazmak, ölülerin kemiklerini ortaya çıkartmak, ağaç dikmek, birçok yerinde yollar yapmak suretiyle Me’menullah Mezarlığı’nın büyük bir kısmını “İstiklal Parkı” ismiyle parka çevirmiştir. Park ve mezarlığın geri kalan bölümleri Yahudi aşırılıkların sapkın işleri için kullanılmıştır.
1985 ve onu takip eden yıllarda işgalci İsrail Devleti’nin Ulaştırma Bakanlığı tarafından mezarlığın büyük bir kısmına otopark yapılmış ve yine kanalizasyon ve elektrik ağının uzatılması ve otoparkın genişletilmesi için birtakım kazı çalışmaları gerçekleştirilmiştir.
2000 yılından bu yana mezarlığın bir bölümünde, merkezi Amerika’nın Los Angeles şehrinde bulunan Wiesenthal Merkezi’nin girişimi ve sponsorluğunda “İnsan Onuru Merkezi - Kudüs’te Hoşgörü Müzesi” inşası için planlar yapılmaktadır. İnşası için ABD’den 200 milyon dolar toplanarak 2005 Aralık ayında uygulamaya konulmuş olan proje çerçevesinde birçok mezar buldozerlerle kazılmış ve ölü kemikleri açığa çıkmıştır.
Aksa Halk ve Hukuk Müessesesi, Yüksek Mahkeme’den çalışmaların bir süre durdurulması için bir karar çıkartmış, aynı şekilde İnsan Haklarına Saygı Müessesesi de Kudüs’teki Şeriat Mahkemesi’nden buralardaki çalışmaların durdurulması için bir karar çıkartmıştır. Me’menullah Mezarlığı’nın geri kalan kısmını korumak için Aksa Müessesesi Kudüs’teki Mezarlıkları Koruma Komitesi’yle iş birliği içerisinde mezarlığı korumak için İslami çalışma kampı düzenlemiş ve onarım çalışmalarını tamamlamak için de ikinci bir kamp düzenlemek üzere çalışmalar başlatmıştır.
2008 Kasım ayında işgalci İsrail’in Yüksek Mahkemesi, Me’menullah Mezarlığı üzerinde “Hoşgörü Müzesi” inşasını durdurma talebini reddetme kararı almış ve Yahudi-Amerikan şirketinin Me’menullah Mezarlığı üzerinde “Hoşgörü Müzesi”ni inşa etmesine izin vermiştir. O günden bu yana Me’menullah Mezarlığı’nda yüzlerce Müslüman mezarı üzerinde kazı ve kemik çıkarma çalışmaları devam etmektedir.
Buna rağmen Me’menullah Mezarlığı’nı korumak için mezarlığın geri kalan kısmının tamamının koruma ve tadilat projesi bulunmaktadır.

Özet ve öneriler

  1. Kudüs’teki vakıf mallarının sayısı oldukça fazladır, fakat bu malların gerçek sayısı ayrıntılı bir şekilde bilinmemektedir. Bu vakıflar yani camiler, mezarlıklar, vakıf gayrimenkulleri ve vakıf arazileri hakkındaki her ayrıntının bilinmesi gerekmektedir.
  2. Eski Kudüs’te vakıf gayrimenkulleri ve evlere uygulanan gasp olaylarının sayısı ve niteliği tam olarak bilinmemektedir. Bu yerleşimci gasplarının boyutları ve tehlikelerinin belirlenmesi gerekmektedir.
  3. Yahudi yerleşimi özellikle mübarek Mescid-i Aksa yakınlarında her geçen gün artmaktadır.
  4. Kudüs’teki ve özellikle de eski Kudüs’teki vakıf malları, mukaddesat, mescit, mezarlık ve vakıf gayrimenkullerinin onarımı ve tadilatı projelerinin uygulanması gerekmektedir. Evler de bu kapsama girer; çünkü bu evlerin çoğu Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın korunmasında büyük bir adım sayılan vakıf mallarındandır.
  5. Arşiv projesi: Resmî kayıtlarda İslam ve Arap haklarını korumada yardımcı olabilecek birçok belge bulunmaktadır, bu nedenle belgelere ulaşılması gerekmektedir. En önemli kayıtlar: Osmanlı Arşivi, Ürdün Arşivi, Kudüs Vakıflar Arşivi-Şeriat Mahkemesi ve Vakıf Daire Başkanlığı arşivleridir.
  6. Vakıf malları ve mukaddesat gasplarının en bariz uygulaması bu yerlerin sinagoga dönüştürülmeleridir. Bunun da en bariz örneği “Hamamu’l-Ayn” ve “el-Medrese et-Tenkiziyye”dir.
  7. En önemli ve en acil projelerden biri mukaddesat ve vakıf dosyalarının dava takibi projesidir.
  8. Uzun süredir devam eden İsrail ambargosundan sonra, artık mübarek Mescid-i Aksa’nın korunması ve tadilat çalışmalarına yeniden başlanması gerekmektedir.

Duvar

İsrail Adam Şamir, Araştırmacı-yazar;

Pink Floyd’un “The Wall” filmini küçük, tenha ve eski bir sinema olan “Semadar”da seyrettik. Burası Kudüs’teki eski Alman mahallesinde bir yer. 1948’de Yahudiler Almanları bölgeden çıkartmış, ama hâlâ kırmızı kiremitli eski taş binalar ve bunların kapı süslemelerindeki mermer levhalarda, Gotik yazı ile işlenmiş Mezmur dizeleri duruyor. Mahalle yukarıdaki ağır kapının gerisinde uzanan gizemli Tapınak Şövalyeleri mezarlığına komşu.
Semadar, Neşideler Neşidesi’nde geçen bir kelimeden ilhamla konulmuş bir isim. Burası Kaybolmuş Cennet’in (nostaljik savaş öncesi Filistin’i) popüler bir sesli filmler sinemasıydı. İngiliz subayları ve kutsal şehrin genç sosyetesi buraya gelirdi: Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Almanlar ve yerli Filistinliler. Sinemanın romantik bahçesinde yapılan düğünler sınırları, inançları, siyasi görüşleri aşar nitelikteydi. Bir Sefarad hahamın kızı kendine bir İskoç pilot bulur; asil bir Arap ailesi bir sol-Siyonist kızı gelin alırdı. Semadar pek değişmedi; ama bizim düşüşümüzü, bölünüşümüzü yaşadı. Amos Oz’un Kudüs romanlarının ayrılmaz parçası oldu; küresel ısınmaya direnen binlerce yıllık buzullar gibi bugüne ulaştı.
Semadar 1980’lerde her kesimden insanın uğradığı doğru düzgün bir yerdi. Aileler buraya rahatlıkla gelebiliyordu. O günler video, TV ve bilgisayarların boş vakitlerimize el koymasından önceki son mutlu günlerdi. Sık sık çocuklarla sinemaya giderdik. Ama bu kez “The Wall” yanlış bir seçim olmuştu. Filmin ortasında, sonuna kadar açılan bir ağız seyirciyi yutmak istiyordu.
Bu korkunç dişli ağız, tüm sahneyi doldurarak başlarımızın üzerinde yükseldi. Bu, yedi yaşındaki oğlum için çok fazlaydı; bir çığlık atarak dışarı kaçtı. Ama fuaye de aynı dev ağızlı afişlerle dolu idi! Onu yatıştırmak birkaç saat aldı ve “The Wall”ın sembolü olan o korkunç ağız o gün bugündür hafızamda yer etti.
Bugün hatıralarım, boşanan bir yay gibi geri döndü. Güzel bir yürüyüşün sonunda “Duvar”a çattım. Saatlerce araba sürerek ve yürüyerek yüksek bölgelerin yumuşak tarihî tepeliklerinde gezdik. Her yer yemyeşildi; mor yaban baklası çiçekleri topladık; hâlâ suyu akan bir dereden geçtik; sevimli ve uzun elbiseli kızların ve oğlanların çocukça bir haylazlıkla birbirlerine ve bize su attıklarını gördük. Onların, yakındaki Anata köyündeki ana babalarının yanından geçtik; piknik yapmaya hazırlanıyor ve birbirlerine yürekten selam veriyorlardı. Uçurumun tepesindeki St. Chariton Manastırı’ndan inen bir rahiple selamlaştık, bizi takdis etti; beyaz sağrılı küçük bir keçi sürüsünü kovaladık; Taybe köyü kilisesinde Meryem Ana için mum yaktık; özenle korunan yerel rivayetlere göre İsa göğe yükselmeden önceki son günlerini burada geçirmişti.
Stones”ta (Ramallah şehrinde havadar, iki sıralı bir kahve) tüvit elbiseli, Bir Zeit Üniversitesi’nden bir felsefe profesörüyle karşılıklı Taybe köyünün ünlü birasını içtik. Profesör, buruşuk gülümsemeli ihtiyar bir İngiliz Yahudi’siydi; biraz Noam Chomsky’yi andırıyordu. Yanında koyu tenli, güzel, Fransızca konuşan Filistinli bir kız vardı. Kız Tunus’ta büyümüş, Paris’te okumuştu.
“Çoban’ın Tarlası”na (Çoban: İsa, ç.n.) doğru ilerlerken Duvar’a çattık. Duvar, yumuşak Beytlehem kırlarını dev bir ağız gibi çiğniyor, tabiatı yutuyordu. Düzinelerce buldozer tepeleri yırtıyor; incir ve üzüm ağaçlarını kökünden söküyor, kayaları parçalıyordu. Eski köy evlerini, yüzlerce yıllık duvarları yıkıyor; Meryem Ana’nın dolaştığı bayırları kazıyordu. Duvar dört şeritli geniş bir otoyol gibi inşa ediliyor; iki yanında yedi metrelik tel örgüler, üstünde yüksek gerilim telleri uzanıyor; üzerinde kameralar, keskin nişancı siperleri ve birkaç kapı bulunuyordu. Bu, şimdiye dek gördüğüm en ürkütücü toplama kampı duvarıydı.
Köylüler zeytinliklerinin içinden geçen bu kargaşaya bir şey yapamadan bakıyor, bölünüyor, ayrılıyorlar; birbirlerinden kopuyorlardı. Köylüler, bir hapishanedeki gibi bu Duvar’ın ardına hapsedilmişlerdi; tarlaları, otlakları, pınarları kendilerinden uzaklaştırılmıştı. Duvar’da açılan kapı İsrailli bir askerce korunuyor; o asker onları geçimliklerine, tarlalarına, özgürlüklerine bağlıyordu -kapı ordunun emriyle açılıyor ve kapanıyordu. Her zaman kârlı işler peşinde olan ordu, kapıyı her açtığında kişi başı iki dolar ücret alıyordu. Eğer Filistinliler zeytin ağaçlarıyla oynamaktan hoşlanıyorlarsa, eğlenceleri için para versinlerdi!
Bazı yerlerde Duvar dev bir beton yapıydı; manzarayı, görüntüyü çalıyor, köylüleri geniş bir hapishane bahçesinde tutsak ediyordu. Ama daha kötüsü bu yol vermez Duvar onlara bir zamanlar kendilerinin bildikleri arazileri gösteriyor, fakat vermiyordu. Duvar yüzlerce ve yüzlerce mil uzuyor; köyleri çeviriyor, arazilerini insanlardan ayırıyor, Filistin’in güzel tabiatını yiyip bitiriyordu.
Bu Duvar yeni bir icat değildi. Onu daha önce de görmüştüm. Kermil Dağı’na yakın bir yerde bir Ermeni köyü vardı. Ermeniler buraya 1915’te Kürtlerin takibinden kaçıp gelmişlerdi. Her zaman misafirperver olan Filistinliler, onlara evlerini yapmaları için yardım etmiş, arazilerini kiraya vermişlerdi; çünkü bu Ermeniler Van Gölü kıyılarından gelen çiftçilerdi. 1948’de köyleri Yahudi Devleti’nin parçası oldu. Yahudiler onları öldürmedi, kovmadı; sadece köyü bir duvarla çepeçevre çevirdiler ve boğdular. Köy, arazilerini kaybetti ve kapısında -İsrail ordusundan- bir gardiyanın beklediği bir hapishaneye dönüştü. Ermeniler bu duruma 10 yıl dayandı. 1950 yılında buradaki son Ermeni de evini yok pahasına bir Yahudi’ye satıp gitti.
Duvar’ın bir öncüsü de vardı: Sadece Yahudilerin gidebildiği yollar. Hayfa ile Afula’nın bile çevre yolu yokken her Arap köyünün bir “çevre yolu” vardı; bu yol köyü kuşatıyor, gelişimini önlüyordu. Yüzlerce Filistinlinin evi yıkıldı, binlerce dönüm arazi (Otostopçunun Galaksi Rehberi filminden çıkma gibi) çevre yolları ağı için mahvedildi. Görünürde bunları yapmak için hiçbir sebep yoktu. Zira küçük Yahudi yerleşimlerinin bu milyarlarca dolarlık yatırıma “güvenlik nedeniyle” de ihtiyacı yoktu. Dahası, yeni yapılan bu yollar ordu tarafından kapatıldı. Şimdi Duvar gitgide yükselirken bu çevre yolu şebekesinin ne olduğu daha iyi anlaşılıyor: O, yıkım ve tutsaklığın birinci safhasıydı.
“Duvar zeytinlikleri yerleşimcilere bıraktı.” demiş, her zaman çok rasyonel düşünen Uri Avneri. Ama yerleşimcilerin zeytinliğe ihtiyacı yok; araziyi ekmeyi de düşünmüyorlar. Onlar ağaçları yakmayı tercih ediyor. Yerleşimciler aslında sebep değil, ama sebebin meşrulaştırıcısı: Filistin’i nüfustan arındırın ve tabiatını öldürün!
Başka türlü olabilir miydi? Şimdi hayata geçirilen bu muzaffer Siyonist program 1930’da yazılan bir makalede ele alınmış: Vladimir Jabotinsky’nin “Demir Duvar”ında. Ama kökler daha da derinde çünkü Duvar, Yahudi ruhunun ve buna uyan Yahudi Devleti’nin nihai görüntüsü. Yahudi lehçelerinde “duvar” manasına gelen düzinelerle kelime var; belki Eskimoların “kar” için dillerinde olduğu kadar çok. Yahudilerin kutsal sembolü Ağlama Duvarı; makbul caddesi “Wall Street” (Duvar Sokağı, ç.n.).
Mısırlılar, Babilliler, Hristiyanlar ve Müslümanlar dikine piramitler, kuleler, katedraller inşa ederek göklerle yeri birbirine bağlarlar ama kendilerini tanrılaştıran Yahudilerin yere de göğe de ihtiyacı yok ve inşa ettikleri ilk şey -Londra’dan Minnesota’ya dek- “eruv”, yani onları Yahudi olmayanlardan ayıran sembolik bir duvar. Yahudi Mabedi’nden kalan tek şey (duvarları içinde İsa yargılandıktan 40 yıl sonra) ne On Emir ne de dinî emirlerdir; sadece üzerinde şunların yazıldığı bir duvar parçasıdır: “Goy (Yahudi olmayan; başka milletten)! Eğer bu Duvar’ı geçersen, korkunç ölümün için kendinden başkasını suçlama!”
Yahudi öğretisinin en önemli bölümü “Tevrat’ın etrafına bir duvar inşa edin.”dir. Bu, şeriatın her yasağını en az bir düzine daha yasakla takviye eder. Yahudi’ye Sebt Günü meyve toplamak yasaktır; ama “Duvar” bir ağaca tırmanmayı da engeller ki, kimse ağacın meyvelerinin çekiciliğine kanmasın. Peki ya meyvesiz bir köknar? Aynı sebeple yasaktır: Bu cumartesi bir köknara çıkarsın, ertesi cumartesi elma ağacına ve sonraki cumartesi de ondan elma koparıp günaha girersin.
Sharon’un Duvarı işte bu Tevrat etrafındaki duvardır. Zira eğer bir goy’un serbest dolaşmasına izin verirseniz, er geç bir Yahudi’yi öldürecektir. Sharon’un Duvarı Mabed Duvarı’dır. Zira bu duvarı geçen bir goy, keskin nişancıya hedef olursa kendini suçlamalıdır. Sharon’un Duvarı Filistinliler için bir Ağlama Duvarı, Yahudi müteahhitler için ise Wall Street’tir. Emreden ses Yakub’un, ama eller Essau’nundur. Duvar; zayıf Filistinli işçinin teriyle yapılmış, Ruslarca korunmuş, Amerikalılarca parası ödenmiş ve ardına kardeşler hapsedilmiştir.
Müteahhitler Duvar sayesinde altın madeni bulmuştur; daha önce 1970’te Süveyş Kanalı sahiline inşa edilen Bar Lev hattında olduğu gibi. Bu hattı Mareşal Sedat’ın Mısır 3. Ordusu, 6 Ekim 1973’te Sovyet yapımı pompalardan sıkılan tazyikli suyla yıkmıştı. 1973 Savaşı’ndan sonra bu duvardan ayakta kalan tek şey müteahhitlerin villaları oldu.
Bu Duvar Siyonistlerin gerçek yol haritası; çünkü bittiğinde Filistin mahvolacak, mutlu sakinleri mülteci olacak. Ama Yahudilerin kaderi de kıskanılır gibi olmayacak; çünkü artık duvar her yerde olacak. Her dükkân, her lokanta, bir zamanların neşeli Tel Aviv’inin her yerinde canlı duvarlar olacak: Korumak için tutulmuş bir Rus ya da Ukraynalı fedai. Onlar saatte dört dolar için hayatlarını ortaya koyacaklar. Bizler alışverişe, işe, eğlenmeye giderken günde on kez üst baş aramasından geçeceğiz. Aranmadan girebileceğiniz tek bir bina kalmayacak. Böylece Kutsal Belde (Filistin) tüm sakinleri için yüksek güvenlikli bir hapishaneye dönüşecek; Yahudi olsunlar ya da olmasınlar.
Bu tahmin edilebilirdi. “Yahudiler kötü yabancılarca getto duvarlarının arasına hapsedilmediler,” der Vladimir Jabotinsky, “bunu onlar seçtiler, tıpkı Çin’e gelen yabancıların ayrı mahallelerde yaşadıkları gibi.” İsrail Şahak 50 yıl sonra başka bir doğru gözlem daha yapıyor: “Getto duvarlarına devletçe dışarıdan gedik açıldı; ama Yahudiler ayrılmaya niyetli değildi. Görünür duvarlar delindi; iç duvarlar kaldı. Yahudi Devleti o paranoyak Yahudi korkaklığının ve yabancı nefretinin bir sonucudur. Öte yandan Pentagon’un dalavereci politikaları, aynı korku ve nefreti tüm dünyaya yayma çabasındadır.”
“Sadece kişiler delirmez, toplumlar ya da kültürler de tümden delirebilir.” Bu önemli keşfi yapan Amerikalı sosyal bilimci Ruth Benedict; Margaret Mead ve Franz Boas’ın da yakın ve sevilen arkadaşıdır. Onun “Kültürel Kalıplar” kitabı (1934) sosyal bilimlerde en çok okunan eserlerdendir. Benedict, eserinde çeşitli Amerikan yerli kültürlerini karşılaştırmış, Pueblo Kızılderililerini “sakin ve uyumlu” olarak göstermiştir. “Kwaikiutllerin büyüklenen megalomanyak karakteri”nden bahsetmiş ve Dobu Adası sakinlerinin “paranoyak ve kaba saba” olduklarını göstermiştir.
Son tarifi Yahudilere bir kültür olarak kalıp gibi uyar. Şu Irak’ta komplolar sonucu başlatılan kitle imha silahı araması ne idi? Elinde baltayla saldıran aldatılmış goy söyleminin aynısı değil mi? Ruth Benedict’e göre, bitmez tükenmez ceset arayışlarının ülkesi İsrail Devleti (ölen İsrail askerlerinin cesetlerini sürekli arama, isteme, ç.n.), nihai paranoyak bir toplumdur. ABD de aynı hastalığa Leo Strauss’un takipçilerinden oluşan yönetici eliti nedeniyle yakalanmak üzeredir (Yazı Obama’dan önce yazılmıştı, ç.n.). ABD de kendi vatandaşları için uzak ülkelerde duvarlar inşa etmekte, silahsızlandırma yapmaktadır; anlaşılan Yahudilerin hastalığı çok bulaşıcı.
Sebepleri atladıkça duvarla savaşmak boşadır; gayrimeşru yerleşimcilerle savaşmak da. “Duvar kalptedir” (ubeliba homa). 1967’de Yahudiler Kudüs’ü ele geçirdiklerinde bu şarkıyı söylüyorlardı. Duvar meselenin kalbindedir; ve Filistin’deki Yahudi Devleti budur. Genç ve pek genç olmayan barış eylemcilerinin duvar boyunca buldozerlere hâlâ söylediği, “İki Devlet”dir. Hâlbuki buldozerler bu “iki devleti”, benim kâbusumu gerçekleştiriyor: Bir Yahudi Devleti ve goyim için rezervasyonlar zinciri olan “Filistin Devleti”. Her kim “Bağımsız Filistin ile İsrail yan yana” diyorsa Duvar’a gözünü yumuyordur. Duvar, Siyam ikizlerini ayırmak için yapılan bir ameliyattır ve bu ameliyatı en güçlü olan atlatabilir. Duvar üzerine İsrail’deki tartışmalar boğulup gider; İsraillilerin çoğu İşçi Partisi’nden Likud’a, duvara destek verir; “barışsever” İsrailliler bu müthiş ağzın (duvar, ç.n.) en büyük destekçileridir.
Duvar, “Yol Haritası”yla öfkelenen masum ruhlarla alay eder; o da ikizleri ayırmak için başarısızlığa mahkûm başka bir plandı. Sharon, o planda Duvar’ı bitirmeye yetecek gecikmeler olursa üzülmez; çünkü bu durum barışı koruma mecburiyetini Filistinli tarafa yükler; ona boş vaatler karşılığı tam hareket özgürlüğü verir.
Barış eylemcileri Duvar’ın yolunu orada burada biraz değiştirebilmeyi umuyorlar. Ama bu da işe yaramayacaktır; çünkü Duvar insanları ve topraklarını hep ayıracaktır. Nereye koyarsanız koyun o, Deheyşe Mülteci Kampı’ndaki mültecilerle 10 mil öteden Devr eş-Şeyh’deki evlerini ayıracaktır. Taybe’nin Hristiyanlarını Kutsal Mezar Kilisesi’nden, Yassuf Müslümanlarını el-Aksa’dan ayıracaktır. Yahudileri kutsal yerlerden ayıracaktır. Tepelik köylerin köylülerini Tel Aviv ve Yafa’daki iş yerlerinden ayıracaktır.
Sharon’un Duvarı, bu dinmez felaket; Yahudi Devleti’nin gerçek özünü görmek ve onu yok etmeye çağrı için nadir bir fırsat sunmaktadır.
Duvar değil, aptal! Yahudi Devleti!

Kudüs, işgal tehdidi altında

Dr. Kemal eş-Şerafi, Mizan İnsan Hakları Merkezi

Kudüs; şehirlerin goncası, evlerin gurur ve huzur kaynağı, Araplığımızın tacı, Müslümanların ilk kıblesi ve müminlerin ziyaretgâhı…
Filistin Devleti’nin başkenti, 1967’den bu yana İsrail işgalinin baskısı altında inliyor. İsrail projeleri, Müslüman veya Hristiyan bütün Arapları kuşatma altına alma hedefine yönelik olarak etraflarındaki çemberi daraltarak onları boğmak istiyor. Böylece işgalcilerin uydurduğu yasaların da zorlamasıyla Kudüs’ün gerçek sahiplerini göç ettirerek orayı bir Yahudi şehrine dönüştürmeyi planlıyorlar. 19. yüzyılın başlarından itibaren dünyadaki Yahudi liderleri, Kudüs’teki bütün gayrimenkullere yahut arazilere el koymak için önlerine çıkan her türlü fırsatı değerlendirdiler; kimi zaman zorbalıkla kimi zaman da kolay bir şekilde, hile yahut aldatma veya görüşmelerle bunu yaptılar, bunun için her yolu denediler. 1827 senesinde de Kudüs’te birtakım Yahudi mahalleleri kurmak maksadıyla fiilen göçler başlatıldı. 1842 ile 1897 yılları arasındaki süreçte ise Kudüs ve çevresinde 27 yerleşim merkezi, pek çok mahalle ve havra inşa edildi. Bunlardan bir kısmı, gerçekte Yahudi yerleşim birimleri olmasına rağmen, hastane ve yan kuruluşları olarak farklı isimler altında kuruldu.
I. Dünya Savaşı’nın ardından Filistin’in İngiliz Mandası altına girmesinden ve Balfour Deklarasyonu’ndan sonra manda hükümeti 117.000 dönüm araziyi Yahudi temsilciliğine bağışladı. Bu da Kudüs eyaletine bağlı hazine (miri) arazilerinin, yani şehrin yüz ölçümünün yaklaşık %7’sini (6 km2)  oluşturuyordu. Manda yönetimi, Filistin’de ve özellikle de Kudüs’te bulunduğu süre zarfında, Yahudilere bağışlanmış arazilerin yüz ölçümünü daha da genişletmeye yardımcı oldu. Sonuçta Kudüs, Uluslararası Siyonist Bölgesi, Yahudi Temsilciliği ve Yahudi Millî Fonu Yürütme Bürosu’nun karargâhı hâline geldi. Ayrıca bölgede 1925’te İbriyye Üniversitesi ve 1939’da da Hedasa Üniversite Hastanesi kuruldu.
1967 savaşından sonra Kudüs İsrail’in eline geçti ve işgal güçleri, ilk andan itibaren şehrin tarihî dokusunu yansıtan el-Meğaribe mahallesini “yerleşime elverişli olmadığı” gerekçesiyle tamamen değiştirmeye kalkıştı. Öte yandan, 1000 Filistinli vatandaş evlerinden çıkartılarak o tarihte “Burak Duvarı” diye bilinen fakat daha sonra “Ağlama Duvarı” olarak adlandırılan duvarın bulunduğu alan inşa edildi. Ayrıca yaklaşık 17.700 dönümlük bir Filistin arazisine de el konuldu. Bütün bunlar, Kudüs’le ilgili çıkabilecek herhangi bir uluslararası kararın ön adımları olarak yürütüldü.
İşgal altındaki Kudüs’ün arazilerine el koyarak Yahudi yerleşim birimlerinin ve mahallelerinin kurulmasının temel amacı, Kudüs ile çevresindeki diğer Arap mahalleleri arasındaki herhangi bir bağlantıya engel olmak ve nihayetinde şehirdeki Arap varlığını, Yahudilerin ablukası altındaki bir bölgeye sıkışmış adacıklar hâline dönüştürmektir. İsrail, işgal altında tuttuğu Kudüs’e tamamen el koyma ve gerçek sahiplerini oradan sürüp bölgeyi bütünüyle Yahudileştirerek hiçbir Arap unsurun bulunmadığı bir yere dönüştürmeye yönelik kararlar almaya devam etti. Nitekim Kudüs’ü ilhak etmek maksadıyla işgalci İsrail Parlamentosu Knesset’e çeşitli teklifler sunuldu. Bu çerçevede 31 Temmuz 1980 tarihinde kabul edilen kanun, Kudüs açısından büyük önem taşıyordu. Bu kanuna göre; “Kudüs’ün tamamı tek bir yapı olarak İsrail’in başkenti olup devlet başkanının, İsrail Parlamentosu Knesset’in, hükümetin ve yüksek mahkemenin merkezidir.” deniliyordu. Üstelik bu kanun, herhangi bir İsrail hükümetinin, İsrail’in Kudüs üzerindeki hegemonyasına zarar verebilecek bir anlaşma imzalamasını da baştan engellemiş oluyordu. Sonraki İsrail hükümetleri de Kudüs şehrini Yahudileştirme sürecini hızlandırmak için pek çok yöntem ve uygulamaya başvurdular. Bunlardan bazıları şöyledir:

Mescid-i Aksa’nın abluka altına alınması ve yıkımı
İsrail, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’ya sahip bir Kudüs’ün, Arap ve İslam kimliğinden asla soyutlanamayacağının bilincindedir. Mescid-i Aksa’nın altında yürütülen ve artık Aksa’nın temellerini tehdit etmeye başlayan kazı çalışmaları, işgalci İsrail’in Aksa’yı ve Kudüs’teki diğer Arap ve İslam mukaddesatını yıkma hedefine yöneldiğinin açık göstergesidir.
Uzun işgal dönemleri boyunca yetkili birimler de, mübarek Mescid-i Aksa’nın altında tüneller açma çalışmalarını yürüttüler. Bu çalışmalar, Aksa’nın temellerini sarsmaya ve tehlike sinyalleri vermeye başlamıştır. Nitekim Mescid-i Aksa’nın yakınındaki el-Meğaribe Kapısı semtinde, BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA) Yardım Kuruluşu’na bağlı Kudüs İlköğretim Okulu’nun zemininin çökmesi, ileride Aksa’nın başına gelecek felaketlerin habercisi olmuştur.
“İsraile Ait Tarihî Eserler” idaresi ve kolonyalist “el-Ad” kuruluşunun denetiminde, Mescid-i Aksa’nın güneyine düşen Selvan mahallesindeki Ayn-ı Selvan Mescidi’nin sol tarafında yeni bir tünel kazılmaya başlandı. Bunun da amacı, söz konusu tüneli Mescid-i Aksa’nın altında kazılan büyük tünellerle birleştirmektir.
1996 yılının Eylül ayında, dönemin Batı Kudüs Belediye Başkanı Ehud Olmert, o bölgede Yahudilere ait tarihî eserler olduğu iddiasını ispatlamak üzere, Kudüs’ün altında uzayıp giden (tarihî) el-Burak tünelinin açılışını yapmıştır. Ne var ki arkeologlar, bu tünelin Arap kökenli Kenanlılar tarafından, şehrin savunma hatlarını güçlendirmek amacıyla sarp kayalığa kazıldığını vurgulamışlardır. Bunun üzerine Filistinliler de bu mukaddes şehirdeki kutsal değerlerine sahip çıkmak ve haklarını savunmak maksadıyla söz konusu uygulamayı protesto ederek sokaklara dökülmüş ve çıkan çatışmalarda 65 vatandaş şehit olmuştur.
İşgal güçleri, Mescid-i Aksa’nın çevresindeki bölgeleri her yönden boşaltmaya çalışmakta ve oradaki Araplara ait gayrimenkullere ve evlere el koymaktadır. Bu çabaların sonuncusu da, İsrail makamlarının bölgedeki Arap-İslam kimliğini yansıtan değerleri değiştirme hedefine yönelik olarak, Mescid-i Aksa’nın duvarlarına bitişik olan Selvan semtindeki 88 evi yıkma tehdidinde bulunmasıdır.
Keza, Selvan semtinin ana girişindeki ve Mescid-i Aksa’nın güney duvarına paralel duran Selvan Tepesi de tehlike sinyalleri vermektedir. Söz konusu semt, büyük çaplı kazı çalışmaları ve birbirine bağlı tünellerden dolayı alt zemini boşaltıldığı için bütünüyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir tepeden oluşmaktadır.
Öte yandan işgal güçleri, binlerce Yahudi’yi ve yabancı turisti, özellikle de kadınları, mekânın kutsallığına yakışmayan uygunsuz kıyafetlerle, 1967’den bu yana anahtarlarını elinde bulundurduğu el-Meğaribe Kapısı’ndan Mescid-i Aksa’nın içine almakta ve bu şekilde mescidin kutsal havasını kirletme amacı gütmektedirler.
Aşırı Siyonist “Kutsal Mabed Enstitüsü” de Mescid-i Aksa’yı 24 saat boyunca gözetlemek için etrafına kameralar yerleştirmeye ve kaydedilen görüntüleri, o meydandaki hareketliliği ve yapılan gösterileri belgelemek maksadıyla enstitünün internet sitesinde yayınlamaya çalışmaktadır.
Yine işgal güçleri, Kudüs sınırları dâhilinde yer alan eş-Şeref mahallesindeki küçük el-Mescidi’l-Ömerî’nin yerine, kubbeli en büyük ve en yüksek havrayı inşa etmeye başladılar. Buraya da “Hahurba (Harab) Havrası” adını verdiler. Aynı şekilde Yahudi yerleşimcilerin, Mescid-i Aksa yakınlarındaki tarihî “Hamamu’l-Ayn”ın yerine “Ohel İshak” adını verdikleri başka bir havra yapmalarına müsaade ettiler.
Ayrıca el-Meğaribe’yi Mescid-i Aksa’ya bağlayan yolun işgal güçlerince yıkılmış olması da, Mescid-i Aksa ile ilgili gerçek niyetleri gözler önüne sermektedir. Uluslararası kamuoyunun tepkilerine rağmen işgal güçleri, söz konusu projelerini harfiyyen uygulamaya devam etmiş; Mescid-i Aksa içindeki hareketlerini kolaylaştırmak ve mekânın İslami dokusunu değiştirmek için bir köprü inşasına başlamıştır. Bunun yanı sıra, aşırı Siyonistler de Mescid-i Aksa’yı yıkıp yakma eylemlerinden hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Nitekim 1969’daki yakma girişimi, mescidin bazı kısımlarının tahribatıyla sonuçlanmış; daha sonraki yıllarda da bir yandan füzelerle havaya uçurma teşebbüsleri diğer yandan da Kudüs’ü ve özellikle de Aksa’yı dış dünyadan tamamen soyutlayarak Yahudilerin ruhani merkezi hâline dönüştürme çabaları devam etmiştir.
1994 yılından bu yana ise işgalci İsrail, üzerinde Kudüs kimliği bulunmayan Filistinlilerin namaz kılmak için Mescid-i Aksa’ya gelmelerini engelleyen birtakım yeni kanunlar çıkarmıştır. Aynı şey, Batı Yakası ve Gazze Şeridi’ndeki Hristiyanlar için de geçerlidir. İsrail’in uygulamaları, onların da Kudüs’teki Hristiyanlara ait ibadethanelere ulaşmalarını engellemektedir.
Yine işgal güçleri, 2008 yılından bu yana, Kudüs şehrindeki Arap-İslam kültürüne ait dinî ve tarihî eserleri yok etme projesi kapsamında, Müslümanlara ait Me’menullah Mezarlığı’nı yıkmaya başlamıştır. Rivayete göre, İslami bir vakıf olan bu kabristanda, aralarında komutan ve âlimlerin de olduğu binlerce Müslüman yatmaktadır.

Müslümanların göçe zorlanması ve kimliklerinin ellerinden alınması: Sessiz sedasız transfer!
İsrail, Doğu Kudüs’ü işgal ettiği topraklara ilhak etmesine rağmen bu ilhak, oranın sakinlerini kapsamamıştır. İşgalci güç, Filistinli vatandaşların taşıdığı Ürdün pasaportlarını ellerinden almamış, fakat buna karşılık onlara İsrail kimliği vermiştir. İsrail’in bu uygulaması sonucunda Filistinliler bir vatandaş değil, orada geçici olarak ikamet eden kimseler durumuna düşürülerek hakları ihlal edilmiştir.
İşgalciler, ırkçı yasaları aracılığıyla Kudüs sakinlerinin %88’inin Yahudilerden ve %12’sinin de Araplardan oluştuğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. Son iki yıl zarfında 4000 Kudüslünün kimlikleri alınıp Kudüs’te ikamet etme hakları engellenmiştir. Böylece işgal yılları boyunca kendi memleketlerinde oturma hakları ellerinden alınmış Kudüslü Filistinlilerin sayısı 10.000’e yükselmiş olmaktadır. Oysa İsrail’in bu uygulamaları, 1949 yılında imzalanan 4. Uluslararası Cenevre İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, özellikle de sözleşmenin 6. ve 47. maddelerine; ayrıca 1899-1907 yıllarına ait Lahey Sözleşmesi’nin de 34. maddesine aykırıdır.

Evlerin yıkılması ve sahiplerinin sürülmesi
Öte yandan işgal güçleri, bina yapmak isteyenlerin uymak zorunda olduğu şartları belirleyen İnşaat ve Planlama Yasası’nı çıkarmıştır. Bu yasaya göre bina yapımı için ruhsat alınması gerekmektedir. İsrail’in bu konudaki tutumu, sonuçta Kudüs’ün inşaat sektöründe krize yol açmış ve vatandaşlar ruhsatsız binalar yapmaya başlamışlardır. Çünkü İsrail, ruhsat almada büyük güçlükler çıkarmaktadır. Nitekim, ruhsat taleplerinin toplamının sadece %5’ine olumlu cevap vermiş olması da bunu göstermektedir. Bunun yanı sıra bir ruhsat almanın maliyeti de yaklaşık 35.000 dolardır. Bu durumda Kudüslü, iki tercihten birini seçmek zorunda bırakılmıştır: Ya ruhsatsız bina yapacak yahut Kudüs’ü terk edecek.

Kayıp şahıslar yasası
Kayıp şahısların mallarıyla ilgili yasa 1950’de çıkmıştır. Bu yasaya göre; İsrail’in 1967 yılında yapmış olduğu nüfus sayımı sırasında İsrail Devleti sınırları dışında olan şahısların malları, Kayıp Şahısların Mallarından Sorumlu İdari Birim’e devredilmiştir. Söz konusu birim, satma ve kiralama hak ve salahiyetine sahiptir. Böylece işgalci İsrail, sahipsiz oldukları gerekçesiyle Filistinlilerin arazilerine ve mal-mülklerine el koyma hakkını kendinde görmeye başlamıştır. Kayıp şahısların mallarından sorumlu birim de bunları, bu kadim tarihî şehirdeki yerleşimci örgütlere devretmiştir.

İsraillileştirme
Doğu Kudüs’teki Arap vatandaşlara İsrail kimliği vermek suretiyle İsrail vatandaşlığına geçirme projesidir. Şehrin ilhak edilip birleştirilmesinden sonra bu vatandaşların oranı %22’ye ulaşmıştır. İsrail bu projeyi sağlık, yönetim, ticaret, sanayi ve hizmet sektörlerinin tümünü İsrail’e bağlayarak hayata geçirmeye çalışmıştır.

Yahudi yerleşimciliği ve arazi kaynakları
Kudüs’teki Yahudi yerleşimcilik faaliyetlerinin ana hedefi, 1967’den itibaren doğu yakasında yerleşmiş bulunan Yahudilerin sayısını, mevcut Filistinlilerin nüfusunu ifade eden 250.000 rakamının üstüne çıkarmaktır. Bu çerçevede işgal gücü, Kudüs’ün etrafındaki 32 köyü işgal ederek yıkmış ve yerine Yahudi yerleşim birimleri kurmuştur. İşgal güçleri genellikle bu tür güvenlik girişimlerini meşru gerekçelere dayandırırlar. Ne var ki burada İsrailli tarihçi Tom Segif’in şu sözleri çok anlamlıdır: “Bugün Kudüs’te olanlar, güvenlik tedbirlerinden çok daha fazla bir anlam taşımakta ve şu Siyonist rüyayı gerçekleştirmektedir: En geniş araziler ve en az sayıda Arap halkı!”
İşgal kuvvetleri, hâlihazırda Doğu Kudüs’ün %74’lük bir alanına el koymuş durumdadır. Filistinlilerin elinde ise sadece %14 oranında bir bölge bulunmaktadır. Diğer bölgeler ise yeşil alandır. Bu sebeple Kudüs belediyesinin sınırları, el konulan ve ilhak edilen pek çok arazi sayesinde 27 km2ye kadar genişlemiştir.

Büyük Kudüs (Kudüs Metropolitanı)
Yahudileştirme aşamalarından biri de sınırların çizilmesidir. Bu da Büyük Kudüs (Metropolitan) Sınırları denilen; kuzeyde Ramallah’tan başlayıp güneydeki Beyt Lahm’e ve doğuda Meâliye Edumim’e kadar uzanan 640 km2lik bir araziyi kapsayan, diğer bir deyişle Batı Yakası’nın yaklaşık %10’luk bir alanını oluşturan bölge sınırlarının belirlenmesi projesidir.

Ebu Guneym Dağı
1997 yılında işgal güçleri Kudüs şehrindeki Filistin topraklarına el koymak suretiyle Yahudi yerleşim birimleri yoluyla yürüttüğü abluka projesini hayata geçirdi. Bu proje kapsamında, 30.000 Yahudi’nin yaşayacağı 6500 adet yerleşim birimini inşa etmek maksadıyla Ebu Guneym (Harhoma) Dağı’na el koydular.

East 1 Plan E1
1998 yılında da işgalci İsrail Hükümeti yeni bir yerleşim merkezi kurulmasına onay verdi. Buna dayanarak işgal güçleri de el-Ayzeriyye ile Meâliye Edumim arasındaki bölgede 3500 yerleşim birimi inşa etmeye başladı. Bu plana göre, işgal karakolunun merkezi Ra’sül-Âmûd’dan “EL”e taşınacak ve orada sanayi bölgesi, ofisler, dinlenme ve spor merkezleri, on adet otel ve bir de mezarlık kurulacaktır. Ayrıca Kudüs’le Meâliye Edumim yerleşim birimi arasındaki bağlantı kurularak, bu bağlantı hattı üzerinde Araplara ait hiçbir binaya izin verilmemesi hedeflenmektedir. Öte yandan “EL” planı, Meâliye Edumim’deki Yahudi yerleşimcilerin sayısını 70.000’e çıkarmayı ve Batı Yakası’nı bölme projesini uygulamayı amaçlamaktadır.

Ayrım Duvarı (Kudüs Ablukası)
İşgal güçleri, Kudüs’ü dış dünyadan soyutlayarak Yahudileştirme projesi kapsamında, şehri çepeçevre kuşatan ilhak duvarının büyük bir kısmının inşasını bitirmiş durumdadır. Öte yandan şehrin dışında oturan Kudüslü vatandaşlara, ilhak duvarına açtığı sınırlı sayıdaki kontrol noktaları ve kapılardan bile şehre giriş izni vermemektedir. Bu yolla şehrin yerlilerinin büyük bir kısmının şehir dışına çıkarılması fırsatı doğmuş olmaktadır ki, bu da Kudüs’teki Yahudi çoğunluğu oluşturma hayalleri kuran işgalci İsrail’in rüyasını gerçekleştirmektedir.

Ekonomik baskı
Öte yandan işgal güçleri, vatandaşları göçe zorlamak için dolaylı bir yöntem olarak ekonomik baskıyı da kullanmaktadır. Bu amaçla Arap ekonomisini tasfiye edip İsrail ekonomisi içerisinde yok etmeyi amaçlayan bir dizi önlem almışlardır. Yine bu çerçevede, herhangi bir tarım veya sanayi ürününün şehre giriş yahut çıkışını engellemek maksadıyla Kudüs’ü, çevresindeki Arap şehir ve köylerinden ekonomik açıdan izole etmişlerdir.

En önemli vergilerden biri: “Ernuna” vergisi
Mesken, ticarethane, firma ve şirketlere, söz konusu müesseselerin gelirlerini asla göz önünde bulundurmadan konulmuş bir vergidir. Bu vergi bazen müessese sahiplerinin gelirlerinden çok yüksek oranlara ulaştığı için bir kısım ticarethane işletmecileri kepenk kapatmak zorunda kalmışlardır.

Ulusal sivil toplum örgütlerinin kapatılması
Kudüs şehrinde yaklaşık 50 adet ulusal sivil toplum örgütü bulunmaktadır. Fakat işgal güçleri, bu örgütleri bizzat kapatarak veya sorumlularını tutuklamak suretiyle bu örgütlerin işgal altındaki Kudüs vatandaşlarına yönelik yürüttükleri toplumsal ve insani yardım faaliyetlerini engellemeyi hedeflemektedirler. Bu örgütlerin başında da Doğu Evi ve 2000 yılında faaliyetlerine son verilip kapatılan Arap Çalışmaları Derneği gelmektedir.
Yine işgal güçleri; kültürel, toplumsal, siyasi vb. hiçbir faaliyete izin vermemektedir. Son olarak içinde bulunduğumuz bu yılda (2009) Arap dünyasının kültür başkenti olan Kudüs’te tören ve kutlama düzenlemeyi bile engellemişlerdir.

Hayat hakkının ihlali
Bu konudaki ihlallerin sayısı pek çoktur. Bunlardan birkaçı ise şöyledir: İşgal ordusu, 2008 Mart ayında, birtakım suikastlar yoluyla yahut yollara döşedikleri kara mayınlarıyla üçü çocuk olmak üzere toplam 16 Filistinliyi şehit etti. Nitekim 16 yaşındaki Tobas’lı Cemal Abdünnasır Fakha isimli bir genç, bölgede işgal ordusunun yaptığı askerî tatbikatlardan arta kalan bir cismin patlaması sonucu hayatını yitirmiştir.
Burada anlatılanlar, İsrail yönetiminin, Filistinliler ve mukaddes şehre karşı uyguladığı şiddet ve hak ihlallerinin sadece bir kısmıdır. İsrail’in uyguladığı ırkçı-faşizan politikanın hedeflerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Coğrafi bakımdan Kudüs’ü diğer işgal altındaki Filistin bölgelerinden tamamen izole etmek.
  2. Yerleşimciliği bir olgu olarak dayatmak ve Yahudi nüfusun oranını Araplardan daha yüksek tutmak.
  3. Başkenti Kudüs olacak bir Filistin Devleti’nin kurulmasını engelleyecek zeminleri oluşturmak.
  4. Şehirdeki Arap ve İslam kültürüne ait değerleri tamamen yok ederek şehri Yahudi kimliğine büründürmeye çalışmak.

Kudüs: Sıkıntı ve acı, emeller ve eylem

Fadıl Vişahi; Kudüs Kalkınma Kurumu

Giriş
Kudüs dinî ve tarihî yüce konumundan ötürü büyük bir şerefe sahip, milyonlarca müminin kalbinde yüce yeri olan bir kenttir. Kudüs; ilahi mesajların beşiği, peygamberlerin yurdu, insanların haşr u neşr olacakları bir yerdir. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” Resulullah (s.a.v.) da şöyle buyurmuştur: “Orası insanların haşr u neşr olacakları yerdir. Oraya gidin ve içinde namaz kılın! Dedi ki; ‘Ey Allah’ın elçisi, peki içimizden birinin oraya gitmeye gücü yetmezse ne yapsın?’ Allah’ın Resulü şöyle buyurdu; kimin oraya gitmeye gücü yetmezse içindeki kandillerde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderip vakfetsin! Çünkü oraya bir şey vakfeden kimse orada namaz kılmış kimse gibidir.
Şerefli Kudüs kentini Müslüman, Arap ve Filistinli bir kent olarak yaşatmayı sürdürmek, halkını ve topraklarını korumak, içinde bulunduğumuz zamanın yapılması gereken eylemi ve her Müslüman, Arap ve Filistinliden beklenen şeydir.
Kuşkusuz Kudüslüler mukaddes şehirlerine cömert davranmışlardır; onlar şehirlerine kanlarını, canlarını, değerli neleri varsa feda etmişlerdir. Fakat bugün Kudüslüler bütün gücüyle, başkalarının desteğini alarak hareket eden; bütün kaynaklarını kente hâkim olmak, onu kendi dokusundan söküp çıkarmak ve kendileri ile Mescid-i Aksa arasında hiçbir engel ve barikat kalmaması için şehrin asıl halkını orayı boşaltmaya zorlamak için çalışan işgalci bir devletin güttüğü siyasetin önünde tek başlarına mücadele edebilecek durumda değiller. Bunun için İslam dünyasının yardım ve desteklerine ihtiyaç duyulmakta.

Kudüslülerin karşı karşıya bulunduğu önemli sıkıntılar

1- Kudüs’te sosyal kriz
Kudüs kenti ve çevresi sosyal hizmetlerin ve sosyal koruma ağlarının zayıf olması nedeniyle sıkıntı çekmektedir. Oysa söz konusu hizmetler Eski Kudüs ve duvarın iç tarafında kalan mahallelerde bol ve yeterlidir. Fakat işgal güçlerinin elinde bulunan Eski Kudüs, değişik İsrail makamları ve bizzat Kudüs Belediyesi tarafından yüklenmiş olan ağır vergiler karşısında çok zor günler geçirmektedir.
2000 yılında başlayan Kudüs ve Aksa intifadasından bu yana bölgede işsizlik sürekli olarak artmakta; şiddet, fesat ve narkotik olaylar aynı şekilde çoğalmakta ve bu da hayatın tamamına yansımaktadır. İsrail işgali dün olduğu gibi bugün de değerleri, edep ve ahlakı yok etmeye, Kudüs’te yaşayan toplum ve aileleri parçalamaya çalışmaktadır.

2- Sağlık sektörü
Kudüs’te sağlık sektörü de oldukça zayıf durumdadır. Oysa dünyanın diğer büyük şehirlerinde olduğu gibi, Kudüs’te de bütün tedavi imkânlarının ve araçlarının bolca bulunması gerekirdi; fakat ne yazık ki durum hiç de beklendiği gibi değil! İşgalci yetkililer bu sektörü boğmaya; etnik ayrımcılık duvarı, kapıları art arda kapama ve Kudüs’e girebilmek için daha önceden alınması gereken izin belgesini zorunlu kılma gibi vasıtaları kullanarak Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki hastaları tedavi imkânlarından mahrum etmeye çalışmaktadır. Bu uygulamalar sonucunda hastanelere başvuranların oranı büyük ölçüde düşmüş ve 2002-2003 yılları arasında %48’e kadar gerilemiştir. Bu düşüş süreklilik göstermiş, bu da hastaneleri mali açıdan yıkım, kapanma ve sektörün %50’den fazla çalışanını işsiz kalma tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır.
Diğer taraftan ortada İsrail’in kurmuş olduğu çeşitli sağlık fonları bulunmaktadır. Bu imkânlardan faydalanmak için Kudüslülerin sağlık sigortası kapsamına girmeleri zorunludur ve bunun için de yüklü miktarda ödeme yapmaları gerekmektedir. Fakat söz konusu sağlık fonları hem istenen bakım ve korumayı sunamamakta hem de kendi aralarında girdikleri rekabet nedeniyle meseleyi ticari bir hâle dönüştürmektedirler. Kudüslülerin %77,4’e yakın bir bölümü özel sağlık sigortası kapsamındadır. Bu da Kudüs’te yaşayan Filistinlilere fazladan mali yük getirmektedir. Parası olmayanlar ise özel sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır. Bu duruma ek olarak duvarın dışında yaşayan Kudüslülerin büyük bölümü de sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır. Bu yüzden sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, nicelik ve nitelik olarak iyileştirilmesi zaruridir. Öncelikli olarak yapılması gereken Kudüs çevresindeki bölgelerin altyapısının ve mesleki kadrolarının geliştirilmesi, Kudüs içindeki Mekâsıd ve Muttali Hastaneleri ve Arap Sağlık Merkezi gibi Filistin sağlık kurumlarının desteklenip güçlendirilmesi gerektmektedir.

3- Altyapı
Kudüs kentindeki mahallelerde (elektrik, içme suyu, ara yollar, atık su şebekesi gibi) temel altyapı hizmetleri çok zayıftır. Özellikle J1 bölgesinde konut sayısının azlığı ve ruhsat alma zorluğu burada ev sahibi olmayı zorlaştırmakta, bölge halkı bu durum sebebiyle büyük sıkıntılar yaşanmaktadır.

4- Eski Kudüs ve genel olarak bütün Kudüs’teki müesseseler
İsrail işgal yönetimi eskiden olduğu gibi bugün de özellikle Eski Kudüs’ü Yahudileştirmeye çalışmaktadır. Son olarak ortaya çıkarılan bir işgal planına göre, 2020 yılına kadar Kudüslülerin ailelerinin Eski Kudüs’ten arındırılması hedeflemektedir. Bu da Eski Kudüs’te bulunan ve neredeyse işlevsiz hâle gelmiş olan bütün müesseselerin onarılması; din, toplum, kültür, eğitim, tebliğ ve sağlık alanlarında yeniden işlerlik kazandırılması için daha fazla ve sürekli bir yardım yapılmasını gerektirmektedir. Özellikle Eski Kudüs’ün bu hayati projelere duyduğu ihtiyaç nedeniyle söz konusu yardımların sürekli olarak Kudüs’ün bütününü kapsaması gerekmektedir. Tüm bu mahrumiyetler sürerken işgalci İsrail, Kudüs çevresinde inşa ettiği etnik ayrımcılık duvarının tamamlanmasına az bir zaman kala Filistinlilerin yönetiminde olan bütün müesseseleri duvarın öte tarafına, yani Kudüs’ün dışında bırakmaya ve geride kalan okul, hastane, üniversite; edebiyat, spor, gazetecilik, sanat, araştırma ve kadın merkezleri gibi müesseseleri de sıkıştırıp boğmaya çalışmaktadır. Bu durumda bize düşen ise Kudüs’te yeni okulların; edebiyat, spor ve gazetecilik alanlarında yeni kulüplerin ve yeni merkezlerin açılmasını desteklemektir. Tüm bu faaliyetlerin temel amacı ise, İsrail’in topyekûn Yahudileştirme plan ve çalışmalarına karşı güçlü bir cemiyet anlayışı ortaya koyabilmektir.

5- Turizm sektörü
Kudüs kentindeki turizm sektörü şartlar ve şehrin maruz kaldığı İsrail kaynaklı icraatlar nedeniyle oldukça sıkıntılı durumdadır. Özellikle Aksa İntifadası döneminde sektörde gözle görülür bir gerileme olmuş, birçok otel kapanmış, bölgeye gelen turist sayısı azalmış, bundan dolayı turizm sektöründe çalışan (otel ve lokanta çalışanları, seyahat otobüslerinde çalışanlar ve turist rehberleri vb.) birçok kişi işini kaybetmiştir. Bütün bunlar, hizmet sektörünün daralıp bitme noktasına gelmesine neden olmaktadır.
Turizm sektörünü destekleyici çalışmaların yapılması, bu alandaki Filistinli ve diğer Arap yatırımlarının ve turizmi destekleyecek yeni projelerin teşvik edilmesi gerekmektedir.

6- Tarım sektörü
Kudüs’teki tarım sektörü altyapının zayıflığından, üretim girdilerinin fazlalığından, pazarlama kanallarının yetersizliğinden, tarım arazilerinin müsadere edilerek kanunsuz şekilde konut inşa edilmesinden ve İsrail ürünleriyle haksız rekabet pozisyonundan dolayı sıkıntı içindedir. Bunlara ek olarak şehri ikiye ayıran duvar ve İsrail’in su kaynaklarına hâkim olması da sektördeki sıkıntıyı arttırmaktadır.
Bu durum tarım sektöründeki altyapının geliştirilmesini ve iyileştirilmesini, sulama suyu ihtiyacının giderilmesini, yerel tarım ürünlerinin pazarlama kanallarının açılmasını, çiftçilerin korunmasını ve tarım yatırımlarının teşvik edilmesini gerektirmektedir.

7- Kudüs’te yatırım
Eskiden olduğu gibi bugün de Kudüs’teki Müslüman halka karşı yıpratıcı ve yok etmeye matuf çalışmalarını devam ettiren işgalci İsrail artık neredeyse halkın bütün ticari, iktisadi ve üretime ait araçlarını elinden almayı başarmış durumdadır. Bu da bize mümkün olan en fazla sayıda yatırımcı tarafından konut inşası; özellikle Eski Kudüs’teki piyasaların desteklenmesi; ticaret merkezleri ve tüketime yönelik büyük alanların inşası gibi Kudüslü yatırımcılarla gerçekleştirilecek ortak yatırım projelerinin desteklenmesi gerektiğini açıkça göstermektedir. Yine, yatırımcıların Kudüs’ün elektrik şirketi, hastaneleri ve Filistinlilere ait sağlık ve eğitim merkezlerinin hâlen çalışmakta olan işletmelerinin güçlendirilmesi için Kudüs’te yatırım yapmaya teşvik edilmesi gerekmektedir.

8- Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerinin yıkılması
Hiç kuşkusuz Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerinin yıkılması, işgalci güçlerin toprak üzerindeki egemenliğini pekiştirme yollarından biridir. 1967 yılındaki işgalden bu yana İsrail güçleri, şehri Yahudileştirmek ve oradaki Yahudi yerleşimlerini güçlendirmek ve ardından şehirde yaşayan Arapları oradan çıkarıp şehir sınırlarının dışına atmak için bu yöntemi kullanmaktadır. Uygulanan bu politika, Siyonist rüyasını açıkça ifade etmektedir: “En az Arap nüfusa karşılık en büyük miktarda toprağa sahip olmak!” Sadece Kudüs’te 1967 Haziran ayından bugüne kadar çeşitli güvenlik ve çeşitli hukuki düzenlemeler gerekçesiyle yıkılan evlerin sayısı 8700’den fazladır. İşgalin kanunu kuvvettir!
Art arda gelen bütün İsrail hükümetleri, Filistinlilerin evlerini yıkma politikası yanında bir dizi başka yöntem ve politikalara da başvurmuştur. Söz konusu politikaları uygulamak için bazı kararlar ve kanunlar çıkarılmış, Yahudi yerleşimleri oluşturmaya yönelik uygulamalara yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle kılıf bulunmaya çalışılmıştır.

Son yıllardaki yıkım uygulamalarının tablosu


Yıl

Yıkılan ev sayısı

Yıl

Yıkılan ev sayısı

1994

29

2002

45

1995

25

2003

99

1996

17

2004

152

1997

16

2005

120

1998

30

2006

111

1999

31

2007

140

2000

18

2008 Ağustos ayına kadar

77

2001

41

Toplam

951

Burada altı çizilmesi gereken noktalardan biri de yukarıdaki tabloya, işgalci güçlerin emriyle bizzat sahipleri tarafından yıkılmış evlerin dâhil edilmemiş olmasıdır ki, bunların sayısı da İsrail kurumlarının yıkmış olduğu evlerin sayısına eşittir. İşgalci güçler özellikle dört ve yedi katlı binaları yıkmaktadır. Bu şekilde  20.000 civarında bina olduğundan bahsedilmektedir. İsrail işgal güçlerinin kanunsuz ve ruhsatsız bina tanımlamaları ne olursa olsun  Filistinlinin Kudüs’te sebat etmesinin, toprağını ve şehrini korumasının başka yolu yoktur. Şimdiye kadar Kudüs’ün Yahudileştirilmesine, şehrin kutsallığına; mimari, tarihî ve kültürel dokusuna dokunulmasına engel olan şey budur. İşgalcilerin kanununa aldırmayan söz konusu “kaçak yapı sahipleri” çoğunlukla orta ve düşük gelirli kimselerdir. Onların, şehirlerinde kalmaya devam etmek, Arap ve Müslüman kimliklerini korumak konusundaki bu tercihleri, işgalcilerin Filistinlileri evlerinden ve topraklarından söküp atarak yerlerine Yahudi yerleşimcileri yerleştirme çabasının karşısında durmaktadır.
İşgalcilerin yukarıda sözünü ettiğimiz icraatları bazı Kudüslüleri şehri terk etmeye, ev bulmak ve bir aile kurmak için Batı Yakası’na gurbete çıkmaya, hatta onlara şehirde bir daha oturma hakkı bırakmayacak olan ülke dışına göç etmeye sevk etmiştir. Ancak Kudüslülerin çoğu Kudüs’te kalıp burada ikamet etme haklarını muhafaza etmek için uygunsuz, hatta trajik koşullardaki evlerde aileleriyle birlikte yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler.

9- İskân ve yıkılmak üzere olan konutların onarımı
Kudüs halkına konut sağlamak için yeni çabalar gerekmekte. Bu da ancak toplu konut inşası ve özellikle Eski Kudüs’te var olan binaların onarımı için gereken kaynakların bulunması ile olacaktır ki, burada onarım ve korumaya muhtaç 4000’den fazla ev vardır. Bir evin onarımı için gereken miktar ise takriben 30.000 dolardır. Buna ek olarak vatandaşların bina ruhsatı almalarının desteklenmesi ve arazilerin tanzimi için mali, teknik, mühendislik ve yasal yönden yardım edilmesi ve yıkılmak üzere olan binalarını korumak için gereken yardımın yapılması zorunludur.

Neler yapılabilir
Filistinlilerin Kudüs’te kalıp hayat koşulları ne kadar zor olursa olsun şehri terk etmemeleri, topraklarına ve evlerine sahip çıkmaları ve bu hususta gayretkâr olmaları için çeşitli tedbirler almak gerekmektedir:
a) Konut inşasını finanse etmekte güçlük çeken ailelere ve parasını ödeyemeyecek olanlara karşılıksız kredi vermek üzere bir fon kurulması.
b) Bina ruhsatı çıkarmak için gerekli olan masrafların ve toplu arazilerin düzenlenmesi projelerinin finanse edilmesi.
c) Onarılması gereken Eski Kudüs’teki yaklaşık 4000 civarındaki bina için kaynak sağlanması (Bina başına 20-30 bin dolardan bunların toplam maliyeti yaklaşık 100 milyon dolardır.).
d) Her insanın içinde yaşayabileceği bir konut sahibi olma hakkının bulunduğunun ve toprağını savunması gerektiği bilincinin yaygınlaştırılması.
e) Toprak satın alınması ve gayrimenkullerin inşası konularında Arap ve Müslüman yatırımların teşvik edilmesi. (Bunların başında iskân sorunu gelmektedir.)
f) Kudüs’teki Arap mahallelerinde bulunan ve aciliyet kesbeden 15.000 konutun sigortalanarak Filistinlilerin üzerlerindeki nüfus yoğunluğu baskısının hafifletilmesine gerekmektedir (bir konutun ortalama masrafı 150.000 dolardır). Aynı zamanda yıkılmak üzere olan evlerin onarılması ve çok katlı binaların inşa edilmesi gerekmektedir.

10- Duvar toprağı çalmakta ve yerleşim yerleri genişletmekte
Batı ve doğu birleştirme ve genişletme duvarı, batıda Tayra köyünden doğuda Anat’a, güneyde Beyt Lahm’den güneybatıda Beyt Câlâ’ya, Ayzeriye ve Ebû Deys’ten Han Ahmer bölgesindeki Muliye Edomim kolonisine kadar yaklaşık 100 km2lik bir alanı kapsamaktadır. Etnik ayrım duvarı Batı Şeria’dan Kudüs bölgesine kadar uzanan 234 km2lik bir alanı içine alarak Kudüs’teki 260.000 Filistinliyi kuzeyde Ramallah, güneyde Beyt Lahm bölgesinde yaşayan demografik bağlarından ayırmaktadır. Birleştirme ve genişletme duvarı; arazileri veYahudi yerleşim bölgelerini genişletmeyi, Filistinlileri tecrit ederek birbirleriyle bağlantı kurmalarına ve hareketlerine engel olmayı, kendi başına bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak etmenleri kökten yok etmeyi ve başkent Kudüs’ü Yahudileştirmeyi hedeflemektedir. Aynı zamanda Kudüs’ün vatanın diğer topraklarından tecrit edilmesi, böylelikle Kudüs’ün Filistinlilerin yaşamlarında, ona alternatif olan Ramallah ve Beyt Lahm’deki Filistin merkezlerine karşılık marjinal bir şehir olması amacı güdülmektedir.

11- İsrail’in 2000-2020 yılları arasında Kudüs için yaptığı ana plan
Söz konusu plan, Kudüs kentinin Filistin’in başkenti ve Filistinliler için siyasi, iktisadi, kültürel, dinî ve sosyal hayatın merkezi olmasını engellemeyi ve tahammülsüz etnik, dinî bir zihniyetle Yahudilere ait bir şehrin oluşturulmasını hedeflemektedir.
Plan, Yahudi mahalleleri hariç olmak üzere, şehrin mahallelerinin aşırı nüfusa sahip olduğunu, dinî ve tarihî bir şehir olarak Kudüs’ü bir müzeye dönüştürerek dokusunun korunması gerektiğini, şehirdeki yeşil alanların artırılması gerektiğini ileri sürerek Kudüs’ün Kudüslülerden arındırılması, Şa’fât ve Dâhıyetü’s-Selam kamplarının sökülüp ortadan kaldırılması ve Kudüs’ün banliyösü olmaktan çıkarılmalarını öngörmektedir.
Eski Kudüs surlarının çevresindeki bölgeler, Peygamber Davud Kapısı’ndan Havle Vadisi’ne, Büstân mahallesinden Ra’sü’l-Amûd’daki Mugîre’ye, Zeytin Dağı’nın batı eteğine, Cevz Vadisi’ne, sanayi bölgesine, Kermü’l-Müftî ve Şeyh Cerrâh’tan 1 nolu yola kadar ulusal ve işgalci yeşil alanlara dönüştürülmesine çalışılmaktadır. Bu ise sadece işgalcilerin sözlüğünde “kutsal havza” denilen bölgede bina yapılmasının engellenmesini değil, var olan binaların duruma göre yıkılmalarını gerektirmektedir. Selvan semtinde, nüfusu 1500 olan Büstan mahallesindeki Filistinlilere ait 100 evin yıkılması ve yerine “Davud Bahçesi” adıyla bir yeşil alanın yapılmasına yönelik karar alınması, şerefli Aksa’yı onu çevreleyen binalardan ve insanlardan tecrit ederek Yahudi sömürgecilerin Harem’e saldırmaları ve onun yerine “Süleyman Mabedi”ni inşa etmelerini kolaylaştırmak içindir.

12- Eğitim sektörü
Kudüs’ün Arap kesimi, okul binası ve derslik sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bunun sebebi de bölgede okul yapmak için belediyeden bina ruhsatı almanın çok zor olmasıdır. Ayrıca okul için ayrılmış çok fazla arazi de mevcut değildir. Bu yüzden eğitim sektöründe okul olarak kullanmak amacıyla birtakım konutları satın almak veya kiralamak gerekmektedir. İşte bu tür nedenlerle söz konusu okullar şartların ve mekânların darlığından ötürü eğitime uygun olmamaktadır. Şöyle ki, bu okulların sınıflarında öğrenci başına düşen alan 0,5-0,9 m2dir. Oysa dünya standartlarında öğrenci başına düşen alan 1,25-1,50 m2dir. Bu durum ise öğrencilerin sınıflarda âdeta üst üste ders yapmasına ve verimli bir eğitim ortamının oluşmasına engel olmaktadır. Bunun dışında söz konusu okulların çoğu onarıma ve periyodik bakıma muhtaçtır. Özellikle Eski Kudüs bölgesindeki okulların çoğu eski olduğundan bakıma daha çok ihtiyaç duymaktadır. Her şeye rağmen sur içindeki nüfus yoğunluğunu muhafaza etmek isteyen halk bu okullara çok bağlıdır. Bu okulların ayrıca oyun alanlarına, öğrencileri güneşten koruyucu gölgeliklere, laboratuvarlara ve bilgisayarlara ihtiyacı vardır.

Kudüs’teki eğitim kurumları
Kudüs’teki eğitim gerçeği; üst üste binmiş olan eğitim kurumları çeşitliliğinin bir ürünüdür. Çünkü ortada söz konusu kurumların çeşitliliğini denetleyecek tek bir eğitim ve öğretim otoritesi yoktur. Aynı zamanda bu farklı alanların bağlayıcı yetki sahibi millî bir otoriteye karşı sorumlu olmamaları eğitim çalışmalarında bazı olumsuzlukların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Kudüs şehrindeki toplam okul sayısı 146’dır. Söz konusu okullar aşağıdaki tabloda verildiği şekilde dağılmaktadır:

Yetkili makam

Okul sayısı

Okul yüzdesi

Derslik sayısı

Derslik yüzdesi

Öğrenci sayısı

Öğrenci yüzdesi

Öğretmen sayısı

Öğretmen yüzdesi

Hükümete bağlı bakanlık Okulları (İslami vakıflar)

38

% 26,0

472

%19,3

13329

%19

746

%20,8

Özel ve millî okullar

46

%31,5

627

%25,7

15663

%22,3

1008

%28,0

Mültecilere Yardım İdaresi’ne bağlı okullar

8

%5,5

105

%4,3

3561

%5,1

135

%3,8

Belediyenin ve İsrail makamlarının sorumlu olduğu okullar

54

%37,0

1240

%50,7

37604

%53,6

1700

%47,4

Genel toplam

146

%100

2444

%100

70157

%100

3589

%100

 

Kutsal şehrin çevresindeki etnik ayrım duvarı ve şehrin tüm girişleri üzerinde kurulmuş olan askerî barikatlar, eğitim faaliyetlerini olumsuz etkilemektedir. Bu durum, öğrenci ve öğretmenlerin özellikle duvarın içinde kalan okullarına zamanında ulaşmalarına engel olmaktadır. Bu öğretmen ve öğrencilerin %20’den fazlası Filistin kimliği taşımaktadır. Bunun dışında, doğrudan zarar görmüş ve duvarın kutsal şehirden ayırmış olduğu yerlerdeki okullar; Şeyh Sa’d beldesi, Kudüs’ün doğusuna düşen Zaim beldesi, Şa’fât ve Anata kamplarındaki ve yine etnik duvarın şehirden ayırmış olduğu, öğrenci ve öğretmenlerin okullarına ulaşmalarına engel olduğu Râm ve Berîd banliyösündeki okullar da bu durumdan etkilenmektedir. Bu gibi yerlerde öğrenci ve öğretmenler duvarın iç veya dış tarafında kalan okullarına ulaşmak için her gün askerî kontrol noktalarından ve “Birleştirme ve Genişletme Duvarı”ndan geçmek zorunda kalmaktadırlar. Kudüs’te Filistin Eğitim ve Öğretim Müdürlüğü’ne bağlı 38 okuldan 11’i duvarın dışında, 27’si ise içinde bulunduğundan, bu durum eğitim ve öğretimi olumsuz etkilemektedir.
Aynı zamanda şehirde eğitim ve öğretim sektöründe çalışan kadronun yetersizliği ve eğitim işlerinden sorumlu yetkili otoritelerin Batı Şeria kimliği taşıyan öğretmenlere itimat etmeleri de ayrıca sıkıntılara neden olmakta ve okullarda psikolojik ve sosyal danışmanlığın zayıf olması bu sıkıntıları daha da arttırmaktadır.
Durum böyle olunca eğitim ve öğretim altyapısının geliştirilmesi, vakıfların sorumlu olduğu okullardaki eğitimin iyileştirilmesi, kadro ve ehliyetli öğretmenlerin sağlanması gerekmektedir.

Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı nasıl kurtarırız?
“Genel stratejik plan”
Mescid-i Aksa’yı koruyabilmek için öncelikle şerefli Kudüs’ü korumamız gerekiyor. Bu demek oluyor ki, Kudüs kentini korumak Mescid-i Aksa’yı korumak için stratejik bir zorunluluktur. Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı koruyabilmek için Kudüslülerin direnişini desteklememiz ve onlara Kudüs’te bu direniş için gereken her türlü desteği sağlamamız gerekmektedir. Kudüs ve Mescid-i Aksa, İslam’a ve Filistin’e ait birer haktır. Dünyadaki bütün Müslümanların, şunu anlamaları gerekir ki, Kudüslülerin direnişini desteklemek İslam’a, Araplara ve Filistinlilere ait olan söz konusu hakkı korumak için stratejik bir zorunluluktur.

Stratejik plan
Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı korumanın temel stratejik adımı, İsrail işgalinin kaldırılması için çaba harcamaktır. Ancak bu işgalin ortadan kaldırılması için, Kudüs’ü Yahudileşme tehlikesinden kurtaracak ve Mescid-i Aksa’nın yerine Yahudi Mabedi’nin inşa edilmesini engelleyecek istisnai ve geçici stratejik bir planın benimsenmesi gerekmektedir. Bunun için de birkaç farklı alanda faaliyet gösterilmelidir. Çünkü işgalci İsrail eskiden olduğu gibi şimdi de Kudüs’ü Yahudileştirmekte ısrar ediyor. Görüldüğü üzere, İsrail bütün gücüyle işgalci kimliğini istisnasız bir şekilde tüm Kudüs toprakları üzerinde yaymaya devam ediyor. Bu da bizim acilen Kudüs topraklarını korumak için harekete geçmemiz gerektiğini göstermektedir. Kudüs’ün korunması için öncelikli alanları şu şekilde tasnif edebiliriz:

Alan

Açıklama

Hukuk alanı

İşgalci kuruluşun yükümlü kıldığı bütün despot yasaları takip etmek; insanları yıkılma tehlikesinden uzakta ev inşa etme konusunda yönlendirmek; arazi, ev ve kuruluşların haczedilmesine ve bazılarının kapatılmasına engel olmak; yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan evleri korumak; işgalcilerin Kudüs ve Mescid-i Aksa hakkında yaptıkları haksızlıklara dair yıllık hukuki bir rapor hazırlamak; davaları takip edip sonuçları duyurmak.

Dış ilişkiler ve medya alanı

Olabildiğince çok sayıda Müslüman yatırımcıyı Kudüs’te yatırım için teşvik etmek; yıkım, haciz ve bütün hak ihlallerinde, medyaya yönelik karartma çabalarına dair gelişmeleri ve medyanın sorunlarını takip edecek alanında uzman bir medya organizasyonunun oluşturulması; Kudüs’ün sorunlarını toplantı, panel ve sempozyumlarla; yayınlar, medya kampanyaları ve uluslararası yayın yapan bütün televizyonlarda yayınlanacak belgeseller yoluyla yaymak.

Ekonomik alan

Yatırım projelerinin ortaya konulması için Müslüman yatırımcılara zemin hazırlamak; çeşitli ticaret erbabı için ticari bir kurul kurmak; Kudüs’teki otelleri, fabrikaları ve şirketleri desteklemek; toplu konutlar yapmak; Kudüs’teki üretimi desteklemek.

Planlama ve mühendislik alanı

Kudüs topraklarında bulunan bütün evleri, vakıfları ve kutsal yerleri içeren kapsamlı bir tarama yapmak; Kudüslü ailelere hizmet edecek, onları kendi arazilerinde ve şehirlerinde sebat ettirecek ve mübarek Mescid-i Aksa’yı koruyacak hayati önemdeki projelerin oluşturulması için planlar hazırlamak.

Dinî ve sosyal işler, kuruluşlar alanı

Evlerin ve kuruluş binalarının onarımını desteklemek; evlerin satın alınması yoluyla Vakfedilmesini teşvik etmek ve böylece onları Kudüslü ailelerin iskânı veya bazı kuruluşların ikameti için hazırlamak; sosyal sorunlara çare bulmak ve Kudüslüler arasındaki bağları güçlendirmek; tebliğ merkezleri kurmak ve Mescid-i Aksa’daki ilim meclislerini ihya etmek; Kudüs’ün okulları, kuruluşları ve mahallelerinde yaşayan herkesi Mescid-i Aksa’ya bağlamak.

 

Kudüs Geliştirme Kuruluşu
Kudüs Geliştirme Kuruluşu, kurulduğu ilk günden bu yana Kudüs’ün ve halkının derdini paylaşarak ciddi bir şekilde çalışmakta, Kudüs’te faaliyet gösteren bazı kuruluşları ve dernekleri haftalık olarak ziyaret etmektedir. Aynı şekilde hayata, ekonomiye, sağlığa, eğitim ve öğretime, dine ilişkin sorunlarını öğrenmek için Kudüs’ün evleri, mahalleleri ve sokaklarındaki halk ziyaret edilmekte, mümkün olan zaruri yardımlarla onlara destek olunmaktadır.
Hızlı bir şekilde hazırladığımız bu çalışmada sizlere Nisan 2008’den bu yana Kudüs’te yaptığımız faaliyetlere ilişkin dökümü sunuyoruz:
a) Eğitim, sağlık ve kültür kurumları ile Kudüs’te faaliyet gösteren yerel sosyal derneklere; sözü edilen kurumların durumlarını görmek, onlardan birçoğuna yasal ve maddi imkânlar ölçüsünde yapabileceğimiz zorunlu ve gerekli yardımları sunmaya hazır olduğumuzu açıklamak üzere yapmış olduğumuz tanışma ziyaretlerinden bazıları:


Dâru’l-Evlâd Okulu

Göz Nuru Körler Derneği

Kudüs’teki lise seviyesinde İslami Dâru’l-Eytâm okulları

Hayırlı İslami Maksatlar Derneği ve Mekâsıd Hastanesi

Kızlara ait İslami Kalkınma İlköğretim Okulları

İslami Yaşlılar Rahmet Evi Derneği

Mescid-i Aksa’daki Umriyye Okulu

Arap Kudüs Yaşlılar Derneği, Şa’fât

Yetimler İlköğretim Okulu-es-Sevrî

Arap Körler Derneği

Dâru’t-Tıfli’l-Arabî Kuruluşu

Ruh Hastalarını İyileştirme Kulübü

Kudüs Üniversitesi Davet ve Usûlü’d-Din Fakülteleri

Yeni Arap Sağlık Merkezi

Eğitimin ilerlemesi ve çocukların geliştirilmesi için çalışan Riyâzu’s-Sâlihîn Derneği, Sûr Bâhir, Kudüs

Kadına ve Topluma Hizmet için Kudüs Minaresi Hayır Kuruluşu

Dâru’l-Yetîmi’l-Arabî Meslek Lisesi

Hayır Birliği ve çeşitli dernekler

Kudüs Refah ve Geliştirme Derneği, Beyt Hanînâ

Kudüs Ekonomik ve Sosyal Haklar Merkezi

b) Ev ve kurum binalarının onarılması projesi
Bazı ev ve kurumlara yapmış olduğumuz ziyaretlerden sonra önceliklerine göre, ev ve kurumların onarımı projesine başlamayı kararlaştırdık. Bu amacı gerçekleştirmek için deneyimli ve uzman bir mühendisi bu işte görevlendirdik.
Proje kapsamında yer alan ev ve kuruluşların listesi:

Ev veya kuruluşun adı

Proje değeri

Dâru’l-Yetîmi’l-Arabî Meslek Lisesi

60.000$

Dâru’t-Tıfli’l-Arabî Kuruluşu

6500$

Göz Nûru Körler Derneği (satın alma; gayrimenkulün onarımı)

104.000$

Sayın Muhammed Serhân Selâyime’nin evi

14.800$

Sayın İmâd Ebu’z-Zeheb’in evi

8400$

Sayın Humeys Ivazullâh’ın evi

13.000$

Sayın Râgıb el-Cabe’nin evi

24.000$

Bilâl Hamdi Abdülmünim Şerbâtî

100.000 $

Sayın Abdülgani Esad Atveş’in evi

18.810 $

Dâru’l-Eytâm Meslek Lisesi

140.000 $

Muhammed Eyyûb Yûsuf Şerbâtî’ye ev inşası

100.000 $

Yûsuf Ahmed Hızır Bedrân’ın evi

15.000 $

İmâd Ebû Hadîce’nin evi

28.650 $

Kurumumuz özellikle Eski Kudüs’te olmak üzere Dâru’l-Eytâm Meslek Lisesi, Kızlara ait İslami Kalkınma İlköğretim okullarının A ve B bölümleri, Dâru’t-Tıfli’l-Arabî Kuruluşu gibi toplam proje bedeli 79.010 dolar olan koruma ve onarım projelerini  gerçekleştirmiştir.

c) Kudüs’teki kuruluş ve derneklerin Ramazan iftarları projesi


Kuruluş

Öğün sayısı

Not

İşçi Sendikası- Mekâsıdü’l-Hayriyye Hastanesi

1150

Batı Şeria ve Gazze Şeridi halkından olan hastane çalışanlarına, hastalara ve refakatçilerine iftarlık verildi.

Sûba’l-Hayriyyetü’l-Cezriyye Derneği

200

Yetimlere ve muhtaçlara iftar öğünleri dağıtıldı.

Menâru’l-Makdisiyye el-Hayriyye Kadın ve Topluma Hizmet Derneği

100

Ramazan iftariyesi kapsamında fakir ailelere öğünleri dağıtıldı.

Ruh Hastalarını İyileştirme Kulübü

100

Hastalara ve yakınlarına iftarlıklar dağıtıldı.

Göz Nuru Körler Derneği

60

Ramazan iftarlığı kapsamında görme engelli  öğrencilere, ailelerine ve rehberlere iftarlıkları dağıtıldı ve çocuklara 30 adet oyuncak verildi.

İslami Yaşlılar Rahmet Evi

30

Rahmet Evi’nde kalan yaşlı babalara iftarlıkları dağıtıldı.

d) Davaların hukuki ve yasal yönden takibi
Bazı davaları hukuki yönden takip etmek üzere avukatlar görevlendirildi. Söz konusu davaların en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:


Davanın adı

Davanın mahiyeti

Ayn Hamamı

Ayn Hamamı yakınında oturan bir ailenin evinin altında tünel kazılması. Ailenin avukatı dava açarak evin mülkiyetinin aileye ait olduğunun tespiti ve kazıların durdurulmasını istedi.

Ensârî arazileri

Patrikhane, Ensârî ailesinden mülkiyetini ele geçirmiş olduğu arazileri Yahudilere satmak istedi. Avukat arazilerin asıl sahiplerine iadesi için dosyayı takip ediyor.

İslami Yaşlılar Rahmet Evi

Konut vergilerinden dolayı Rahmet Evi’nin üzerinde belediyeye ödenmesi gereken yüklü borçlar bulunmakta. Avukatlar borcun  kaldırılması için dosyayı takip ediyor.

Adil Süleyman ve Semir Cümcûm’un evleri

Vakıfların kiracısı konumundaki iki kişi ile mülkiyetin kendisinde olduğu gerekçesiyle söz konusu iki eve el koymak isteyen İsrail Kamu Arazileri Dairesi arasındaki anlaşmazlık davası; burada Vakıflar İdaresi’nin olaya hiçbir şekilde müdâhil olmayarak seyirci kaldığını belirtmeliyiz. Birçok avukat bu dosyayı bıraktıktan sonra avukatımız mahkemeye dilekçe sundu.

Muhammed Ebû Süneyne’nin evi

Belediyeye ödenen konut vergisi borçları davalarının devamı.

Muhammed Yûsuf Şukayr’ın evi

Selvân mahallesindeki ruhsatsız bir bina hakkında belediye aleyhinde devam eden bir kovuşturma.

e) Kudüs’teki itibarlı ve sorumlu kişilerle yapılan toplantılar
Kudüs’ü ve halkını ilgilendiren çeşitli meseleler hakkında müzakerede bulunmak, Kudüs halkının arazilerine ve gayrimenkullerine dair konuları ve diğer bazı meseleleri görüşmek ve hayatın bütün kesitlerinde Kudüs halkını ilgilendiren konularda ortak yardımlaşma imkânlarını araştırmak için yapılan toplantılardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Yüksek İslam Konseyi Başkanı Şeyh Doktor İkrime Sabri ile yapılan toplantılar.
  • Kudüs İşleri eski Müsteşarı ve şimdi Kudüs valiliği makamında oturan Adnan Hüseynî ile yapılan toplantı.
  • Refah ve Geliştirme Derneği Başkanı Sayın Ebu’l-Emîn Mustafa Ebû Zühre ile yapılan toplantı.
  • Kudüs’teki çeşitli kuruluş ve derneklerin başkan ve müdürleriyle yapılan toplantılar.
  • Kudüs’teki Vakıflar Heyeti başkanı ile yapılan toplantı.
  • Felakete uğramış evlerdeki ailelere yapılan dayanışma ziyaretleri ve onların davalarını takip etmek üzere avukatlara vekâlet verilmesi

Haymetü’l-İtisâm (Himaye Çadırı)

Konu

Haymetü’l-İtisâm Hulve Vadisi, Selvân

Selvân halkına ait bazı ev ve arazilerin haczi.

Haymetü’l-İtisâm Ensârî ailesiyle birlikte

Patrikhanenin, Ensârî ailesinden zorla alıp mülkiyetine geçirmiş olduğu arazileri Yahudi Yerleşimcileri Derneği’ne satması.

Haymetü’l-İtisâm Ümmü Kâmil el-Kerd ile birlikte, eş-Şeyh Cerrâh

Yahudi yerleşimcilerinin istila etmesinden sonra, yetkililerin Ümmü Kâmil el-Kerd ailesini evlerinden çıkartması.

Haymetü’l-İtisâm Beyt Hanînâ bölgesinde

Yetkililer hâlen Adil Bedr Süleyman ve Semir Rifâî Cümcûm ailelerinin, İsrail Kamu Arazileri Dairesi’nin mülkiyetinde olduğu gerekçesiyle söz konusu iki evi boşaltmalarını istemektedir.

Haymetü’l-İtisâm Mâcid Ebû Ayşe’nin yanında, Beyt Hanînâ

Mâcid Ebû Ayşe’nin ailesinin yaşadığı apartmanın, yasa dışı olduğu gerekçesiyle yıkılması.

Haymetü’l-İtisâm Selvân’daki Büstân mahallesinde

Belediyenin mahalledeki 88 aileye, ruhsatsız olduğu ve yerlerine Tevrat Bahçeleri yapılacağı gerekçesiyle evlerini boşaltmaları için ihtarname göndermesi.

Haymetü’l-İtisâm Sevrî’deki Abbâsiye mahallesinde

Belediyenin, iki apartmandaki 35 daireye, izin verilenden fazla inşaat yaptıkları gerekçesiyle dairelerin boşaltılması ve yıkılmasına dair ihtarname göndermesi.

Haymetü Ra’sü Humeys, Şa’fât

Ra’sü Humeys mahallesindeki 60 kadar dairenin yıkımına dair gönderilen ihtarnameler.

Sahil mahallesi, Tur Dağı

Kamu arazisinde bulundukları gerekçesiyle bir evin yıkılması ve bazılarının da yıkımına dair ihtarnameler gönderilmesi.

Haymetü’l-İtisâm Arabü’l-Cehâlîn

Ahalinin arazilerinden çıkarılmaları ve bu arazilerin üzerine Yahudi yerleşimcilere ait evlerin kurulması.

Dâru’l-Hulvânî’deki Haymetü’l-İtisâm’da sürekli olarak bulunma

Söz konusu kamp Bâbü’l-Megâribe’nin yıkılması ve bölgeye işgalci yetkililer tarafından bir köprü yapılmasına karşı çıkmak amacıyla kurulmuş olup hâlen faaliyet göstermekte, dayanışma içindeki delegeleri karşılamakta ve çeşitli etkinlikler düzenlemektedir.

 

g) Geleceğe yönelik projeler


Proje

Hedef

Toplam proje bedeli

Ev ve kuruluşların onarım projelerinin tamamlanması

Kudüslülerin evlerini terk etmemelerini sağlamak

İmkânlar ölçüsünde aşamalar hâlinde 120.000.000$

“Geçmişin, Günümüzün ve Geleceğin Kudüs’ü” adlı bilimsel, konusunda uzman kişilerce hazırlanmış bir araştırma kitabı hazırlanması

Alanında bir ilk olacak kitap Arapça ve İngilizce olarak yayımlanacaktır.

50.000$

Kudüs’ün tamamını içine alan mimari bir maketin hazırlanması

Şehrin topografyası, tehditlerin büyüklüğü ve Kudüs’ün karşı karşıya olduğu sorunlar hakkında görenlere detaylı bir görüntü sunulması amacını taşımaktadır.

22.000$

Eksiksiz bir üniversite kampüsü inşası

Öğrenciler için uygun bir çevre hazırlamak

1.000.000$

Kudüs Üniversitesi’ne bağlı Davet ve Usûlü’d-Din Fakültelerini çevreleyen alanın genişletilmesi, ek binaların yapılması ve bazı onarımlar

Binaların imkânlarının eksiksiz olması için gereken her şeyin yapılması

Yaklaşık olarak 250.000$

Eski Kudüs bölgesi içerisindeki evlerin satın alınması

Söz konusu evlerin gençlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kültür ve eğitim merkezleri hâline getirilmesi

Bir evin proje bedeli yaklaşık 250.000$

Arap Sağlık Merkezi’nin elektrik tesisatının yenilenmesi

Eski tesisat kullanım açısından hem yavaş hem de merkezde bulunan diğer gelişmiş araçlara uygun değil

20-30.000$

Kudüs evlerinde üretilen malların sergileneceği bir fuar kurmak

Kültürü canlandırmak ve Kudüs mallarını dış ülkelere pazarlamak

 

Kurumumuz için internette “Kudüs’ün Nabzı” adında bir web sayfası açmak

İletişim içinde olmak ve Kudüslülerin sıkıntılarını bütün dünyaya duyurmak

3000$

Eğitim altyapısını geliştirmek

Hükümete ait olmayan okullardaki eğitim kadrosunu iyileştirme

Her okulun kendi özel ihtiyacına göre

Kudüs meselelerine has bir kütüphane kurulması

Kudüs tarihini korumak amacıyla kitaplar, tarihî belgeler, filmler ve ses kasetlerinin sağlanması

İlk aşamada 100.000 $

 
İslam dünyasındaki hayırsever kardeşlerimiz!
İsrail’in Kudüs kentindeki Filistinlilere, Araplara ve İslam’a ait değerleri; tarihî ve siyasi olarak kazıyıp yok etme hamlesi karşısında bizlerin büyük bir ihmal içinde olduğumuzu, kesin bir biçimde söylemeliyiz. Bölgede arzu edilen biçimde Arap ve Müslüman desteği mevcut değildir. Aynı zamanda şunu da belirtmemiz gerekiyor ki, Kudüs’ü kurtarmak için talep edilen meblağlar, Yahudilerin İsrail’e aktardıkları milyarlarca dolarla asla kıyaslanamaz. İsrail’in, Yahudilerin Kudüs’te ikamet etmelerini teşvik için gösterdiği kolaylıklar ve ucuz kredilerden başka her bir Yahudiye 25.000 dolar hibe yardımları olmaktadır.
Sizleri Kudüs’teki kardeşlerinize destek olmaya çağırıyoruz! Çünkü bizden maddi ve manevi olarak, Kudüs’te yaşayan Müslümanları, orada uygun olan her mekânda kendilerine, çocuklarına ve torunlarına ait olacak evleri yapmaları ve onarmaları için, direnişlerini ve Kudüs’te sebat etmelerini devam ettirmek için desteklememiz istenmektedir. Bizleri yalnız bırakmayacağınızı umuyoruz. Çünkü burası İsra ve Miraç mucizesinin gerçekleştiği Kudüs toprakları; çünkü burası Allah’ın onu ve çevresini mübarek kıldığı Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs! Evet, burası Kudüs; uğrunda her pahalı ve değerli şeyin ucuz kaldığı Kudüs!

Kudüs’te Yoksulluk

Dr. Hasan Sanallah; Çağdaş Araştırmalar Merkezi

Yoksulluğun tanımı
Yoksulluk, çoğunlukla “onurlu bir yaşam için gerekli temel ihtiyaçlardan yoksunluk” olarak tarif edilmektedir. Bu tarif açlık, düşük eğitim seviyesi, ayrımcılık ve asosyallik gibi birçok konuyu kapsayan geniş bir tanımlamadır.
 Yoksulluk; iyi hayat şartları sağlayacak yeterli bir gelir kaynağından yoksunluk, açlık, kötü beslenme, sağlık problemleri, eğitimsizlik ya da iyi bir eğitime ulaşamama, hastalıkların ve hastalık sebebiyle ölümlerin artması, kişinin barınacak yerinin olmaması, barınakların yaşamaya elverişsiz olması, güvenilir olmayan bir yerde yaşama, sosyal çevreden uzaklaşma ve farklılaşma gibi farklı koşullar yoksulluğun belirtileri olarak kabul edilir. Sosyal, kültürel ve medeni kanunların oluşmasında söz sahibi olamamak da bunlara eklenebilir.1
Zikredilenlere ek olarak şunları da söyleyebiliriz: Yoksulluk; kaynak, imkân, tercih, emniyet gibi alanlar ile normal yaşam şartları seviyesine ulaşabilme hakkı ve medeni, kültürel, iktisadi, siyasi, içtimai vb. haklardan sürekli ya da kronik mahrumiyetten doğan bir insanlık halidir. Bazen de yoksulluk, kişinin kendisine sunulan kaynaklara hüviyeti, akidesi veya yaşadığı mekân nedeniyle ulaşamamasından kaynaklanır.2 Filistin’de, bilhassa Kudüs’te yoksulluğun kaynağı, yasaların belirlenmesinde Filistinlilere söz hakkı tanınmamasıdır. Söz konusu hak, uluslararası anlaşmaların birçoğunda geçmektedir.3
Belirlenen uluslararası yoksulluk sınırına göre (kişi başına günde 1 dolar) dünya ülkelerinin yoksulluk düzeyinden bahseden uluslararası raporlar dünyaya yanıltıcı sonuçlar sunmaktadırlar. Bu raporları temel alan bazı devletler, ülkelerindeki yoksulluk oranlarının %2-3 olduğunu belirterek övünüyorlar ki bu gerçekten düşük bir seviyedir. Oysaki hesaplama 1 değil de 2 dolar esas alınarak yapılırsa yoksulluk seviyesi çok az görünen bazı ülkelerde bu oranın %30’lara kadar ulaştığı görülür. Bu durum, belirlenen yoksulluk sınırı hakkında birçok araştırmacının zihninde soru işaretleri oluşturmaktadır.
Şüphesiz, yoksulluğun ölçülmesinde kullanılacak olan kriter/ölçüt bir ülkeden diğerine farklılık arz eder. Gelişim seviyesi ülkeden ülkeye, toplumdan topluma değişir. Bu sebeple ölçümler yapılırken ölçütlerin doğru belirlendiğinden emin olunmalıdır. Diğer yandan sadece ölçütlere dayanmak ne ilmî ne de mantıkidir ve birçok ülkenin ve farklı şartlarda bulunan birçok azınlığın gerçek durumunu yansıtmaz.
Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi 1948’de yoksulluğu insan hakları konularına dâhil etmiştir. Bunun gerçekleşmesi için birçok kuruluş, farklı münasebetlerle bu isteğini dile getirmiştir. Bunların arasında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu da bulunmaktadır. 4
Yoksulluk terimi Beyanname’de ekonomik, sosyal ve kültürel haklar konularında ayrı bir başlık altında incelenmese de farklı başlıkların içerisinde tekrarlanan bir konudur.5 Yine de bu terim, Komisyon’un temel konularından biridir. Çalışma hukuku, iyi hayat standartlarında yaşayabilme, barınma, beslenme, sağlık ve eğitim, Beyanname’nin temel konuları olup hepsi de yoksulluğun kökten yok edilmesi hususuyla doğrudan bağlantılıdır.
6 milyar olan dünya nüfusunun 2,8 milyarı günlük 2 doların altında bir harcamayla geçimini sağlamaktadır; 1,2 milyarı ise günlük 1 doların altında harcama yapmaktadır.6 Bu şaşırtıcı rakamlar İnsan Hakları Beyannamesi’nin, Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin geniş çapta ihlal edildiğini göstermektedir. Kadınların erkekler karşısında ayrımcılığı ile çocuk hakları ve insan hakları konusunda hazırlanan farklı uluslararası anlaşmalar için de aynı durum geçerlidir. Gelişmiş birçok ülke, azınlıklar ve yerliler gibi dezavantajlı topluluklar barındırmaktadır. Yine bazı zengin ülkelerde hem kırsal hem de merkezi bölgelerde varlığın ortasında yokluk çeken insanlar bulunmaktadır.

Giriş

İsrail 1967’de Kudüs’ü işgal etmiş ve 22 Ağustos 1980 tarihinde onayladığı anayasa gereğince Doğu Kudüs’ü topraklarına katmıştır. Sonra 2002 yılında Batı Şeria ve Kudüs’ü birbirinden ayıran bir duvar inşa edilmeye başlanmıştır. Bu durum toplumsal sorunları ve eğitim sorunlarını ikiye katlamıştır. İsrail işgali ve İsrail’in arazilere el koyup bu arazileri kendi sınırları içine dâhil etmesi sonrasında uzun bir zaman geçmiştir. Bunların başında kutsal şehrin Yahudileştirilmesi için ortaya konulan hummalı çalışmalar gelmektedir. İsrail işgalinin sebep olduğu çöküntülerin en başta geleni ise hiç şüphesiz yoksulluktur. Hedefe ulaşmak için yoksulluk, planlı bir şekilde kullanılmıştır. Bu planlar bir taraftan Kudüs’te yaşayan halkın göç etmesini ve şehrin boşaltılmasını amaçlarken diğer taraftan Yahudileştirme çalışmalarını desteklemiştir.7 Kudüs Siyasi Araştırmalar Merkezi’nin açıklamalarına göre Kudüs’te yoksulluk oranı Araplarda %63,5 iken Yahudilerde %36’dır. Durum öyle bir hal almıştır ki bazı Kudüslü aileler çocuklarını şehrin batısında bulunan Yahudi mahallelerinin çöplüklerine metal toplamaya gönderir olmuşlardır. Çocuklar topladıkları metal parçalarını anlaştıkları Araplara satmakta; aile reislerinin boğucu bir siyasetle inşa edilen duvar nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığı bir dönemde, kıt kanaat geçinen ailelerine destek olmaya çalışmaktadırlar.8

Kudüs’teki yoksulluğa genel bir bakış
İsrail son 40 yılda işgal ettiği toprakları ucuz iş gücü olarak kullanmış ve buna ek olarak işgal ettiği topraklarda -bilhassa Doğu Kudüs’te- iktisadi yönden hiçbir gelişme olmamasına özellikle gayret etmiştir. 2005 yılında Şaron hükümeti Filistinli işçileri İsrail’den çıkarmıştır. İsrail, işgal siyaseti sebebiyle, Utanç Duvarı’nın inşası ile oluşan iktisadi zararların hiçbirini üstlenmemiş ve sorumluluğu üzerinden atmıştır.9
Duvarın inşasından sonra Filistinli işçiler evlerinden birkaç dakika uzaklıktaki iş yerlerine gidebilmek için uzun mesafeler kat etmek ve İsrail kontrol noktalarında saatlerce beklemek zorunda kalmışlardır. Örneğin Kudüs’e yakın olan Ebu Deys köyü civarında üç tane askeri kontrol noktası bulunmaktadır: Kudüs’ün doğusundaki Kalandiya kontrol noktası, şehrin batısındaki Zeytun Dağı kontrol noktası ve güneydeki Beytüllahim kontrol noktası. Ebu Deys Kamu Hizmetleri Birliği Sekreteri Nasır Ubeydat şöyle diyor: “Burada iş yerine gitmek isteyen bazı kişiler, coğrafi konum olarak iş yerlerine sadece 10 dakikalık uzaklıkta olmalarına rağmen her sabah yedi saatlik bir mesafe kat etmek zorunda kalıyorlar. Kontrol noktaları sebebiyle evlerinden sabaha karşı 04.00’te çıkmak zorundalar. Bazen de İsrailli askerlerin kontrolleri esnasında saatlerce beklemek zorunda kalıyorlar; çünkü askerler onları istedikleri kadar tutabiliyorlar.”10
Duvarın Kudüs dışında bıraktığı birçok yerleşim yeri, eğitim, sosyal yaşam ve iş imkânı sağlayan hizmet binalarından yoksundur. Bu yüzden Kudüs, bu yerleşim yerleri için yaşam kaynağı olan bir atar damar hükmündedir ve İsrail bu damarı kolaylıkla kesmiştir.
İsrail ayrıca 30 yaşına girmemiş gençlere işe girme hakkı vermemektedir. Bu nedenle evlenmeyi düşünen gençler, duvarın inşasından sonra, daha kendini geçindiremezken işsiz olarak nasıl aile geçindirebilecekleriyle ilgili bin tane hesap yapmak zorunda kalmaktadırlar.11
Duvar nedeniyle Kudüs sınırı dışarısında kalan mahallelerin sakinleri, Kudüs’te çalışabilmek üzere İsrail otoritelerinden izin almak için dilekçe yazmakta; ancak bu dilekçelerin birçoğu incelenmeden geri çevrilmekte ve bir kısmı da güvenlik merkezlerine havale edilmektedir. Buraya gelen dilekçelerin sahipleri, istihbarat teşkilatı lehine çalışmaya zorlanmakta; bunu kabul etmemeleri durumunda ise asla çalışma izni alamamaktadırlar.
Diğer yandan, şehir içinde çalışma ruhsatı alabilen işçiler, işveren tarafından kullanılmakta ve emeği çalınmakta; arkalarında güçlü bir elin olduğu hatırlatılarak kendilerine şantaj yapılmakta ve tehdit edilmektedirler. Çalışması sonucu işçinin alabildiği ücret ise çalıştığı her saat başına sadece 1 dolardır.

İsrail hükümetlerinin Doğu Kudüs hakkındaki temel hedefleri
İsrail, 1967’de Kudüs’ü işgalinden bu yana Doğu Kudüs’teki egemenliğini sarsacak her çabayı bertaraf etmeye yönelik bir demografik yapının inşası için çalışmıştır. Bu nedenle şehirde Yahudilerin sayısının artmasını, ancak buna mukabil olarak Arapların sayısının azalmasını hedefleyen planlara başvurmuştur.
2005 yılında Doğu Kudüs’te yaşayanların sayısı yaklaşık 723.700 kişiye ulaşmıştır. Bunların %67’si Yahudi, %33’ü ise Arap’tır. 1967’de haczedilen Batı Şeria’daki halkın ise %45’i Yahudi, %55’i Arap’tır. İsrail, demografik dengeyi şu yollarla bozmuştur:

  • Kudüs’ü, çevresindeki yerleşim bölgelerinden ve Batı Şeria’dan ayırmak; ki bunu Utanç Duvarı ile gerçekleştirmiştir.
  • Filistinlilerin arazilerini haczetmek, buralara Yahudilerin faydalanacağı binalar inşa etmek ve ruhsatları olmadığı bahanesiyle binalarını yıkmak suretiyle Arapların aleyhine ayrımcılık siyaseti yürütmek.
  • Doğu Kudüs’teki Arapların birçoğunun vatandaşlığını iptal etmek ve bazılarının da dışarıda yedi yıldan fazla kalması gerekçesiyle sosyal haklardan faydalanmalarını engellemek.
  • Arapların aleyhine bütçe dağılımı uygulamak: Bütçenin büyük bir kısmı Batı Kudüs’e ve Doğu Kudüs’teki Yahudi mahallelerine ayrılmıştır.

Doğu Kudüs, Batı Şeria’daki diğer yerleşim bölgeleri gibi işgal edilmiş bir bölgedir; bu yüzden uluslararası hukuk, burayı işgal edilmiş Batı Şeria şehirleriyle bir görmektedir. Buna göre İsrail’in bu bölgeyi sınırları içine dâhil etmesi, uluslararası anlaşmalar hukukunun apaçık bir ihlalidir. İsrail bunu her ne kadar siyasi bir kalıba uydurmaya çabalasa da Doğu Kudüs’teki tüm uygulamalarının kanunlara aykırı olduğunu söyleyebiliriz.12
İsrail 1964’te Batı Kudüs’ün çevresinde 38.000 dönümlük yerleşim yerini işgal etmiştir. Doğu Kudüs, 6.000 dönümlük bir alanda kalmıştır. Bununla da kalmayıp, içlerinde Beytüllahim ve Beyt Cala’nın da bulunduğu 28 şehri ve köylerini de içine alan Batı Şeria’nın 64.000 dönümünü de topraklarına katmıştır. İsrail böylece, işgal altında olan Doğu Kudüs ve Batı Şeria topraklarına nazaran Kudüs belediye sınırlarını üç katına çıkmıştır.
İsrail, Kudüs’ün sınırlarını belirleyen kriterin demografik etken olduğunu iddia etmektedir. Böylece daha az Filistinlinin yaşadığı bölgelere hükmedebilecektir. Bu sebeple birçok köyü boşaltmış ve topraklarına el koymuştur. Bu topraklar Filistinlilerin ziraatla uğraştıkları topraklar olduğundan, Filistinliler ekonomilerinin temelini oluşturan bu kaynaklardan mahrum kalmışlardır.
İsrail, işgal sonrasında tek tek mesken kontrolü yapmış ve herhangi bir sebepten dolayı evinde oturmayan herkes Kudüs’te yaşama hakkını kaybetmiştir. Geride kalan Araplara ise haklarından feragat etmeleri için zorlayıcı şartlar getirilmiştir. İsrail devletine sadakat yemini etme veya Filistinli olduğunu inkâr etme gibi şartlar, örnek olarak verilebilir. Bu şartları kabul edenlerin arkalarına kuvvetli, koruyucu bir güç almış olacakları vaat edilmiştir. Filistinlilerin çoğu ise İsrail vatandaşı olmayı reddetmiştir. Ve bu sebeple İsrail kendilerine askerî kanunları uygulamıştır.13
İsrail, Kudüs’te yaşayan Araplara göçmen muamelesi yapmakta, Yahudilere ise oranın asıl halkı gibi davranmaktadır. Oysaki silah zoru ile ve tüm kanun ve anlaşmaları yıkarak oraya gelip yerleşenler kendileri; Araplar ise oranın asıl halkıdır. Arapların Doğu Kudüs’te oturum hakkı sadece yerleşim, çalışma ve bazı sosyal hakları içermektedir. Sürekli oturum, koruma şartları gereği sadece çocuklara verilmektedir. Bir erkeğin eşi, eğer Kudüs dışında ise aile birleşmesi dilekçesi yazması gereklidir. Ne var ki Ekim 2000 olayları sonrasında olağanüstü hal kararları ile bu taleplerin değerlendirilmesi durdurulmuştur.
Kudüs, dünyadaki en yoksul şehirlerden biridir. Batı Kudüs’te Yahudi bir ailenin aylık toplam geliri ortalama 7500 şekel iken Arap bir ailenin aylık geliri yaklaşık 2800 şekeldir. Kudüs şehir yönetimi Doğu Kudüs’ü, vergilerden gelir elde edilen bir bölge olarak görmektedir. Kudüslü Arap bir aile, aylık gelirinin çok üstünde bir vergi yükü ile mükellef tutulmaktadır. Bu zor şartların şehirdeki işsiz sayısının çok olmasını gerektirmesine rağmen 2004 yılında işsizlik oranı  %4 olarak ifade edilmiştir. Bu oran, dindar Yahudilerin işsizlik oranı olan %24’ün yanında itibar edilmeyen bir rakamdır. Siyasi ve demografik bakış açısıyla, ırkçı bir ayrımcılık güdülerek işlerinden mahrum edilen Kudüslü Araplara uygulanan siyasetin göz ardı edilmesi nedeniyle, Kudüs’teki işsizlik ve yoksulluk oranı hesaplanırken şehrin %32’sini oluşturan Doğu Kudüs hesaba katılmamıştır. Oysaki bazı uzman kaynaklara göre bu kesimde yoksulluk oranı %20’lerdedir.14 Başka bir veride ise bazı araştırma merkezlerinin ortaya koyduğu %20’lik oranın daha da yükselebileceğinden bahsedilmektedir. Çünkü âdeta hayatları kuşatılmış olan Doğu Kudüs halkı, İsrail’in uyguladığı sağlık ve güvenlik hizmetleri ile sosyal hizmetler alanlarındaki baskılarla, sınırlamalar ve ayrımcılıklarla karşı karşıyadır. Diğer yandan dindar Yahudiler, çoğunlukla belediyeden hiçbir talepleri olmasa da özel destek ve ayrıcalıklara sahiptirler. Belediye Refah Birimi, yoksulluk sınırı altında yaşayanların oranını %40 olarak belirlemiştir.15 Demografik, siyasi ve etnik sınırlamalar uygulanan İsrail’in Arap aileler arasında bu oran çok daha fazla olabilir.
Kudüs ekonomisinin düzelmesi için çalışanların ücretlerinin ortalaması yükseltilmelidir. Bu uygulama ticari hareketliliğe destek olacak ve böylece ekonomik gelişme sağlanacaktır. Daha iyi maaş getirecek ve yeni iş alanları açacak işletmeler kurmak için yeni yollar düşünmek gerekmektedir. Düşük gelirlerden en çok etkilenenler tüccarlardır. Güvenlik şartları ticarete zarar veren etkenlerdir; çünkü bu sebeplerden dolayı şehre pek fazla ziyaretçi gelmemektedir. Bu da, geliri turizme dayanan Eski Kudüs tüccarlarının ekonomisini derinden etkilemektedir.
Eski Kudüs halkı, şehirdeki ekonomik durumun zorluğunu siyasi muamelelere bağlamaktadır. Her şeyden önce şehrin doğu kesimindeki Araplara insan muamelesi yapılmalı ve İsrail’in kendilerine her gün uyguladığı baskı ve zulümler sona erdirilmelidir. Şehir halkına ayrıca, çevredeki yerleşim yerlerine ulaşım ve şehre giriş çıkış hakkı verilmelidir. Aynı uygulamalar Batı Şeria için de geçerlidir. Ayrıca İçişleri Bakanlığı gerekli sosyal hizmetleri sunmalı, vergi ücretlendirmelerini ise şu an olduğu gibi ırkçı demografik siyasetlere göre değil, aylık gelir seviyesine göre adil bir şekilde uygulamalıdır.
Kudüs halkının yaşadıkları, Kudüs’te yaşanan trajediyi gözler önüne sermektedir. Doğu Kudüs’te yayımlanan en önemli günlük gazetelerden olan Kudüs gazetesinin başyazarı Mervan Ebu Zelf şöyle söylemektedir: “Kudüs’teki ekonomik durum artık dayanılmaz hale geldi. Direniş hareketi başladığından beri İsrail Doğu Kudüs’ü Filistin ekonomisinden ayırdı. Ve ekonomik düşüş yaşandı. Örnek olarak Selahaddin Caddesi’ni gösterebiliriz. Geçmişte ziyaretçilerin sesleriyle uğuldayan bu parlak caddede bugünün İsrail siyaseti nedeniyle hiçbir müşteri bulunmuyor ve cadde can çekişiyor.”
Doğu Kudüslü halk, ırkçı siyaset nedeniyle Batı Kudüs’te hem kamu alanında hem de özel sektörde bir işe girmekte zorluk yaşamaktadır. Doğu Kudüs, ihmal edilmiş durumdadır. Yolların bakımdan geçmesi gerekmektedir ve drenaj kanalları iş göremez durumdadır. Çöpler düzenli bir şekilde toplanmamaktadır ve bütün bu hizmetlerin aksamasında ekonomik durumun etkisi büyüktür.
Doğu Kudüs’ün bu zor şartları, İsrail sultasının Arap halkını göçe zorlamak amacıyla sergilediği kasıtlı ihmalin sonucudur. İsrail, Doğu Kudüs’ün altyapısını düzenlemeyi reddetmiştir. Bazı Avrupa Birliği ülkeleri bu konuda yardım eli uzatmak istese de İsrail buna şiddetle karşı çıkmıştır.
Doğu Kudüs’te yaşam şartlarının kötü olmasının temel sebeplerinden biri de belediyenin kendi içinde ticari bir desteğe sahip olmamasıdır. Bu ise ticari işletmelere gelirlerinin çok üstünde vergi yüklemesi yapılmasına neden olmaktadır. Bu durumun iyileştirilebilmesi için şehirdeki üniversite mezunlarının değerlendirilmesi, şehre ziyaretçi çekecek alanların geliştirilmesi ve Filistin-Arap turizminin canlandırılması, yüksek öğrenimin teşvik edilmesi, modern Arapça eğitimini destekleyecek yöntemlerin bulunması ve üniversite mezunlarına iş imkânlarının sağlanması gerekmektedir.16

Planlı dışlama politikası
Şeyh Sa’d Mahallesi, Kudüs’ün güneyinde yer alan ve şehir merkezine yakın bir doğu mahallesi ve Batı Savahira ve Cebel’ul-Mukebber mıntıkasının bir parçasıdır. Bu yerleşim yerinde beş bedevi aile yaşamaktadır. 1967’de İsrail Batı Şeria’yı işgal ettiğinde bu bölgeden 70 km²yi, nüfuzu altında tuttuğu topraklara dâhil etmiştir. Böylelikle Batı Savahira ve Cebelu’l Mukebber bu topraklar dâhilinde kalmıştır ve İsrail bu bölgenin vatandaşlarının daimi olarak buranın vatandaşları olarak kalacağını ilan etmiştir. 1993’e gelindiğinde ise İsrail bu bölgenin kapılarını kapatmış ve bölgede yaşayan vatandaşlardan mavi kimlik (İsrail kimliği) taşıyanların dışındakileri şehir idaresinin izni olmadan Kudüs’e girişten men etmiştir. 2002 yılında İsrail ordusu, bu bölgeyi Cebel’ul-Mukebber’e bağlayan tek yolu beton küplerle kapatmış ve buranın halkının Kudüs’e ulaşımını engellemiştir. Bu plan, İsrail’in bölgede yaşayan 2.200 kişiden kurtulmasını sağlamıştır. Kudüs’e girişi yasaklananlar işinden, hatta iş yerinden olmuştur. Bu kişiler şu an akrabalarının yardımları ile geçinmektedirler. Akrabalarının kendilerini ziyareti ise neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Acil durumlarda ambulanslar bile bölgeye girememekte ve bölge halkı hastalarını yürüyerek beton perdenin başka bir köşesine taşımak zorunda kalmaktadır. Bölgeye ticari mal ve petrol girişi neredeyse imkânsız bir hal almıştır. Halk Kudüs’ten aldığı yakıtı yaya olarak küçük varillerle taşıyarak bölgeye nakletmektedir. Bu zor şartlar, yaklaşık 500 kişinin bu bölgeden göç etmesine sebep olmuştur.
Birçok kişi mavi İsrail kimliği taşımasına rağmen bu bölgeden Doğu Kudüs’e göç etmiştir. İsrail’in ırkçı siyaseti sonucu bölgede sadece 1700 kişi kalmıştır ve bu insanlar zorluklar ve hayat gailesi içinde yaşamaktadır. İsrail bu bölgenin coğrafi, ekonomik ve kültürel açıdan bağlı olduğu Cebelu’l-Mukebber ile arasındaki hayat bağını, ortalarına bir duvar inşa ederek tamamen kesmiştir. Bu da bu bölgede yaşayan mavi İsrail kimliği olan vatandaşların, Kudüs siyasi nüfuz bölgesinin dışında kaldıkları için zamanla vatandaşlık haklarını tamamen kaybetmeleri demektir. Bu icraatlar, bu dışlanmış mahalledeki hayatı çekilmez kılmayı hedeflemektedir. İsrail buradaki halkın Kudüs’e sadece Cebel-i Zeytun noktasından girmesine izin vermektedir ama burası da mahalleye 7 km uzaklıktadır. Bununla birlikte buradan geçişlerde taşıtlara müsaade edilmemektedir.
2002 yılında mahalle halkı duvar inşası kararına itiraz etmişlerdir. Bunun üzerine Kudüs Selam Mahkemesi Karar Heyeti, Şeyh Sa’d Mahallesi’nin Batı Savahira’nın (Cebelu’l-Mukebber)17 bir parçası olması sebebiyle duvarın yerinin değiştirilebileceğine karar vermiştir. Mahkemenin kararından sonra sınır askerleri halka yönelik baskılarını artırmış; lise öğrencilerinin Kudüs’e geçişini ve İsrail’den mahalleye malzeme girişini yasaklamışlardır.18
Şeyh Sa’d mahallesi etnik ayrım duvarının dışında kalan birçok mahalleden sadece bir tanesidir. İsrail’in ayrım duvarının dışında kalması için ısrar ettiği 60.000 kişi, etnik ayrım siyasetinin apaçık bir göstergesidir. Ve yoksulluk bu siyasetin sonuçlarından biridir.
İsrail, 1967 sınırlarını ihlal ederek inşa ettiği duvar ile şu gerçeği görmezden gelmektedir: Filistin Kudüs’ü döneminde Kudüs şehir sınırları her iki taraf için de farazi sınırlardı; şimdi ise şehir gittikçe artan bir nüfusla karşı karşıyadır. Bu da ekonomik ve sosyal alanlarda şehir sınırlarına nefretle bakılmasına sebep olmuştur.
Şeyh Sa’d Mahallesi sadece küçük bir örnektir. Ebu Deys ve binlerce Filistinlinin yaşadığı Ram gibi yerleşim yerleri de aynı durumdadır. Oysaki buralarda yaşayan halkın yarısından fazlası İsrail kimliği taşımakta ve Kudüs’e giriş ve orada yaşam hakkına sahip bulunmaktadır. Buna rağmen bu insanlar, yaşam merkezi olan Kudüs’ten ayrılmış bulunmaktadırlar.
Duvar, vatandaşların insanca yaşam hakkını, gerekli ihtiyaçlarını temin etmelerini ve iyi standartlarda bir hayatı engellemektedir. Aynı zamanda tıbbi yardım konusunda da mahrumiyete sebebiyet vermektedir. Öğrencilerin geçişlerine izin verilmemesi suretiyle eğitim de engellenmektedir. Bunlara ilaveten Kudüs’ten duvarın öbür tarafına temel gıda ihtiyaçlarının ulaşması da engellenmektedir.
Şeyh Sa’d Mahallesi’nin trajedisi, Kudüs’ün diğer bazı mahallelerinde daha acı diyebileceğimiz bir şekilde yaşanmaktadır. İsrail Kefer’akb, Ra’s Hamis, Muhayyem Şa’fat, Hayyisselam gibi diğer birçok mahallenin duvar dışında kalmasını kararlaştırmıştır.
Duvarın inşası, civarda yaşayan Kudüslüler arasında, Doğu Kudüs ve çevresindeki mahalleler arasında bir yerde kalma korkusuyla, önceden yaşadıkları mahallelere bir göç dalgası oluşturmuştur.19 Doğu Kudüs’e hicret edenlerin sayısını on binlerle ifade eden kaynaklar vardır. Bu göçler, şehirdeki ekonomik sıkıntı nedeniyledir ve Doğu Kudüs’teki Filistin mahallelerinde boğucu bir nüfus artışına sebep olmuştur. Nüfus artışı ise işsizliğin ve yoksulluğun artmasına yol açmış; bu da İsrail’in kısıtlamalarından kaynaklanan, suç oranlarında artışla sonuçlanmıştır.
Mahkeme ikrarı, Şeyh Sa’d Mahallesi’nin İsrail için herhangi bir tehdit oluşturmadığını tekit etmektedir. Bu da Filistin gençlerine yöneltilen gerçek dışı suçlamaları ortaya koymaktadır. Etnik ve demografik temellere dayanan bu suçlamalar, İsrail’in Filistinli gençleri yoksullaştırma ve Kudüs’ten göçe zorlama politikasına sahip olduğunu göstermektedir. İsrail, Kudüs’teki Arapların sayıca çok olduklarının, sosyal ve ekonomik yönden zayıf bırakılmaları nedeniyle yaşadıkları zorlukların farkındadır; buna rağmen İsrail Sosyal Yardım Merkezi bu gerçeği göz ardı etmektedir. İsrail araştırma birimleri, Kudüs şehrinin yoksulluk dağılımında Arap halkın yoksulluk düzeyini az göstermek için şu verileri göz ardı etmektedirler:20
1. Vatandaşlığı ellerinden alınan kişilerin yoksulluk düzeyi hesaba katılmamaktadır.
2. Uzaklaştırma ve etnik ayrımcılık siyasetine değinilmemektedir.
3. Evlerin yıkılması ve topraklara el konulması siyaseti uygulanmaktadır.
4. Arap İnsan Hakları Sözleşmesi ihlal edilmekte ve Doğu Kudüs’te etnik ayrım duvarının dışında kalan noktalar dışlanmaktadır.
Kudüs’teki ailelerin yoksulluk oranından bahseden rapordaki %32 oranı, birçok ailenin göz ardı edilmesiyle ortaya çıkan bir sonuçtur. Şehirdeki Arap halkın maruz kaldığı tüm ayrımcılıklar dikkate alınırsa bu oran çok yükselecektir. Doğu Kudüs’te yaşayan ailelerin %62’si, çocukların ise %56’sı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Eğer bütün ilmî veriler dikkate alınırsa şehirdeki özellikle Arap halk arasında bu oranın yükseldiğini görürüz. Resmi veriler, Doğu Kudüslü çocukların %75’inin yoksul olduğunu söylemektedir. Ve bu oran siyasi, demografik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesiyle artmaya aday bir orandır.
Kudüs’teki sosyal yardım birimi, şehir halkının ihtiyaçlarının olduğu bilinmesine rağmen devletin şehrin refahı için yeterli bütçe ayırmadığını iddia etmektedir. Bunun başlıca sebebi, Kudüs şehir bütçesinin büyük bir kısmının sömürgeleştirme ve Yahudileştirme çalışmaları ve tünel kazımı için harcanmasıdır. Bütçenin tümü, şehirdeki Arap halka karşı uygulanan politikalara ayrılmaktadır. İsrail ekonomik göstergeleri, Kudüs’te ihtiyaç sahibi halkın çoğaldığını göstermektedir. Buna rağmen devletler, durumun iyileşmesi için para aktarımı yapmamaktadır.21
Şehrin bütçesi 388 milyon şekele ulaşmıştır. Bu bütçenin içinde Araplara ayrılan kısım önemsiz denecek kadar azdır. Bu sebeple devlet, Araplara ayrılan bütçeyi açıklamamaktadır. Bu, şu sebeplerden kaynaklanır:
1. Öncelikle bu meblağın Doğu ve Batı Kudüs’e eşit dağılması gerekmektedir.
2. Bu bütçenin %70’i farklı alanlar için kullanılır. Yaşlıların korunması, kadınların ve genç kızların korunması ve konaklama bunların içinde sayılabilir. Ayrıca bütçenin %16’sı memurların maaşları, %11’i ise farklı etkinlikler için kullanılır. Zikredilen bu alanlar Batı Kudüs’te gelişmiş alanlardır.
Bütün bu olumsuz ekonomik ve sosyal durumlar 2000 yılında Doğu Kudüslü Arap halkın intifada hareketini başlatmasına sebep olmuştur. Bu hareket genelde Araplara, özelde ise Doğu Kudüs’e karşı başlatılan toplu ceza siyasetinden kaynaklanmaktadır. Öyle ki birçokları işinden kovulmuş ve ailesinin geçimini sağlayamaz hale getirilmiştir.22 Kudüs Refah Birimi’nin Planlama Bölümü Müdürü şöyle bir itirafta bulunmaktadır: “İsrail, şehirdeki halk kitleleri arasında dengesiz davranmaktadır. Şehrin dayanılamaz hale gelen durumu için yeterli bir denge sağlayamamıştır.”23

Kudüs ile ilgili veriler24

Tarih

Sayısı

Oranı

 

2 007

256 . 820

34%

Doğu Kudüs’teki Arap nüfus

2 006

 

67%

Yoksulluk sınırının altında yaşayan Arap aileler

2006

 

77,2%

Yoksulluk sınırının altındaki çocukların sayısı

2 006

120 . 705

47%

Doğu Kudüs’ teki çocuk sayısı

2 006

91 . 000

75,4%

Sürekli yoksulluk içinde yaşayan çocukların sayısı



Kudüs’ün ekonomisi son 40 yılda siyasi durumuyla bağlantılı olarak iniş-çıkışlar yaşamaktadır. Bu çalkantı ilk kez intifada hareketiyle 1988’de kendini göstermiştir. 12 Ağustos 1987’de patlak veren intifada hareketiyle Kudüs ekonomisi tedrici bir şekilde gerileme yaşamıştır. Bu gerilemede İsrail’in Filistin gençliği üzerindeki baskısı ve Kudüs’e giriş yasağı büyük bir etken olmuştur. Tünel kazılarıyla bu gerileme daha vahim bir hal almıştır. Üçüncü olarak, 2000 yılında gerçekleşen II. İntifada ile Kudüs ekonomisi yeni bir darbe almıştır. Bunun sonucunda, İsrail siyasetinin ekonomik etkileri, Batı Şeria’da, Kata’da ve Kudüs’ün başka beldelerindeki Filistinli Arap halkın yaşamını olumsuz etkilemiş ve bu ekonomik problemler günümüze kadar aralıksız sürmüştür.25
İsrail, şehrin doğusunu anayasayı gerekçe göstererek (!) işgal etmiş; buradaki halk İsrail kanunları ile kandırılmıştır. Yaşananlar şunu gösteriyor ki İsrail Kudüs’e işgal edilmiş bir toprak muamelesi yapmaktadır. Kudüs Belediyesi’nin ve sulta yönetiminin halka yönelik bazı uygulamalarındaki tavır, etnik ayrımcılığın boyutlarını açıkça göstermektedir. Bunlardan biri, konumuz olan yoksulluk ile alakalı bulunan, 3-4 yaş grubu için zorunlu eğitimdir. 1999’da yapılan kanuni düzenlemeye göre bu uygulamanın en yoksul mahallelerde başlatılıp tedrici bir şekilde tüm şehre yayılması planlanmaktaydı. Kudüs Belediyesi bu uygulamayı gerçekleştirmek için Yahudi mahallelerini seçti. Oysaki Kudüslülerin yaşadığı mahallelerin onlardan çok daha şiddetli bir yoksulluk içinde oldukları bilinen bir gerçektir. 26
İsrail, şehri zapt etme süresince birçok kereler demografik temeller üzerine daha geniş coğrafi sınırlar elde etmek için sınırları değiştirmiş ve Kudüs’ü tamamen topraklarına katmayı hedeflemiştir. Utanç Duvarı, 974.151 dönümlük araziyi diğer topraklardan ayırmıştır. Bu da Kudüs bölgesinin %43’üne denktir. Duvar, 267.000 Filistinliyi Batı Şeria’nın dışında bırakmıştır. İsrail, Doğu Kudüs nüfusunun doğal artışına rağmen şehirde hiçbir imar düzenlemesi yapmadan, amaçlarını gerçekleştirmek ve yoksulluğu daha da içinden çıkılmaz hale getirmek için elinden geleni yapmıştır.
                                                                                                     
Kudüs’ün farklı bölgelerinde yerleşim yoğunluğu:27

Kilometrekareye düşen kişi sayısı

Bölge

8.300

Batı Kudüs

9.000

Doğu Kudüs

13.500

Doğu Kudüs’teki Arap mahalleleri

 

Veriler ve gerçekler

  • 2007 yılı itibarıyla Kudüs’te yaşayan Arapların sayısı 256.820 olup bu rakam, %34’lük oranı oluşturmaktadır.
  • 2006 yılı verilerine göre Doğu Kudüs’te yaşayanların %67’si sosyal refah düzeyine göre yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu oran, burada yaşayan Yahudiler için %21’dir. Batı Kudüs’te ise yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı bugün için %68,4’e ulaşmış olup Yahudilerde ise bu oran %22’ye ulaşmıştır.
  • 2006 yılı verilerine göre Kudüs’te yaşayan Arap çocukların %77,6’sı yoksulluk sınırının altında yaşarken bu oran Yahudi çocukları için %39,6’dır.
  • Şehrin ele geçirilişinden bu yana belediye, yerleşim arazilerinin 1/3’üne el koymuştur. Araplara ait bu şahsi mülk, 25.500 dönümlük bir alana tekabül etmektedir.
  • İsrail’in işgal edip el koyduğu bu arazilerin bir kısmı umuma, bir kısmı ise şahıslara aittir ve bu arazilerin üzerine Yahudiler için 50.197 yerleşim yeri inşa edilmiştir.
  • 160.000 Arap vatandaş, sularının sürekli kesilmesinden şikâyetçidir. Bunun sebebi ise belediyenin suyu kesmesidir.
  • Öğrenciler için gerekli sınıf sayısı 1500’dür. 2010 yılı için ise bu rakamın 1900’e yükseleceği tahmin edilmektedir.
  • 91.000’den fazla çocuk, yoksulluk sınırında yaşamaktadır.
  • 2004 yılı içerisinde Kudüs Belediyesi, resmi olmayan inşaatların %85’inin şehrin batısında gerçekleştiğini açıklamıştır. Buna mukabil olarak yıkım emirlerinin %91’i ise Kudüs’ün doğusunda gerçekleşmiştir.
  • Ailelerinin yaşadığı yoksulluk yüzünden 9.000’in üzerinde çocuk, herhangi bir eğitim kurumuna kaydolmadan hayatına devam etmektedir. Devlet okullarında okuldan ayrılma/alınma oranının %50’yi geçtiği görülmektedir.
  • 2007 istatistiklerine göre Kudüs’te 3. ve 4. sınıf yaş grubunda 15.000 çocuk yaşamakta olup bu çocukların %90’ını oluşturan 13.500 çocuk ise hiçbir eğitim kurumuna kayıtlı değildir.28
  • 2000 yılından 2007 yılına kadar geçen sürede toplam 43 otelden 17’si kapanmıştır. İş gücü kaybı %90’a ulaşmış; çalışan iş gücü ise %12,5’e gerilemiştir. Kudüs şirketleri, toplu taşımada kullandıkları otobüslerinin %70’ini banka hacizleri yüzünden açık arttırma ile çok ucuza satmış ve bu satışlardan sonra toplu taşımaya ayrılan otobüs sayısı sadece 60 tane kalmıştır.29

Kudüslüleri baskı altında tutabilmek için İsrailliler birtakım kanunlar oluşturmuşlardır. Bunların en önemlileri; genel menfaat çerçevesi içinde topraklara el koyma kanunu, inşaat ve şehir planlaması kanunu, İsrail’e giriş kanunu ve oturma izninin iptali kanunudur. Bunların dışında çocukların vatandaşlığa kaydı kanunu, ekonomik bağımlılığı destekleyecek olan devlet sigortası kanunu ile 2003 yılında konan ve 2006 yılında düzenlenen vatandaşlık kanununu da zikredebiliriz.30
Filistin köylerini pandekte çevirmek isteyen İsrail, halkı göç ettirme çabasındadır. Halkı sürekli aynı bölgede tutma planları yüzünden iş imkânları azalmış ve bu yüzden de yoksulluk ciddi boyutlara ulaşmış durumdadır.
İster duvarın içinde ister dışında olsun, olayların daha da kızışmasında rol oynayan bir diğer büyük sorun ise İsrail’in, bu duvarların dışında kalan Filistinli halkın ellerinden vatandaşlıklarını almasıdır. Vatandaşlığı ellerinden alınan Filistinli sayısı 90.000’i bulmuştur. Bu durum, birçok ailenin duvarın içinde kalan bölgeye göç etmesine neden olmuştur. Bu nedenle bölge nüfusundaki artış, 24.000 kişiden 42.000’lere kadar ulaşmıştır.

Yoksulluğun sebepleri
Kudüs’teki yoksulluğun sebepleri, işgale dayanmaktadır. Muhakkak ki işgal, buradaki bütün sıkıntıların. Bununla beraber, yoksulluğun içinden çıkılmaz bir hal almasında etkili olan sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

  • İsrail’in işgalle birlikte yürüttüğü esef verici icraatların uzun yıllardır sürmesiyle oluşan ve farklı alanlarda sürekli devam eden ekonomik kötüleşme.
  • Irkçı ayrım duvarının sebep olduğu, hayatın tüm alanlarını kapsayan vahim çöküşler.
  • Batı Şerialıların oturumuna ve Kudüs’e girişlerine izin verilmemesi.
  • Süregelen askeri engeller.
  • Kudüslü tüccarların ithal ettikleri ticaret mallarının güvenlik teftişlerinin arttırılması, limanlar veya havaalanlarından geçişinin engellenmesi ve gümrük vergilerinin sürekli arttırılması.
  • Kudüslü halkın genel vergilere ve şehir vergilerine tabi tutularak ödemeleri için zorlanması.
  • Ulaşım sektörünün %90’ının çökmüş olması ve bu sektörde çalışanların işsiz kalması.
  • Filistinlilerin mallarının Kudüs piyasasına girişinin engellenmesi.
  • Yahudi tüccarlarının ve İsrail mallarının Filistinlilere ve mallarına tercih edilmesi.
  • Deri ayakkabı, elbise, çocuk bezi vb. şeylerin üretiminin veya dokumanın yapıldığı bazı fabrikaların ve imalathanelerin kapatılması. Buraların kapatılmalarının sebepleri: a) Bu mallara talebin azalması, b) İsrail üretimi veya ithal malların tercih edilmesi, c) Çalışmayı ve iş yerlerine ulaşmayı zorlaştıran askeri engeller.
  • Geçiş siyaseti nedeniyle Mısır gibi Arap ülkelerine ihracatın azalması.
  • Evlerin yıkılması ve on binlerce dolarla ifade edilen ceza ödemeleri.
  • Toprakların gasp edilmesi ve sahiplerinin buralara girişlerinin engellenmesi. İnsanların topraklarına girmeleri durumunda hayali suçlarla suçlanmaları ve bazılarının mahkemelerde yargılanarak binlerce dolarlık cezalara çarptırılmaları.
  • Kudüs’teki sarraflara karşı yapılan üzücü icraatlar ve yerleşim vergisi adı altında sarrafların mallarına el konulması.
  • Kudüslü işçilerin fabrikalardan çıkarılıp yerlerine İsrailli işçilerin yerleştirilmesi.
  • Duvarın dışında kalan bölgelerden duvarın içindeki bölgelere göçlerle birlikte bazı bölgelerin aşırı kalabalık hale gelmesi.

Tüm bu sebepler, korkunç bir işsizlik artışına sebep olmuştur. Şehirdeki işsizliğin nedenlerini iki başlık altında inceleyebiliriz:
a) Kamu sektöründe kayıtlı işsizlik.
b) Özel sektördeki kayıtlı olmayan işsizlik.
Burada zikredilmesi gereken bir diğer husus da Kudüslü esirlerin büyük bir kısmının sayısının güvenlik sicillerinde işlenmemiş olmasıdır. Bu esirler tam bir yokluk içinde yaşamaktadırlar ve bunlar, bilhassa aileleri Kudüs dışında; Gazze Şeridi veya Batı Şeria’da veya Ürdün gibi ülkelerde bulunan kişilerdir.

Yoksulluğun vurduğu alanlar
Yoksulluğun, hayatın ekonomik, siyasi, sosyal, sağlık ve güvenlik gibi hemen hemen her alanında Filistin halkının yaşamlarını sarsan etkileri olmuştur. .
Yoksulluğun sosyal alanda ve sağlık alanında sebep olduğu dejenerasyonlar:

  • Ailevi çözülme ve ailenin kontrol mekanizmasının olmayışı.
  • 6 m²’yi geçmeyen odalarda kızlarla erkeklerin ve farklı ailelerin bir arada kalmasını gerektiren zor şartların sebep olduğu ahlaki bozulma.
  • İçinde bulunulan sosyal şartlar nedeniyle çocuklar üzerinde aile terbiyesinin azalması sonucu bazı çocukların uyuşturucu ve alkol bağımlısı olmaları.
  • Suç oranlarının, özellikle de hırsızlığın artması. Bu durum, İsrail araştırma birimlerini, sonucun zengin Yahudi mahallelerini etkilemesi sebebiyle korkutmaktadır.31
  • Öğrencilerin okuldan alınması; aşağılık bir hayatın kucağına ve uyuşturucu tacirlerinin ellerine düşmeleri; sahipsiz, koruyan-gözeten olmadan sokaklarda kalmaları gibi durumlar, toplumun temelini oluşturan ahlâkın bozulması sonucu işlenen tecavüz, hırsızlık, insanların namusuna göz dikmek gibi yüz kızartıcı suçların artmasına sebep olmuştur.
  • Yoksul ailelerin çocuklarının hastalıklarla boğuşması ve maddi imkânsızlıklardan dolayı bu hastalıkların gün geçtikçe müzmin hale gelmesi.
  • Çocukların çok erken yaşlarda çalışmaya başlamaları ve çalışmalarının karşılığında çok az ücret almaları.
  • Ailevi ilişkilerin zayıflaması ve boşanmaların artması. (Birçok aile bu şekilde çökmüştür.)

Yoksulluğun ekonomi, siyaset ve güvenlik alanlarında sebep olduğu dejenerasyonlar
İsrail’in benimsediği siyaset, yoksullukta derinleşmelere ve tehlikeli çöküşlere sebep olmuştur. Alım gücünün ortadan kalkmasıyla fabrikaların kapanması, bunlardan biridir. Vergi siyasetinin sonucu olarak ticari vergilerin artmasıyla ticarethanelerin üçte biri kapılarını kapatmıştır. Yoksulluk, halkın direniş ve faaliyet çabalarına gem vurmaktadır. Asgari yaşam koşullarına ulaşmak için bile gösterilen çaba nedeniyle şehir, siyasi bir fatura ödemektedir. İsrail, şehri işgalinden bu yana ekonomik çökertme politikası uygulamaktadır. Bunun sonucunda ise ezici bir kriz baş göstermiştir. Bu, çalışanların üçte birini oluşturan işsizlerin sayılarından da açıkça anlaşılmaktadır. Dahası İsrail, Arap halkın kendi topraklarından faydalanmasına müsaade etmemekte, üretim alanında ağır vergiler uygulamakta, su haklarını kısıtlayan birtakım icraatlarda bulunmaktadır. Bu durum, ziraat mahsullerini büyük oranda etkilemektedir. Sonuçta çiftçiler geçimlerini sağlayabilecekleri başka yollar aramaya başlamışlardır. Kendileri için İsrail pazarlarından başka seçenek ise bulunmamaktadır. İş aramak için göç etmelerine yol açmak, İsrail’in Arap halkı Kudüs’ten uzaklaştırmak için bulduğu en kolay yoldur. Ekonomik sektör, birçok faktörden etkilenmiştir. Bu faktörlerin bir kısmı, bölgelerin durumu ve şehrin tabiatıyla bağlantılı, diğer bir kısmı ise bölgelerde uygulanan vergi uygulamalarıyla bağlantılıdır. Bu icraatların başında İsrail’in uyguladığı vergiler gelmektedir. Bu vergiler üç çeşittir: Belediyenin topladığı vergiler, özel kurumların topladığı gelir vergileri ve gümrük tarafından toplanan katma değer vergisi.
Kutsal şehir Kudüs’te Arap vatandaşlar için ekonominin en ileri gelen sektörlerinden biri ticaret sektörüdür. Bu, şehrin dinî, siyasi ve coğrafi kimliğiyle bağlantılıdır. Fakat 1967’deki işgal ile birlikte gerilemeye başlayan ticaret sektörü, toprakların işgal edilmesinin yanı sıra silsileler halinde uygulanan vergiler yüzünden dükkânların üçte birinin kapanmasıyla iyice geriye gitmiştir.

Çözüm ve öneriler

  • Turizm sektörüne acilen gereken önemin verilmesi; bunun için de İsrail firmaları ile rekabet edebilecek modern düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
  • Farklı bölgelerden önce şehir merkezinde yatırımlar yapılmalıdır.
  • Eski Kudüs’teki evler acilen kurtarılmalıdır.
  • Sosyal alanlarda insanlara acil yardım sağlanmalıdır. Zekat fonları, hayır kuruluşları gibi müesseselerin kurulmasıyla insanların yaşamlarını sürdürebilmelerine yardımcı olunmalıdır.
  • İnsanların, topraklarının ellerinden alınması gibi sorunlarına cevap verecek bir devlet teşkilatı kurulmalı ve böylece sessiz göç ettirme politikasının önüne kanuni yollarla geçilmelidir.
  • Ekonomik ilişkiler geliştirilmesi için Arap bankalarına baskıda bulunulmalı ve finansal kaynakların Yahudilerin eline geçmemesi amacıyla Arap bankalarının işlemlerde kolaylık göstermesi sağlanmalıdır.
  • İnsan hakları kapsamında yer alan yoksullukla mücadele meselesi, devam gerektiren bir meseledir. Yoksullukla mücadele konusunda izlenen stratejilerin düzenlenmesi ve bu alanda yapılan faaliyetlerin artırılması gerekmektedir.

Sonnotlar
“Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesi Raporu”, (Kopenhag: 6-12 Mart 1995
2 Bkz.: A.g.e.
3 Bkz: BM Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966’da kabul ettiği Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 1. fıkrasının 13. maddesi. (Karar 2200A (D-21), ek) ve bkz: Genel Kurul’un 4 Aralık 1986’da kabul ettiği Kalkınma Hakkı Bildirisi’nin 3. fıkrasının 2. maddesi. .
4 Örnek olarak bkz.:BM Genel Meclis’in 4 Aralık 2000 tarihli, 106/55 no.lu kararı ve İnsan Hakları Kurulu’nun 23 Nisan 2001 tarihli, 31/2001 no.lu kararı. (http://www1.umn.edu/humanrts/arabic/cescr-st10.html) )
5 “2000 Yılı İnsani Gelişim Raporu”, New York: Oxford University Press, 2000. (http://www1.umn.edu/humanrts/arabic/cescr-st10.html) )
6 “Attacking Poverty”, World Bank, World Development Report 2000-2001, New York: Oxford University Press, 2001. .
7 Yesrail Kamhi, Küdüs’te Emniyet Duvarı: Şehir ve Halkının Çöküşü, Kudüs Enstitüsü İsrail Araştırmaları, s.16-22.
8 “Kudüs Gazetesi”, 13 Haziran 2007.
9 A. Amal Ebu Deys, “Duvar Bizi Kabirsiz Gömdü”, İtgar Gazetesi, 22 Haziran 2007.
10 Ebu Deys, a.g.m.
11 Ebu Deys, a.g.m.
12 “Doğu Kudüs ve Halkının Kanuni Yeri”, Beyt-i Selim, 31 Ağustos 2008.
13 Bkz.: a.g.m.
14 Bin Zekin, “Yoksulluğun İsrail’deki Başkenti”, Marif Gazetesi, İsrail: 14 Ocak 2005.
15 Bin Zekin, a.g.m.
6 Bin Zekin, a.g.m.
17 Bkz.: Kudüs Selam Mahkemesi Karar Heyeti’nin Raporu, 25. bend.
18 Kapalı Mıntıkaların Durumuyla İlgili Kanun, 3. bend (Yahudiler ve Batı Şeria ile ilgili), no: 1576, 15 Şubat .2005.
19 Garib Y, “İsrail ve Arap Mahalleleri”, Siyaset Sayfası, Florshaymer Enstitüsü, Mart 2005.
20 Yail Brnobski, “Doğu Kudüs: Yoksulluk Sınırının Altındaki %62”, Yadud Ahrunut, 14 Mayıs 2007.
21 Dorit Birun, “Kudüs Belediyesi Gelişim ve Araştırma Planlamaları Refah Bölümü Müdiresi Yadud .Ahrunut’a Karşılık”, 15 Mayıs 2007.
22Yail Brnobski, a.g.e.
23 Dorit Birun, a.g.e.
24 Kudüs İstatistik Birimi 2007, Kudüs İsrail Araştırmaları Enstitüsü.
25 “Duvarın Kudüs’teki Ekonomik Sektörler Üzerindeki Etkisi”, Kudüs: Ticaret ve Zanaat Odası, 2008, s.6.
26 “Doğu Kudüs: Veriler ve Gerçekler”, İnsan Hakları Sosyal Kuruluşu Raporu.
27 Uygulamalı Araştırma Enstitüsü, Kudüs, Eric 2007.
28 Vatandaşlık Hakları Kuruluşu Raporu kaynaklı 1-11 arası Veriler, 2008 verileri.
29 “Duvarın Kudüs’teki Ekonomik Sektörler Üzerindeki Etkisi”, 2008, s.14.
30 Üsame Halebi, “İsrail’in Siyasi Hedeflerini Gerçekleştiren Kanun ve Hükümler”, 2006, s.26.
31 Kamhi, a.g.e., s.1.

 

Kaynakça
Bin Zekin. “Yoksulluğun İsrail’deki Başkenti”. Marif Gazetesi. İsrail: 14 Ocak 2005.
Birun, Dorit. “Kudüs Belediyesi Gelişim ve Araştırma Planlamaları Refah Bölümü Müdiresi Yedut Ahrunut’a Karşılık”. 15 Mayıs 2007.
Brnobski, Yail. “Doğu Kudüs: Yoksulluk Sınırının Altındaki %62”. Yadud Ahrunut. 14 Mayıs 2007.
“Doğu Kudüs ve Halkının Kanuni Durumu”. Beyt-i Selim. 31 Ağustos 2008.
“Doğu Kudüs: Veriler ve Gerçekler”, İnsan Hakları Sosyal Kuruluşu Raporu, 2008.
“Duvarın Kudüs’teki Ekonomik Sektörler Üzerindeki Etkisi”. Kudüs: Ticaret ve Zanaat Odası, 2008.
Ebu Deys, A.Amal. “Duvar Bizi Kabirsiz Gömdü”. İtgar Dergisi. 22 Haziran 2007.
Ekonomik, Kültürel ve Sosyal Haklar Komitesi Toplantısı /25. oturum. 2001.
Garib, Y. “İsrail ve Arap Mahalleleri”, Siyaset Sayfası, Florshaymer Enstitüsü, Mart 2005.            
Halebi, Üsame. “İsrail’in Siyasi Hedeflerini Gerçekleştiren Kanun ve Hükümler”. 2006.
http://www1.umn.edu/humanrts/arabic/cescr-st10.html
http://www1.umn.edu/humanrts/arabic/cescr-st10.html
Kamhi, Yesrail. “Küdüs’te Emniyet Duvarı: Şehir ve Halkının Çöküşü”. Kudüs Enstitüsü İsrail Araştırmaları.
“Kudüs Gazetesi”. 13 Ocak 2007.
 “Kudüs Şehri İçin İstatistiksel Kanıt”. Kudüs İsrail Araştırmaları Merkezi. 2007.
Vatandaşlık Hakları Kuruluşu Raporu kaynaklı 1-11 arası veriler. 2008.

“Attacking Poverty”. World Bank, World Development Report 2000-2001. New York: Oxford University Press, 2001.

Mescid-i Aksa’nın korunmasında uluslararası toplumun rolü ve Aksa’nın geleceği

Raşid Gannuşi; Nahda Hareketi Genel Başkanı

Bismillahirrahmanirrahim
Uluslararası şartların Kudüs’ün nihai geleceğine etkileri nelerdir?
1- Birbiriyle iç içe geçmiş dinî, stratejik ve siyasi birtakım sebeplerle, Filistin bölgesi ve özellikle de Kudüs, uluslararası güç dengeleri arasında yaşanan bölge hâkimiyetini elde etme mücadelesinin merkezinde yer alır.
Tarihî süreçte bu topraklar için Firavunlar, Babilliler, Asurlular, Farslar, Bizans ve Yunanlılar egemenlik kavgası vermiş, kadim imparatorlukların son evresine gelindiğinde de İslam ortaya çıkmıştır. O dönemde Şam bölgesi Bizanslıların egemenliği altındaydı. İslam davetiyle gerçekleşen tevhid temeline dayalı, kapsamlı ve toplumsal devrim, doğal olarak, Filistin’in gerçek sahiplerini, Filistin halkını, zalim Bizans işgalinin boyunduruğundan kurtarmıştır. Filistin halkı, Arapların tarih boyunca bu bölgeye yaptıkları göçler neticesinde ortaya çıkan nesillerinden oluşmaktadır. Bölgedeki Hristiyan dinî otorite, Kudüs’ün anahtarlarını, Ahid-nâme-i Ömer (eş-Şurûtu’l-Ömeriyye: Ömer’in Şartnamesi) olarak bilinen şartlar çerçevesinde Müslümanların halifesine vermekte hiçbir sakınca görmemiştir. Bu şartname, HristiyaNların kendi dinlerini, mabet ve sahip oldukları servetlerini güvence altına alırken bölgede Hristiyanların Yahudilerle bir arada yaşamaması koşulunu da onaylamaktaydı.
Yahudiler Filistin’e Firavun idaresindeki Mısır’dan çıkarak geldiler. O devirlerde Yahudiler, Hz. Yakup ile başlayıp daha sonra Hz. Yusuf, ardından Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s.) gibi birçok peygamberin önderliğinde tevhid mesajını taşıyan, kendi çağının Müslüman’ı kimselerdi. Hz. Davud ve Hz. Süleyman, peygamberlikle birlikte hükümdarlık görevini de yürütmüş ve peş peşe sadece birkaç on yıllık ömrü olan bir devleti yönetmişlerdir. Bu süre zarfında hükümdar peygamber Hz. Süleyman, muhteşem bir saray inşa etmiş ve bu sarayın bir köşesine Allah’a ibadet için, Yahudilerin “tapınak” (el-heykel) adını verdikleri bir mabet inşa etmiştir. Ne var ki Yahudiler, çok geçmeden aralarındaki fesat ve sapıklık yüzünden atalarının dinini terk ettiler ve putlara taparak yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya başladılar. Aralarındaki bölünme onları birbirlerine düşürdü; savaşlar yaptılar ve hepsinin ortak düşmanı olan birtakım güçlerle el birliği ettiler. Bundan sonra art arda gelen saldırı ve işgaller onları çökertti ve mabetlerini yerle bir etti. Filistin toprakları Bizanslılar ve Farslılar tarafından bir tarla gibi sürülüp tırpanlandı. Bu savaşların ardından Yahudiler köle olarak uzak bölgelere sürgün edildiler ve nihayetinde Filistin topraklarında onlardan en küçük bir iz kalmayacak şekilde dünyanın dört bir yanına dağıldılar.
Yahudiler, göçebeliğe yatkın bir toplum oldukları için yerleşik düzende kalıcı eserler bırakabilecek, gelişmiş bir bayındırlık faaliyeti ve köklü bir medeniyet oluşturabilecek karakterde insanlar değillerdir. Bu çerçevede, Arz-ı Mev’ud ve bir zamanlar kendilerine ait olan büyük saltanat efsanesi üzerinden kurguladıkları “mabet” iddiası da temelsizdir. Nitekim, Yahudi kültürüne ait herhangi bir ize veya varlığını iddia ettikleri “mabed”in kalıntılarına ulaşabilmek hevesiyle İslam medeniyetinin miras bıraktığı muazzam kültür ve mimariyi altüst edecek biçimde Filistin topraklarını tarumar etmelerine rağmen hiçbir sonuç elde edememişlerdir. Zira, Hz. Süleyman’a ait olan ve Sebe suresinde1sözü edilen saray, billurdan yapılmış sırça bir saray olup insan ürünü değil, belki de Cenab-ı Allah tarafından gaybî kuvvetlerin emriyle kulu Süleyman’a sunulmuş ilahi bir lütuftur. O itibarla bu sarayın, Hz. Süleyman’a özgü olup bir beşer yapısı olmamasından ötürü, bütünüyle (ilahi âleme) yükseltilmiş olması ihtimali ağır basmaktadır. Söz konusu saray, Hz. Süleyman’ın, yaratıcısına yükselen ruhuyla birlikte yükselmiş ve ona gerçek anlamda layık kimse kalmamıştır. Özellikle de Yahudiler arasındaki itikadi bozukluğun, putlara tapacak ve son peygamberleri Mesih İsa (a.s.)’nın ifadesiyle, “Mabedi sarrafların meskeni ve hırsızların yuvası hâline getirecek”2 ölçüde yayılması, söz konusu saraya kimsenin layık olmadığını göstermektedir. Eğer durum böyle olmasaydı, o yüce saraydan bir iz muhakkak kalırdı.
2- Kudüs, İslam’la birlikte yeniden itibarını kazanmış ve dinî hoşgörünün, ilmî ve medeni anlamdaki gelişimin merkezi hâline gelmiştir. Müslümanlar, Mescid-i Haram’dan 40 yıl sonra yeryüzünde inşa edilmiş ikinci mescit olan Mescid-i Aksa’yı yeniden imar etmişlerdir. Hz. Ömer, bölgeyi fethettiğinde bu yapı yıkık dökük bir harabe ve çöplük hâlindeydi. Ancak Müslümanlar, onu yeniden onarmak ve kutlu bir ilim ve irfan yuvasına dönüştürmek için büyük bir titizlik gösterip bütün maharetlerini sergilediler. Bu muazzam yapıya büyük vakfiyeler tahsis edildi ve ilim talebeleri, buradaki emsalsiz âlimlerin ilim ve feyzinden istifade edebilmek için dünyanın en ücra köşelerinden bu bölgeye akın ettiler.
3- Ne var ki Müslümanların giderek zayıflayıp birliklerinin dağılmasıyla, Avrupa ülkelerinin parçalanmışlığından ve birbirleriyle savaşmalarından bunalmış olan Papalık müessesesinin önüne tarihî bir fırsat çıkmış oldu. Papalık, Batı toplumunun desteğini alarak halkı yeniden birlik olup aralarındaki savaşlara bir son vermeye ve Arap doğusuna peş peşe seferler düzenlemeye teşvik etti. “Mesih’in kabrini putperestlerin (Müslümanları kastediyorlar) kirli ellerinden kurtarmak” sloganıyla başlattıkları ve “Haçlı Seferleri” adını verdikleri bu savaşlar, gerçekte Müslümanların tanımladıkları şekliyle dinle hiçbir alakası olmayan dünyevi çıkar ve yağmacılık temeline dayalı bir Batılı savaşıydı. Nitekim Haçlıların Kudüs’e giden yol boyunca Bizanslı Hristiyan kardeşlerine karşı işlemiş oldukları cinayetler ve Kudüs dâhil olmak üzere Şam bölgesinde yaptıkları soykırımların hepsi, onların ne derece medeni ve dindar olduklarının göstergesidir! Avrupa seferleri 11. yüzyılın sonlarında başlamış ve bir asırdan fazla sürmüştür. Bu süre zarfında da Mescid-i Aksa’da namaz kılınamamıştır.
4- Bu durum, İslam vicdanını derinden sarsan bir darbe olmuştur. Yeniden uyanan İslami bilinç, âlimlerin gayretleri sonucu ıslah çağrılarına dönüşmüş ve çok geçmeden de bu çağrıların meyveleri devşirilmeye başlanmıştır. Böylece Zengilerin idaresi altındaki yeni nesil birçok askerî ve siyasi lider, Haçlıları kovarak Kudüs’ü özgürlüğüne kavuşturma planı üzerinden yüksek stratejiler geliştirmiş; nihayetinde bu sancağı muzaffer komutan Selahaddin Eyyubi devralmış ve Allah, Kudüs’ü özgürlüğüne kavuşturmayı ona nasip etmiştir. Bazı tarihî kaynaklar, 17. yüzyılın başlarına kadar Yahudilerin Kudüs’e giriş izninin olmadığını; ancak bu tarihten sonra Osmanlıların buna müsaade ettiklerini ve onlara oraya yerleşerek Aksa’nın dış batı duvarında ibadet etme izni verdiklerini kaydetmektedirler.3Ne var ki bu müsamaha, onların, Osmanlı hilafetini yıkan baltalardan biri olmalarını engellememiştir.
5- Dinî çoğulculuğu ve özellikle de ehlikitabı bir olgu olarak kabul eden İslami hoşgörü, hiçbir din mensubuna kendi dininin gereklerini yerine getirme konusunda yasak koymuş değildir. Bu sebeple -ileride de göreceğimiz gibi- Kudüs ile ilgili olarak Yahudilerle bu açıdan yaşadığımız bir sorunumuz yoktur.
6- Avrupalıların Yeni Dünya’yı (Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı) keşfetmeleri, Batı toplumlarının lehine, diğer toplumların da aleyhine olmak üzere uluslararası güç dengelerini köklü bir biçimde değiştirmiştir. Bu keşiflerle özellikle İslam ümmeti açısından büyük değişiklikler yaşanmıştır. Batılılar, kapitalist sistemin ve sanayi devriminin özünü oluşturan sermaye birikimi temeline dayanan muazzam zenginlik kaynaklarını ele geçirmişlerdir. Aynı şekilde İslam dünyasının etrafını çepeçevre kuşatarak onu parçalama ve birliğini dağıtma fırsatını da yakalamışlardır. Bunun yanı sıra 1768 Vestfalya Antlaşması’nda, “hasta adam”ın topraklarını bölüp paylaşma niyetiyle İslam dünyasını parçalamaya karar vermişlerdir. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için de, kendi iç anlaşmazlıklarını birtakım teknik şartlara bağlayarak çözüme kavuşturmuşlar ve her ülkenin dinî cemaatleri arasındaki ihtilaflara barışçıl yollardan çareler bularak Katolik ve Protestanlar arasındaki dinî savaşları sona erdirmişlerdir.
7- Yahudiler, bu bölüp parçalama projesinde önemli bir rol oynamıştır. Çünkü Filistin’i işgal stratejisi ile ilk olarak 1649 senesinde dillendirilen Batı stratejileri birbiriyle örtüşüyordu. Nitekim bir grup nüfuzlu ve zengin Yahudi, mevcut İngiliz hükümetine İsrailoğullarını Arz-ı Mev’ud’a göç ettirme önerisini içeren bir dilekçe sunmuştur. 1798 yılında da Napolyon, bir Yahudi Commonwealth’i (Milletler Topluluğu) oluşturma projesini öne sürmüştür. Bu proje, Batı’nın tipik bir askerî stratejisiydi ve arka planda Mısır’ı Şam bölgesinden ayırmayı hedefliyordu. Bir asır sonra proje açısından şartlar olgunlaşmış ve 1897 yılında uluslararası güçlerin açık desteğiyle Siyonist Yahudi grupların temsilcilerinin bir araya geldiği Basel Kongresi’nde proje üzerinde görüş birliğine varılmıştı. Buna göre Siyonist hareket, sömürge stratejisinin bir parçası olduğu gibi Avrupa ulusal projelerinin de bir parçası sayılıyordu. Bu projeyi, dönemin Batı siyasetini yönlendiren İngiltere ve Fransa sahiplenmiş ve finans konusunda çok cömert davranmışlardır. Söz konusu proje, 1917 Balfour Deklarasyonu’yla, uygulama aşamasındaki en önemli mesafeyi katetmiştir. Osmanlıların bölgeden uzaklaştırılmasının ardından, Filistin’deki İngiliz işgalinin gözetimi altında İngiliz komutan Allenby, Kudüs’e girerken, Haçlı Savaşlarının sona erdiğini ilan ediyordu. İşte tam anlamıyla Batılı ve Avrupalı güçlerin himayesinde Filistin topraklarına Yahudi göçlerinin kapıları böylece açılmış oldu. Bir yandan işgalci İngilizler tarafından Filistin halkının ekmek bıçağı edinmesine dahi müsaade edilmezken, öte yandan göç olgusu kesintisiz devam ediyor ve Siyonist terör örgütleri silahlandırılıp eğitiliyordu. Dağınık Arap orduları ile en son teknoloji ürünü silahlarla donanmış ve sayıca daha üstün olan Siyonist örgütler arasında orantısız savaşlar yaşandı. Bu gelişmelerin ardından Birleşmiş Milletler, uluslararası yasalar çerçevesinde, sınırları belli olmayan yabancı ve şaibeli bir oluşuma yasal zemin hazırlamış olacaktı. Ancak II. Dünya Savaşı ve Batı’daki yönetim dengelerinin Amerika lehine değişmesinden sonra henüz yeni doğmuş olan Siyonist yapının himaye görevi Amerika’ya devredildi. Nitekim mal, silah, medya ve herhangi bir uluslararası tepkiye karşı hamilik gibi cömertçe verilen finans ve desteğin artması oranında Yahudi nüfuzunun da güçlendiği görülmüştür.
8- Ortak stratejik hedefler etrafında bir araya gelen Batı ile Siyonizm uzlaşısı; İslam’a, Müslümanlara, özellikle Araplara, daha özelde de Filistin halkının tamamen geri plana itilmesine yönelik çabalarla başlamış, Arapları ve İslam dünyasındaki bölünmüşlüğü arttırarak direniş gücünü her türlü destekten yoksun bırakma hedefleriyle yoluna devam etmiştir. Her alanda başlatılan bu karşı seferberlik, söz konusu Amerikan himayesi olmasa bugünkü Siyonist oluşumun asla gerçekleşmeyeceğini ve devamının mümkün olamayacağını göstermektedir. Ancak asıl mesele, Siyonist oluşumun varlığından ve ona yönelik tehditlerin engellenmesinden ziyade, söz konusu oluşumun kuvvetler dengesinde fiilen, bütün Arap devletlerinden daha ağır basmasını sağlamaya yönelik bir karar aşamasına girmiş olmasıdır. Bu çerçevede ilgili kararlılık, Arap ülkelerinin bölünmüşlüğünün arttırılarak kalıcı hâle getirilmesini ve herhangi bir diriliş ve silahlanma girişiminin tam anlamıyla akamete uğraması için ne gerekiyorsa yapılmasını öngörmektedir.
9- Siyonist proje, uluslararası boyutta da bir ahtapot gibi dünyanın dört bir yanına uzanmakla işe başlamıştır. Nitekim bu boyut, Siyonist projenin doğuş aşamasında önemli rol oynamış, daha sonra da kalıcılığını ve üstünlüğünü güvence altına alabilmek için ona her türlü hizmeti yapmıştır. Söz konusu ahtapotun kolları tüm kıta ve ülkelere yayılmış durumdadır. Bunlara örnek olarak Mason hareketi ve bu hareketin Rotary, Lions ve Akdeniz kulüpleri ve Yehova’nın Oğulları gibi alt kollarını sayabiliriz.
10- Öte yandan dev medya kuruluşları ve Hollywood gibi kültür ve sanat kolları da bu projeye destek vermektedir. Yine çok uluslu şirketler ve bankalar da, gelirlerinden bir kısmını Siyonist ideolojinin hizmetine sunmuş durumdadır. Bu uygulamaların yanı sıra Kudüs’ü Yahudileştirme ve yerli halkın mal varlığına çeşitli şekillerde el koyma planları için yapılan cömertçe bağışlar da işin cabasıdır. Halkın mal varlığını ele geçirme yöntemlerinden biri de mal sahibi Araplara teklif edilen yüksek meblağlardır.
11- Siyonist projenin uluslararası boyutu, Batı projeleriyle ve özellikle de Amerikan nüfuzuyla örtüşmesi noktasında destek görmektedir. Öte yandan proje, kiliselerin büyük bir kesimiyle, bilhassa da Protestan kiliseleri ve Yehova Şahitleri’yle yaptığı geniş ölçekli anlaşmalarla güçlenmekte; hatta ve hatta en büyük Katolik kilisesi, sadece Yahudilerle değil, Siyonist projeyle de ilişkilerini normalleştirerek bu süreci desteklemektedir.
12- Siyonistler, Batı Kudüs’ü işgal ederek Doğu Kudüs’e katmış ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmek istemişlerdir. Ancak işgal alanını Batı Şeria’nın üçte birini kapsayacak oranda genişleterek Arap ahaliyi Kudüs’ten sürüp orayı bütünüyle Yahudileştirmeyi hedefleyen büyük planlarına rağmen, bu sayılanların hiçbiri uluslararası zeminde hâlâ meşruiyet kazanmamıştır. Fakat herkes fiili durumu kabullenmiş; hatta Arap ve İslam ülkelerinin birçoğu, Siyonist yapıyla ilişkilerini normalleştirmiştir. Bu arada hiçbir ülke ilişkilerin normalleştirilmesi için, işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze bölgeleri gibi, Doğu Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın üzerindeki Siyonist elin çekilmesi ve buranın İsrail’in ebedi başkenti olmaması şartını öne sürmemiştir. Tam aksine, karar mekanizmalarında ve özellikle de Amerikan Senatosu’nda (Congress) etkin olan Siyonist lobi, Amerikan başkanlığına aday gösterilen herkesten, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağına dair mutlaka söz almaktadır. Her ne kadar şimdiye dek hiç kimse buna cesaret edememişse de, Arap ve Müslümanların suskunluğu ve ihmalkârlığı böyle devam ederse, bunun gerçekleşme ihtimali bulunmaktadır.
13- Siyonist iktidarların sağ partilerden sol partilere doğru geniş bir yelpazede el değiştirmesine ve çatışmanın sona erdirilmesi çabasıyla Filistin tarafıyla Siyonistler arasında gerçekleşen müzakere süreçlerinden bir sonuç çıkmamış olmasına ve de en büyük anlaşmazlık alanlarını oluşturan Filistinli mültecilerin evlerine dönüşü, yerleşim birimleri, duvar ve Kudüs’ün idaresinin kimlerin elinde olacağı gibi meselelerin hiçbirinde henüz bir neticeye ulaşılamamış olmasına rağmen, bu görüşmeler işgal devletinin uluslararası konumunu güçlendirmiştir. İşgalci devletin yükselen itibarıyla birlikte­­­ dünyanın kapıları önüne açılmaktadır. Bu da doğal olarak Arap, İslam ve uluslararası kamuoyunu duyarsızlaştırmakta ve Siyonist varlığın, bir dönem kendisine uygulanan ambargo kararlarından ve uluslararası siyasi tecritten kurtulmasını sağlamaktadır. Siyonist yapının ilişkileri devasa bir ahtapot gibi dünyanın bütün ülkelerine uzanmış durumdadır. Öte yandan bu duyarsızlık, ona Filistin topraklarındaki işgal alanını daha da genişletme, Kudüs’teki Arap-İslam tarihî mirasına ait değerleri yok etme fırsatı vermektedir. Ayrıca gece-gündüz hiç durmadan Kudüs’ü Yahudileştirmeye ve kurduğu bir dizi yerleşim birimiyle bölgeyi abluka altına alarak çevresindeki Arap bölgelerinden izole etmeye çalışmaktadır. Bu durumda geriye -Allah muhafaza etsin- Mescid-i Aksa’nın yıkılış anını ilan etmek dışında bir şey kalmıyor!
14- Peki şu aşamada, Kudüs’ün, Siyonist efsanenin kalbi olması ve Batı’nın uluslararası politikasının ayrılmaz bir parçası olarak Siyonist projenin en önemli kısmı olmasının anlamı nedir?
a) Siyonist proje, mevcut uluslararası ve bölgesel değişimlerden ve bu değişimlerin -kendisinin varlık sebebi sayılan ve Aksa’nın enkazı üzerine mabedin yeniden kurulması efsanesini gerçekleştirmeye dayanan projesine- olumsuz yansımalarından ciddi bir endişe duymaktadır. Nitekim İsrail halkı da söz konusu mabet efsanesine gönülden inanmış ve bunu mümkün olan en yakın zamanda gerçekleştirme konusunda daha kararlı olan aşırı dinci ve sağcı partilere büyük bir eğilim göstermeye başlamıştır. Bu da Mescid- Aksa’nın ciddi anlamda bir krizin eşiğinde olduğunu göstermektedir.
b) Projeleri adına kaygı duydukları olumsuz gelişmelerden en önemlileri muhtemelen şunlardır:
Birincisi; Amerika ve Batı’nın sınırsız desteğine rağmen Siyonist ideolojinin temelini oluşturan savunma mekanizmasında görülmeye başlayan gevşeklik ve zaaflar. Bunun da sebebi, genelde İsrail toplumu özelde İsrail askerinin karakterinde gözlemlenen zaaflar ve seküler süreçlerin tırmanışa geçişidir. Bu itibarla Siyonist ideoloji için canını verecek insanların moral değerlerinde bir gerileme ve çöküş söz konusudur. Buna karşılık Filistin tarafında, İslami uyanış çizgisinin genişlemesine paralel olarak şehadete müthiş bir istek ve yöneliş belirmiştir. Nitekim Siyonistlerin -ellerindeki bütün imkânları seferber etmiş olmalarına rağmen- Lübnan ve Gazze’ye açtığı savaşların tam bir hezimetle sonuçlanmış olması, onlar açısından bu tehlikeli gidişin önemli bir göstergesidir.
İkincisi; İslami uyanış çizgisinin bölge ve dünyada yükselişe geçmesidir. Bu uyanış hareketleri, özellikle de Filistin’in özgürlük davasının, kokuşmuş ve dağınık devletlerin elinden çıkıp şehadet arzusuyla yanıp kavrulan namazlı-abdestli halk örgütlerinin eline geçmiş olması sonucunda direniş, gücünü artırmıştır.
Üçüncüsü; son birkaç yıldır bölgede nükleer silahlanma arzusu içinde olan bazı İslam devletlerinin ortaya çıkması, Siyonist yapının, kendi varlığını savunmak adına sığındığı son kalesi ve caydırıcılığının en önemli dinamiklerinden biri sayılan nükleer silahı tekelinde bulundurma ayrıcalığını da yitirmesine sebep olmuştur.
Dördüncüsü; Siyonist yapının hamisi durumundaki uluslararası sistemin bir parçası sayılan Arap rejimlerinin temelleri sarsılmaya başlamıştır. Özellikle de Firavunî Mısır rejiminin… Bu durum, süprüntü Siyonist yapıya cehennem kapılarını açacak ve bölgedeki iktidarların başına da mevcut Siyonist oluşuma düşman ve direnişe güçlü destek verecek İslami rejimlerin gelmesini sağlayacaktır.
Beşincisi; Siyonist ideolojinin ahlaki meşruiyetini yitirmeye başlamasıdır. Siyonist yapının temellerinden birini oluşturan Holokost, yani Yahudilerin yaşadığı dramlar, Batı vicdanında onlara karşı suçluluk psikolojisi hissedecek ölçüde bir duygusallığa yol açmıştır. Nitekim onlara Filistin topraklarına yerleşme imkânını vermesi de Batı vicdanının bir tür kendini rahatlatma girişimidir. Ne var ki İsrail’in Filistin ve Lübnanlılara karşı giriştiği vahşet görüntülerinin dünyaya yayılmasıyla birlikte, Yahudi’nin bu masum imajı giderek sarsılmaya başlamıştır. Söz konusu katliamlara karşı dünya çapında sokak protestolarının patlak vermiş olması bu yöndeki değişimin bir göstergesidir. Çünkü yapılan zulümler, hem Siyonist yapıyı hem de Batı’daki siyasileri ve medya patronlarını zor durumda bırakmış ve “Antisemitizm” adı verilen Yahudi düşmanlığını ortaya çıkarmıştır. Hatta dünyanın diğer bölgelerindeki Yahudi cemaatleri bile, İsrail’in izlediği politikaların kendilerine olumsuz etki etmesinden duydukları kaygıları dile getirmişlerdir.
Altıncısı; Amerika’nın Afganistan’da bataklığa saplanıp Irak’ta da yenilgiye uğramasının ardından dünyada yaşadığı itibar kaybıdır. Çünkü Amerika’nın güç ve itibarı, İsrail’in en önemli güvencesi ve işlediği her cinayetin ve yaptığı aptalca hataları her zaman örtbas etmenin en etkili yolu olmuştur.
15- Özet olarak diyebiliriz ki, söz konusu kukla Siyonist yapının, Batı’nın stratejisine ve faaliyetlerine hizmet edecek şekilde kullanılmasının uluslararası meşruiyet zemini giderek zayıflamaktadır. Bu da Siyonist projenin, Batılı stratejilere hizmetten daha çok, yük olmaya başladığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. Batı silahının eylem alanı; İsrail, Amerika ve Atlas Okyanusu açısından nihai sınırlarına ulaşmış olmasına rağmen Filistin, Irak, Afganistan ve Somali halklarının direnişini kırma hedeflerine ulaşamamıştır; ki bu da İslami uyanışın meyvelerinden biridir. Bu gelişmeler de tarihin, İslam dünyası ile -Batı dünyası da dâhil- diğer dünyalar arasında uluslararası ilişkiler bakımından yeni bir oluşuma doğru yöneldiğini göstermektedir. Bu ilişkiler, başkalarına tahakküm, baskıcı, diktacı ve sömürgeci anlayış üzerine değil, tam tersine karşılıklı saygı ve eşit menfaat dengeleri üzerine kurulacaktır.
Bu kukla, süprüntü Siyonist yapı, son sömürge çeşitlerinden biri olması bakımından, Batı’nın dünyaya egemen olma çabası kapsamında ve ona hizmet etmek için ortaya çıkıp gelişmişse ve güç mantığı, askerî ve ekonomik krizlerden başka hiçbir fayda elde edemeden ulaşabileceği en uç noktalara ulaşmışsa, bu durum, hâlâ Batı’nın desteğiyle ayakta duran ve ümmetimizin mahkûm edildiği parçalanmışlık hâlinden faydalanan bu süprüntü proje açısından sonun başlangıcı demektir. Bu noktada Batı desteği de zorunlu olarak gitgide azalacaktır. Nitekim Batı’nın kendi krizlerine yoğunlaşmayı tercih etmesi ve özellikle de İsrail’in işlevselliğinin azalması ve kamuoyunda Siyonizme düşman yönelişlerin giderek artması bu desteğin azalacağının göstergeleridir. Ayrıca Batı İslam’ı, tarihinde ilk defa kamuoyunda, dolayısıyla karar mekanizmalarında etkisi artan bir faktör hâline gelmeye başladı. Bu ise Batılı strateji mühendislerini ciddi manada endişelendirmektedir. Zira onlar, İslam’ı yıkıp dağıtmak için sundukları projelerinin her zaman Batı’dan destek bulacağının rahatlığı içerisinde hareket ediyorlardı. Ama artık İslam’ın onlarla bu kulvarda da yarıştığına tanık olmaya başladılar. Batı’da İslami etki güçlenirken Siyonist etkinin gerilediğini çok açık bir biçimde görmek mümkündür. Üstelik daima körüklemeye çalıştıkları terör engeline rağmen durum değişmemektedir.
Şu da var ki, ümmetimizin cemaatler, hükümetler, toplumlar ve liderler düzeyinde yaşanan ihtilaflarını toplumsal barışı sağlayacak etkili yollarla çözebilecek ortak bir yöntem bulamayan aciz ve parçalanmış görüntüsü, doğal olarak süprüntü Siyonist yapının sonunu getirmenin önündeki en büyük engeldir. Söz konusu barışçıl yöntem, bir yandan direnişe destek verirken öte yandan mevcut kukla, süprüntü oluşumu abluka altına alacak; zayıf düştüğümüz bir dönemde bizi birbirimize kırdırmak için bu yapıyı ortaya koyan uluslararası sisteme baskı kurarak çıkarlarını engelleyecek; onu hak ve adaletin gereklerine bağlı kalmaya zorlayacak ve Siyonist taşkınlığına sessiz kalıp onu destekleme ve hatta Kudüs’ü Yahudileştirip Mescid-i Aksa’yı yıkma projelerine destek verme konusundaki aşırılığına bir sınır koymasını sağlayacaktır.
Eğer ortak bir söylemimiz olsaydı ve Kudüs’ü Yahudileştirme projesini durdurmaya kesin olarak karar vermiş olsaydık, kuşkusuz Batı da sonuç olarak kendi çıkarlarını düşünmek zorunda kalacaktı. Hatta bir buçuk milyarlık bir Müslüman ümmeti olarak diğer devlet ve toplumlarla ilişkilerimizi Filistin ve Kudüs davası üzerinden sürdürebilseydik, bitkisel hayata girmiş bir bedenin hayat damarları kesildiğinde çökmesi gibi, süprüntü Siyonist yapı da içten çökerdi.
Filistin’deki mücadele, taşıdığı önemden dolayı sadece mescitle sınırlı bir mücadele değildir. Orası Allah’a ibadet için kurulmuş bir evdir. Peygamberi, (İsra’da) diğer bütün peygamberlere namaz kıldıracak ölçüde bütün dinlere açık olan bir din, Mescid-i Aksa’nın doğu duvarının (Ağlama Duvarı) kendince dinî bir kutsiyeti olduğunu düşünen ve bu sebeple orada ibadet etmekte ısrar eden birinden rahatsız olmaz. Problem bu değildir. Asıl problem, mescidin tamamını sahiplenerek onu yıkma girişiminde bulunmak, hatta bütün Filistin’in sahibi olduğunu iddia etmek ve bu efsaneyi gerçekleştirmek için yıkım, göçe zorlama, soykırım ve bütün bir bölgeyi parçalama yöntemlerini kullanmaya çalışmaktır. Bu da Aksa üzerinden yürütülen kavganın, gerçekte bir Filistin kavgası, hatta ve hatta ümmetimizin kalkınma ve birlik projeleriyle -Batılı Siyonistlerin Filistin’e egemen olup Kudüs’ü Yahudileştirmek suretiyle- bizim dinî ve medeni dokumuzu bozmaya yönelik projeleri arasındaki bir kavga olduğunu göstermektedir.
Ne yaparlarsa yapsınlar bizi asla korkutamazlar! Mescid-i Aksa da dâhil olmak üzere bütün Filistin toprakları üzerindeki ümmetimizin hakkını savunmaktan asla geri durmayacağız. İslam medeniyet ve hoşgörüsünün gölgesi altında yaşamayı kabul ettikleri müddetçe barışçı Yahudi ve Hristiyan azınlıkların varlığını kabullensek bile durum değişmeyecektir. Göğün ve yerin yasaları hep bizimledir. Ahlaki yasalar da bizimle, dünyanın özgür insanları da bizimledir. Bütün bunlardan önce ve sonra, Hak, Adl (son derece adil), Berr (her türlü iyilik ve güzelliğin kaynağı) ve Kaviy (çok güçlü olan) Allah bizimledir!
…İlk kez girdikleri gibi yine Mescid’e girsinler diye…4

Sonnotlar
(Ç. N.), Üstad Gannuşi'nin sözünü ettiği saray, Sebe değil Neml suresinde (27/44) geçmektedir.
2 Bkz., Matta İncili, 21: 12-13.
3 Abdüttevvâb Mustafa, Nakdu Şerîati'l-Heykel, s. 47.
4 İsra; 17/7.

El-Beyarık Müessesi ve Mübarek Mescid-i Aksa’ya el-Beyarık Seferleri Projesi

Abdunnasır Halit Ağbariye, El-Beyarık Müessesesi

Giriş ve tanım
“El-Beyarık (البيارق )”: Bayraklar ya da meşaleler anlamına gelmektedir. “el-Beyarık Seferleri (مسيرة البيارق )” ise; büyük komutan Selahattin Eyyubi’nin Kudüs ve Mescid-i Aksa’yı fethettikten sonra, dünyanın dört bir köşesinden Müslümanları bayrak veya meşaleler taşıyarak bu kutsal beldeye doğru sefere çıkarmak için belli bir gün tahsis ederek başlattığı bir projedir. Amaç ise on binleri Kudüs ve Mescid-i Aksa’da toplamak ve İslam ümmetinin evlatlarının kalbinde Mescid-i Aksa’nın kıymetini yüceltmek, onlara ilk kıblelerini hatırlatmak, bunun yanı sıra İslam ümmetinin düşmanlarına bu ümmetin Mescid-i Aksa’ya olan derin sevgi ve büyük alakasını hatırlatmak idi.
Bu amaçla günümüzde de Selahattin Eyyubi’den gelen bu bilgi ve tecrübeler de dikkate alınarak Filistin’in el-Celil, el-Muselles, en-Nikab ve sahil şehirleri olan Akke,  Hayfa, Yafa, el-Ludd, er-Remle vb. gibi tüm köy ve şehirlerinden Mescid-i Aksa’ya ibadet kastıyla gitmek isteyen herkes için her gün ücretsiz seferler düzenlenmesi kararlaştırıldı. Bunun için kurulan bu müessese, 09.04.2001 tarihinden itibaren “el-Beyarık Seferleri” adı altında faaliyet yürütmeye başladı. Başlangıçta çok mütevazı bir şekilde günde bir veya birkaç sefer gerçekleştiren el-Beyarık Müessesesi, zaman içinde bazen onlarca bazen de yüzlerce sefer düzenleyecek duruma geldi.

İtici güçler ve zorunluluklar
“El-Beyarık Seferleri” projesinin başlatılmasındaki en önemli faktörlerden biri, işgalci İsrail’in -Aksa intifadası başladıktan sonra- 2000 yılında yapı malzemelerinin bölgeye girişini yasaklamasıdır. Böylece işgalci İsrail, Mescid-i Aksa’yı korumak ve mescidin tadilatı için gerekli olan malzemelerin bölgeye girişini engellemektedir. Bu durumda biz Müslümanların yapması gereken ise; mübarek Mescid-i Aksa’yı her türlü insanî destekle ihya edip mescit içindeki Filistinli varlığını arttırmak ve bu kutsal mekânı bu şekilde desteklemektir.
İşgalci İsrail’in Gazze’de yaşayan kardeşlerimizin Mescid-i Aksa’ya gidişini yasaklaması ise bu işin önemini ortaya koymuştur. Bu durum özellikle 2000 yılından sonra Batı Şeria’da yaşayan kardeşlerimiz için de geçerlidir. Daha sonra işgal güçlerinin Kudüs şehrini Batı Şeria’dan ayıran ırkçı utanç duvarını örmesi de Mescid-i Aksa’ya karşı olan baskı ve muhasarayı arttırmıştır. Bu baskı, Kudüs şehrinin etrafındaki kutsal mekânlar ile Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın irtibatını kesen ırkçı utanç duvarının örülmesiyle had safhaya ulaşmıştır.  Gelişen bu olaylar neticesinde, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın nihai olarak Filistinli kimliğinden koparılarak mübarek Mescid-i Aksa’nın namaz kılanlardan arındırılmaya çalışılması ve Eski Kudüs’teki Filistin varlığının tehdit edilmesi, el-Beyarık Seferleri’nin başlatılması ve geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. Yaşananlar, Mescid-i Aksa’ya yönelik bu seferlerin arttırılmasına olan ihtiyacı her geçen gün daha da açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yararları ve hedefleri
El-Beyarık Seferleri’nin temel hedefi, namaz kılan ve Mescid-i Aksa için canını ortaya koyan binlerce Müslüman’la Mescid-i Aksa’yı ihya etmektir; bu anlamda “El-Beyarık Seferleri” Mescid-i Aksa’ya yardım ve onu destekleme projesidir. Özellikle de işgalci İsrail’in Mescid-i Aksa’yı işgalinin tohumları ekildikten ve onu ele geçirme planları yapıldıktan sonra… (Allah muvaffak etmesin)
El-Beyarık Seferleri’nin en önemli hedeflerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Mübarek Aksa’ya olan rağbetin devam etmesi için mücahitlerin orada daha çok bulunmalarını sağlayarak geçmişteki parlak günlerini ve öncü kimliğini canlandırmak. (Bu da Mescid-i Aksa’yı cemaat ve itikâfa girenlerle doldurmak ve her an içinde bulunmak suretiyle onu mamur etmekle mümkün olacaktır.)
2. Müslümanların Aksa’da bulunmalarına rehberlik etmek, onları oraya çekmek, genç nesli mübarek Mescid-i Aksa’da yapılan günlük dersler vasıtasıyla hidayet yoluna döndürmek.
3.  Mescid-i Aksa’yı savunmak ve herhangi bir zaman diliminde yapılması muhtemel bir saldırı karşısında onu müdafaa etmek için, sık sık yapılan bu ziyaretlerle Müslümanlarla Kudüs ve Aksa arasında güçlü bir bağ oluşturmak.
4. Eski Kudüs’ü ihya etmek ve onu günlük olarak binlerce kişinin ziyaretine açmak; ki bu, pazardaki ticarî hayata ve de orada yaşayanların hayatına canlılık kazandırmakla mümkündür. Bu sayede Kudüs’te yaşayan Müslümanların ticarethanelerine ve evlerine bağlı kalmaları sağlanabilir. Bunun sonucunda da Filistinliler herhangi bir ticarethane veya evin satılmasını dört gözle bekleyen işgalcilere, gayrimenkullerini satmak zorunda kalmamış olur. Kuds-ü Şerif’teki Filistinliler Mescid-i Aksa’nın vizyonu ve sahibidirler .
5. Gece gündüz Mescid-i Aksa’da bulunanların sayısını artırmak; resmî ya da gayriresmi kuruluşların yıkma, bölme hatta -son zamanlarda gözlemlendiği gibi- yerleşimcilerin girmesi suretiyle Mescid-i Aksa’ya saygısızlık etmeleri engellenebilir. İşte Müslümanların buradaki mevcudiyeti, Mescid-i Aksa’nın zorla ele geçirilmesinin ya da eziyete maruz kalmasının önünü kesecektir.

El-Beyarık Seferleri Projesinin etkisi ve
kazanılan deneyimler
Bu dev proje, 1948’de işgal edilen topraklarda sayıları -1.000.000’u Müslüman olmak üzere- yaklaşık 1.300.000’i bulan halkımız tarafından çok olumlu karşılandı. Şöyle ki, bugün aylık olarak hesapladığımızda Mescid-i Aksa’ya gelenlerin sayısı 30.000’e ulaşmaktadır.
El-Beyarık Seferleri otobüslerinin yola çıkmasıyla beraber büyük işler başarılmıştır:
1. Bizzat Kudüslülerin ve ticarethane sahiplerinin söylemlerine dayanarak şunu söyleyebiliriz ki,  durgunluk ve işlerin bozukluğundan sonra ticaret merkezlerinde yeniden bir canlanma meydana gelmiş ve ev, gayrimenkul ve dükkân satımları sona ermiştir. Bu canlılık, Kudüs’ten halkını çıkartmak isteyen İsrail kökenli kuruluşları ve İsrail yerleşim planlarını tehdit etmektedir. Bunu göz önünde bulunduran el-Beyarık Seferleri, bir anlamda İsrail’in yerleşim planlarını durdurmuş, Kudüs’ün ve ticari mekânların Kudüslülerin ellerinden alınmasına mani olmuştur. Bununla da kalmayıp yeni ticarethanelerin açılmasına, artmasına ve çeşitlilik kazanmasına da ön ayak olmuştur.
2. Namaz kılanların ve Kudüs mücahitlerinin her gün Kudüs’te varlık göstermeleri, Mescid-i Aksa’nın yalnız olmadığını ortaya koyarken, her türlü düşmanlığa karşı Allah’ın inayetiyle şekillenen bir engel ve İsrail kurumlarını planlarından ödün vermeye zorlayan güçlü bir endişe kaynağı olmuştur.
3. El-Beyarık Seferleri ile Mescid-i Aksa ve Kudüs-ü Şerif’e her ay on binlerce Müslüman’ın getirilmesi;  İsrailli şirketlerin gözetiminde, binlerce turisti Mescid-i Aksa’ya getirip beyinlerini yıkayan ve Mescid-i Aksa’nın Süleyman Mabedi kalıntıları üzerine -Kral Herodot’un restorasyonundan sonraki hâli üzerine- bina edildiği gibi asılsız iddiaları yerleştirmeye çalışan işgalci İsrail’in turizm projesine de önemli bir karşı duruştur.
4. Kudüs’ün iç kesimlerinde yaşayanlar, mübarek Aksa’yı korumak için tüm güçlerini sarf etmeye ve Aksa’nın yalnız olmadığını teyit etmeye hazırdırlar. Bu suretle Filistinliler Kudüslerine ve mescitlerine daha da bağlanmışlardır. Onlar bugüne kadar her gün orada hazır bulunmuşlardır.
5. El-Beyarık Seferleri ve bu seferlere katılan erkekler, kadınlar, gençler ve çocuklardan meydana gelen kalabalık gruplar, işgalci İsrail kurumlarının Aksa’ya girecek Müslümanların sayısını sınırlayarak yürüttükleri siyaset ve icraatlarına karşı bir cevap teşkil etmiştir. El-Beyarık Seferleri her gün onlarca hatta yüzlerce otobüs kaldırmakta, binlerce namaz kılan ve on binlerce mücahit ile Aksa’yı doldurmaktadır. Özellikle Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki kardeşlerimizin Kudüs’e gelmelerinin ve Mescid-i Aksa’ya girmelerinin engellendiği şu günlerde el-Beyarık Seferleri önemli bir hizmet görmektedir. Böylece İsrail’in Mescid-i Aksa’nın Müslümanlardan arındırılması projesi başarısız olmaktadır.
6. El-Beyarık Seferleri zaman içinde çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Şöyle ki, sadece sabah seferleriyle kalınmamış, öğleden sonra hareket edip ikindi namazında Aksa’ya varılan ve yatsı namazına kadar orada kalınan seferler; gece yarısı hareket edip sabah namazında Aksa’ya varılan ve sabah namazının Aksa’da eda edildiği seferler de düzenlenmiştir. Bu çeşitlilik de, Mescid-i Aksa’nın günümüzde dahi her namaz vaktinde cemaatle dolup taşmasına imkân vermiştir. Bu projenin birçok faydası olup hepsi de Mescid-i Aksa’nın korunması ve savunulmasına hizmet etmektedir.
7. Mescid-i Aksa’da verilen günlük derslerin sayısı ve katılımcıları da artmış olup, bu durum Aksa mücahitleri çevresinde İslam şuuru ve bilincinin yayılmasına yardımcı olmaktadır.
8. El-Beyarık Seferleri Filistin içinde, özellikle de Kudüs halkının genelinde büyük küçük demeden dinî uyanış ve bilinçlenmenin artmasına vesile olmuştur. Bu anlamda bu seferler, gençliğin hayatında önemli bir durak hâline gelmiş olup çoğu zaman Mescid-i Aksa’ya yapılan seyahat Allah’a tövbe yolunda ilk gün olmaktadır.

Projenin geliştirilmesi ve başka projeleri de içine
alması A-Mesicid-i Aksa’da Rahman sofraları
Hiç şüphe yoktur ki, Ramazan ayı özellikle de Mescid-i Aksa’da bereketiyle diğer aylardan ayrılır; çünkü Ramazan ayında mekânın bereketi zamanın bereketi ile birleşmektedir. Yüce Allah Kudüs Müslümanlarına ve Kudüs’ün hamilerine zaman bereketi olarak Ramazan ayının bereketini, mekân bereketi olarak da Mescid-i Aksa’nın bereketini bir arada bahşetmiştir. Bu nedenle de bol ecir elde etme yolunda Mescid-i Aksa’yı abidlerin güzergâhı ve mücahitlerin sığınağı hâline getirmek gerekir.
Oruçlulara iftar verme projesi de işte bu düşünce ile başlatılmıştır. Bu proje Ramazan ayı boyunca Mescid-i Aksa’da bulunan binlerce mücahidin masrafını ve onlara uygun, yeterli miktarda yemek hazırlamak gibi sorumlulukları üstlenmeyi gerektirmektedir. Aslında bu proje yıllar önce bir günlük iftar verme projesi olarak başlatılmış ancak şimdilerde Ramazan ayı boyunca yapılacak günlük bir proje olma yolunda çok mesafe katedilmiştir. Örneğin geçtiğimiz yıllarda yaklaşık 90.000 öğün yemek dağıtılmıştır.

B. Mescid-i Aksa’da ilmî halkalar oluşturmak: Aksa’nın öncü ilmî rolünü ihya etmek
Mescid-i Aksa’da ilmî ders halkaları oluşturma fikri, insanları bilinçlendirmede Mescid-i Aksa’nın 1967 yılındaki işgalinden sonra zayıflayan rolünü ve mesajını yeniden canlandırma düşüncesi üzerine oturtulmaktadır.
Bunun yanı sıra, özellikle Mescid-i Aksa’ya saldırma ve ele geçirme veya bir kısmına el koyma planlarının tohumlarının ekilmesinden sonra (Allah muvaffak etmesin); Müslümanları Mescid-i Aksa’yı imar etme ve devamlı orada bulunmanın dışında, namazlardan sonra da Mescid-i Aksa’da bulunmaya, gecikmemeye ve mescidi boş bırakmamaya teşvik etmeyi hedeflemektedir. Hadis, siyer, tefsir, İslam kültürü vb. derslerin; kadın ve erkekleri ilgilendiren İslam şeraitinin tüm konularını kapsayacak şekilde yapılması planlanmaktadır.
Nitekim Mescid-i Aksa’nın içinde birçok noktada ders verme uygulaması yaygınlaşmaktadır. Örneğin sabah dersi el-Mağaribe Kapısı’nın karşısında, Ebu Bekir Sıddık Mahfili’nde yapılır ki burası işgalcilerin, Yahudi cemaatlerin ve Mescid-i Aksa’yı ziyarete gelen yabancı turistlerin Mescid-i Aksa’ya girdikleri kapıdır. Burada her gün öğle namazından sonra, salı ve perşembe akşamları, her cumartesi günü de öğle namazından önce erkeklere ve kadınlara özel olarak dersler verilmektedir. Ramazan ayında ise günlük ders programları düzenlenmekte olup Mescid-i Aksa’nın kapalı alanında erkeklere yönelik; Kubbetu’s-Sahra Mihrabı’nda ise hanımlara yönelik dersler yapılmaktadır.
El Beyarık Müessesesi’nin Mescid-i Aksa’da ders halkaları projesinin birçok açıdan olumlu sonuçları vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. İlmî açıdan: Konuşmacı hanım ve beylerin değişik alanlarda uzman olmaları ve ele alınan konuların çeşitliliği, dinleyenlerin bilgi dağarcığını genişletmektedir.
2. Güncel dinî bilgiler açısından: Derslerde mümin ve mümine Müslümanların hayatlarında önemli olan, asrın tehditlerine karşı koymalarına yardımcı olacak konular işlenmektedir.
3. Mescid-i Aksa’da varlık gösterme ziyaretlerine katkı açısından: Dersler sırasındaki yönlendirme ve teşvikler, namazlardan sonra Mescid-i Aksa içinde sürekli olarak kalmaya, namazlara geç kalmamaya ve Mescid-i Aksa’yı boş bırakmamaya çalışanların sayılarını arttırmaktadır ki bu, Mescid-i Aksa’yı ele geçirmek ve ona saldırmak isteyen her türlü girişime karşı koymaya yardımcı olmaktadır.
4. Diğer projelerin sonuca ulaşmasına yardımcı olması açısından: Ders halkaları, Rahman’ın misafirlerini karşılama faaliyetlerini arttırma ve Rahman sofralarına ilginin artmasına, Mescid-i Aksa’nın içinde, özellikle de Ramazan ayında iftar verme gibi projelere katkı sağlamaktadır.
5. İslami irşad faaliyetlerini ihya etme ve onu Kudüslüler arasında canlandırmaya yardımcı olma projesine de katkı sağlamaktadır.

Gözlemler ve ihtiyaçlar

  1. El-Beyarık Müessesesi projelerini genişletmeye başladı ve Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a kadar ihrama girme projesini başlatma cesaretinde bulundu. Aslında bu, Filistinlilerden sadece birkaç kişinin gerçekleştirmeye çalıştığı bir faaliyet; bu projenin amacına ulaşabilmesi için sayının artmasına ihtiyaç vardır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kim Mescid-i Aksa’dan hac veya umre için ihrama girerse geçmiş günahları affolunur.” (Bu hadisi Ebu Davud ve Beyhakî, müminlerin annesi Ümmü Seleme (r.a.)’den rivayet etmiştir.)
Bu proje ile aynı zamanda Mescid-i Aksa ile Mescid-i Haram arasında bir bağ kurmak istiyoruz ki, bu bağ Kur’an-ı Kerim’in İsra suresinin başında zikredilmiştir:
 سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
“Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsra; 1)
2. Kudüs ve çevresindeki halkı günlük olarak Mescid-i Aksa’ya götüren el-Beyarık Seferleri projesinin önemi her geçen gün artmaktadır. Bu hizmet, Kudüs’e bağlı bütün şehirler ile Mescid-i Aksa arasında bir bağ kuracak, Mescid-i Aksa’nın içinde günlük olarak bulunanların sayılarını artıracak ve bunun doğal bir sonucu olarak da Mescid-i Aksa ile olan güçlü bağın ihya edilmesini sağlayacaktır.
3. Geçmiş yıllardan bu yana el-Beyarık Seferleri Ramazan ayında, cuma günleri ve Kadir gecesinde -Ramazanın 27. gecesi- daha yoğun olarak düzenlenmektedir. Bu seferlerde Mescid-i Aksa cemaatlerini taşımak için yeterli sayıda otobüsün bulunmaması, el-Beyarık Müessesi’nin her zaman, özellikle de Ramazan ayında ve Kadir gecesinde, kendi tasarrufunda olacak otobüslerin sayısını artırmaya ne kadar ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Otobüs sayısının arttırılmasına senenin diğer günlerinde de ihtiyaç duyulmaktadır; zira el-Beyarık Müessesi’nin mevcut otobüsleri ihtiyacı karşılamaya ve gerekli sayıda tur düzenlemeye kâfi gelmemektedir.

Engeller
Mescid-i Aksa’ya ulaşımı zorlaştıran birçok sebep ve engel vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Batı Şeria ve Gazze’de hâlen uygulanmakta olan muhasaranın, buralarda yaşayan halkın Mescid-i Aksa’ya ulaşımını devamlı olarak engellemesi.
2. Filistin’in iç bölgelerindeki birçok köyün ve Arapların yaşadıkları şehirlerin çoğunun (1948’de işgal edilen topraklar) coğrafî olarak Mescid-i Aksa’dan uzak olması.
3.  Birçok ailenin ekonomik sıkıntı içinde olması ve bu sıkıntıların günden güne artması.
4.  Filistin içindeki güvenlik sorunu nedeniyle Aksa yolu üzerinde bulunan ana caddelerdeki -özellikle de Kudüs girişindeki- polis ve asker engellerinin artması ve yine Mescid-i Aksa’nın girişinde sayıları yüzleri bazen de binleri bulan polis ve asker engellemeleri.
5. Kudüs’ün tüm ana ve tali girişlerinde askerî abluka olması nedeniyle Kudüslülerin Mescid-i Aksa’ya ulaşmalarının zorlaştırılması.
6. İsrail polis birlikleri tarafından eski Kudüs girişlerinde ve Mescid-i Aksa kapılarında tekrarlanan ve kasıtlı olarak yapılan kışkırtmalar ile teftiş baskınları; bazen hem kadınlara hem de erkeklere yapılan eziyetler. (Mescid-i Aksa’nın girişlerine yakın yerlerde ve Mescid-i Aksa avlusunun içinde birçok polis noktası bulunmaktadır.)
7. Mescid-i Aksa’ya girmesine izin verilenlerin sayısına getirilen sınırlandırmalar.
8. Bazı Kudüslülerin İsrail rejimi tarafından alınan kararlarla aylarca Mescid-i Aksa’ya girmelerinin yasaklanması.
Bunca engellemeye karşın Filistinliler Mescid-i Aksa’ya yapılacak turlara kolaylık sağlanması ve bir gün bile olsa Mescid-i Aksa’da kalabilmek için direnmektedirler. Ancak Mescid-i Aksa’ya yönelik tehlikenin her geçen gün arttığı da göz önünde bulundurulması gereken önemli bir gerçektir.
Bütün bu yaşananlar, Mescid-i Aksa’nın mağrur suskunluğunu bozmaması için onu İsrail kurumlarının planlarından ve uzanan kirli ellerinden korumayı hedefleyen el-Beyarık Müessesesi’ni faaliyetlerini yoğunlaştırmaya, hizmetlerini geliştirmeye ve projelerini tamamlamaya itmektedir.

Mescid-i Aksa’nın Korunmasında Uluslararası Toplumun Rolü

Şeyh İbrahim Gabriels, Güney Afrika el-Aksa Cemiyeti Başkanı

A. Mescid-i Aksa için çözüm nedir?
Bir kişi belli bir problemin çözümü için bir strateji geliştirmeye niyet ettiğinde, ilk olarak problemin doğasını etraflıca anlama ihtiyacı duyacaktır. “Aksa’yı koruma” meselesi de, açık bir şekilde “Aksa’yı kimden koruyoruz?” sorusunu beraberinde getirecektir. Bu sorunun cevabı, bu konferansa katılan herkes ve Batılı güçlerin yanlı politikalarına bağlılığın, cehaletin prangalarından kurtulmuş kimseler için bellidir.
Biz bir çözümün olduğuna tamamen inanıyoruz; fakat gelin öncelikle sorunun ne olduğunu belirleyelim. Temel sorun, Aksa’nın ve Filistin halkının Siyonist işgal altında olmasıdır. Öyle bir işgal ki, insanlığa karşı işlenen bir cinayet… Öyle bir işgal ki, dünya üzerinde yaşanmış en kötü tecrübe…
Peki, bu işgalin arkasındaki itici güç nedir?
Bu işgali tahrik eden şey, bizim Siyonizm diye bildiğimiz; kötülük saçan, güç peşinde koşan insafsız bir ideolojidir.
Siyonizm; başkenti Kudüs olmayan bir İsrail Devleti’nin, dahası başkenti Kudüs içinde  Aksa’nın yıkıntıları üzerine Süleyman Mabedi inşa edilmemiş olan bir İsrail Devleti’nin eksik olacağı fikrini savunmaktadır.
Siyonistlerin mutlak görüşü, Mescid-i Aksa’yı yıkmaktır. Eğer birileri bunun bir komplo teorisi olduğunu iddia ederse, onlara 2000 yılı Eylül ayında Ariel Şaron’un 3000 İsrail askeri tarafından korunan Aksa’ya girdiğini hatırlatabiliriz. Şaron Aksa’ya girdiğinde, meşru olmayan İsrail Devleti’nin başbakanı kimdi? Ehud Barak’tı. Ancak daha da önemlisi, Ehud Barak Şaron’un Aksa’ya girmesine neden izin vermişti? Barak bu ziyarete izin vermişti, çünkü bu şahsi bir düşünce değildi; bu, tüm İsrail başbakanlarının ortak gündemiydi. “Aksa sorunu”, İsrail için, Siyonist ideolojinin uygulanması için Yahudilere gereklidir. Bunu, üzerlerinde iyice düşünülmesi gereken şu üç mühim noktaya değinerek size kanıtlayabilirim:  

  1. Kudüs Müslüman nüfusunu azaltmak için, şehrin Silvan bölgesinde binlerce evin yıkılması,
  2. Müslümanların Kudüs’ün Arap ve İslam medeniyetinin merkezi oluşunu kutlamak  istedikleri bir sırada, Yahudi yerleşimcilerin Ummu’l-Fahm şehrine saldırması ve burayı kuşatması,
  3. Likud Partisi ile İşçi Partisi’nin birleşmesi.

Bu üç madde, Müslümanların Aksa’ya girmelerini imkânsız kılacak hain bir planın parçasıdır.
Ortadoğu’da gerçek bir barış ortamı için çabalayan herkese ithaf edilen Zionism: The Real Enemy of the Jews (Siyonizm: Yahudilerin Gerçek Düşmanı)adlı epik romanın yazarı Alan Hart, kitabında şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Bence tüm hikâyesi bağlamında bu kitapta ortaya konması gereken şudur: Ancak aşırı iyimser birisi ya da raporlu bir akıl hastası, Arap-İsrail çatışmasında ulaşılacak nihai çözüm ihtimalini tamamıyla seçenek dışı bırakabilir.
Böylesi bir senaryonun tasavvur edilemez olduğuna inanan okuyuculara, BBC’nin  ‘Panorama’ adlı programı için filme alınan bir röportajda, dönemin İsrail başbakanı olan Golda Meir’in bana söylediklerini hatırlatırım. Bir ara, ‘Sayın Başbakan, söylediklerinizi anladığımdan emin olmak istiyorum. Diyorsunuz ki, İsrail herhangi bir vakitte savaş alanında mağlup edilme tehlikesi içine girseydi, o bölgeyi ele geçirmek hatta bütün dünyayı onunla birlikte devirmek için hazırlanırdı.’ demek için sözünü kestim. Düşünmek için en ufak bir ara vermeksizin, Amerikan devlet başkanlarını büyüleyecek veya onların gözlerini korkutabilecek kadar hayret verici bir ses tonuyla, Golda Meir’e yakışır bir biçimde ‘Evet, tam olarak söylediğim budur.’ diye cevap verdi.
İsrail liderleri bu konudan hiçbir zaman alenen bahsetmemiş olsalar da, ikimiz de biliyorduk ki İsrail’in nükleer savaş başlıkları vardı ve bu devlet, Güney Afrika’nın apartheid (ırkçı) rejimi ile gizli iş birliği içinde, onlara teslim edilecek füzeler geliştiriyordu. Golda’nın söyledikleriyle ima ettiği şey, kıyamet günü gibi bir durumda İsrail’in küstah bir veda jesti olarak nükleer silahlarını kullanmak için hazır olmasıydı. 
Golda’nın kıyamet günü seçeneği hakkındaki ifadelerini ifşa etmesinden üç yıl sonra, 1973 (Yom Kippur) Savaşı’nda İsraillilerin zamansız panik yaşadıkları bir anda, yedekteki İsrail füzeleri nükleer savaş başlıkları ile silahlandı ve hedef almaya başladı.
Hedefler, Mısır ve Suriye’nin başkentleri Kahire ve Şam’dı.
‘Yok edilme tehlikesi altındaki zavallı ve küçük İsrail’ miti, Siyonist diplomasiye, Filistinlilerle barış yapmalarını engelleyecek en iyi fırsatı veriyordu. Bu mit, Yahudi devletinin mal ve mülklerine el konulmuş Filistinlilere asgari düzeyde adalet sağlayacak bir barışa gitmesini engelliyordu.”¹
Bir dine mensup 40 yaşın altındaki insanların ibadethaneye girmelerinin engellenmesiyle ilgili herhangi bir şey duydunuz mu? Şu belirtilmelidir ki İsrail, bunu uygulayan ilk devlettir. Bizler şu gerçeğin de farkında olmalıyız ki, dünya çapında 360 Siyonist örgüt, Aksa’yı yok etme stratejileri planlamakta ve geliştirmektedir. Bu örgütlerin Aksa’yı yok etme girişimlerinden yüzlercesi kayıt altına alınmıştır. 

B. Güney Afrika Müslümanları Mescid-i Aksa’nın korunması ve siyonist politikalara karşı nasıl baskı oluşturabilir?

1. Güney Afrika Müslümanları Mescid-i Aksa’nın korunmasına nasıl katkıda bulunabilir?
Güney Afrika, Filistin meselesi konusunda önemli ve etkili rolü olan bir ülkedir. Güney Afrikalılar da 46 yıl boyunca ayrımcılık zulmü ve Beyaz Güney Afrikalıların apartheid rejimi nedeniyle ıstırap çekmişti. İşe bakın ki, Güney Afrika Apartheid Devleti de Apartheid İsrail Devleti de 1948’de kurulmuştu. Bu nedenle Güney Afrikalılar Filistin halkının çektiklerini kendilerine yakın bulabilirler. Güney Afrika, apartheid zulmünden kurtulduğunda büyük liderimiz, iyi niyet ve adaletin hakiki elçisi, ilk devlet başkanımız Sayın Nelson Mandela “Filistin halkı özgür olmadıkça ve özgür kalana kadar, biz Güney Afrikalılar özgürlüğümüzden tam anlamıyla zevk almayacağız.” demişti.   
Güney Afrika hükümeti tarafından Filistin’e verilen destek, bazı Arap ülkelerininki de dâhil olmak üzere dünyadaki diğer pek çok hükümetin verdiği desteği bir hayli gölgede bırakmaktadır. Peki,  Güney Afrika Müslümanları Mescid-i Aksa’nın korunmasına nasıl katkıda bulunabilirler? Filistin halkına yardım etmede akla en uygun yol, tabii ki Filistin liderlerinden neye ihtiyaç duydukları hakkında bilgi almaktır.
Şeyh Raid Salah’ın başlattığı Filistin İslami Hareketi’nin Mescid-i Aksa’nın korunmasında bir ön çizgi olduğu, çok iyi ispatlanmış bir gerçektir. Güney Afrikalı Müslümanlar olarak, bu hareketle güçlü bir bağımız olduğu için, kendimizi şanslı hissediyoruz. Bu hareketin Mescid-i Aksa’nın korunması çerçevesinde düzenlemiş olduğu bütün bilinçlendirme kampanyalarını benimsedik ve uygulamaktayız. Şeyh Raid Salah “Mahrajaan al-Aqsa fie khatr (El-Aksa Tehlikede)” adlı bir kampanya başlatmıştı. Güney Afrikalılar olarak bizler neredeyse her sene bu Mahrajaan’a katılmak üzere temsilciler göndermekteyiz. Aynı kampanyayı Güney Afrika içerisinde de benimsemekte ve uygulamaktayız.
İslami Hareket ayrıca, gençleri ve çocukları Aksa hakkında bilinçlendirmeyi hedefleyen, “Mescid-i Aksa’nın Korunmasında Çocukların Tasarruflarının Kullanılması” adlı bir başka harikulade kampanyaya önayak olmuştur. Güney Afrika bu kampanyayı örnek alıp uygulayan tek ülkedir. Güney Afrika’da Aksa’nın korunmasına katkı sağlamak amacıyla şu aralar yapmakta olduğumuz bir diğer şey ise, her perşembe akşamı Filistin bilinçlendirme programı düzenlemektir. Bu program, Şehid Ahmed Yasin’in suikastı ve şehit edilmesinin hemen ardından başlatıldı. Onun gıyabi cenaze namazını kıldıktan sonra, hemen orada, Filistin halkı ve Mescid-i Aksa ile dayanışma için her perşembe oruç tutmaya karar verdik. “Özgürlüğe kavuşana dek oruç” ismini verdiğimiz bu program hâlen devam etmektedir.
Bizler Güney Afrikalı âlimler olarak her zaman, insanları Mekke ve Medine’ye giderken veya oralardan gelirken Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmeye teşvik ediyoruz. Yakın bir gelecekte ise komşu ülkelere Mescid-i Aksa hakkında bilinçlendirme çalışmaları için ziyaretler düzenlemeyi planlıyoruz.
Ayrıca düzenli aralıklarla Aksa ve Filistin sorununa ilişkin hükümetimizle bir araya geliyoruz. Geçtiğimiz günlerde “Filistin’deki İnsani Krizi Durdurun” başlıklı bir Filistin konferansına ev sahipliği yapmış bulunuyoruz. Bu konferansta baş konuşmacı olan Güney Afrika Devlet Başkanı Kgalema Motlanthe, Filistin davasına desteklerini sürdürdü:
“Bu daveti aldığım zaman, bir konuşma hazırlamamamın benim için daha iyi olacağına karar verdim; çünkü böylece Filistin halkının mücadelesi hakkında yürekten konuşabilecektim. Çünkü bizim Filistin’e olan yakınlığımız derin, ortak bir acıdan ileri gelmektedir. Filistin halkı da Güney Afrika’nın karanlık apartheid günlerinde çektiklerine benzer şeyler yaşadı; zalimce baskı altında tutuldu, işgal edildi. Son Gazze saldırısında ilk defa, el-Cezire gibi kanallar aracılığıyla, uygulanan bütün vahşet ve katliamlar gözler önüne serildi. Daha önceleri İsrail’in gerçekleştirdiği dezenformasyon ve karartmalar nedeniyle bu tür gaddarlıklar gizli tutulmaktaydı. CNN’in de göz yummasıyla, ekranlarda İsrail’in gerçekleştirdiği saldırılar değil de sadece İsrail’e atılan havan topları gösteriliyordu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bile Hamas ve İsrail ordusu arasında yaşananların durdurulması konusunda talimat vermesinin sebebi, yalnızca el-Cezire kanalında şahit oldukları görüntülerle vicdanları sızlayan ülke halklarının göstermiş olduğu ortak vicdan örneğidir. Fakat o talimat tabii ki sadece kâğıt üzerinde kalmıştır.
İşte böylesi bir gaddarlıkla yüz yüzeyken dayanışma hakkında konuşmak çok yerindedir. Filistin halkının çektiği acıyı içinde duyabilen pek çok iyi yürekli insan, böyle zamanlarda Filistin halkıyla dayanışma içinde olduğunu ifade etme ve gösterme ihtiyacıyla kendini çok güçlü hisseder. Gazze Şeridi’ndeki acımasız işgale karşı dünyanın pek çok başkentinde yüksek katılımın olduğu yürüyüşler düzenlendiğini gözlemledik. Fakat sormamız gereken soru, İsrail askerleri geri çekildikten sonraki dayanışmanın ne tür bir şekil alacağı, bundan sonra ne olacağı sorusudur. Gazze Şeridi için bu durum bir problem teşkil edecektir; çünkü bizim algılayışımıza göre ordunun Gazze Şeridi’nden çekilmesi kendi kendine barışı sağlamayacaktır. Barış, “savaş hâlinin olmaması”ndan çok daha fazla şey ifade etmelidir. İnsanların, diğer devletlerin vatandaşlarıyla özgürce ticaret yapmalarının engellendiği bir yerde barış yok demektir. Yine, temel ihtiyaçlarını güvenli olmayan tüneller aracılığıyla temin etmeye mecbur bırakılan bir toplumda barış ortamı yoktur. Bu yüzden bizim dayanışma çalışmalarımız, İsrail ordusunun geri çekilmesinden sonra da devam etmelidir. Şu an tabii ki hayatları, mal ve mülkleri yok edilmiş, yoksunluk içinde insani desteğe ihtiyaç duyanlar, acil yardım çağrıları yapanlar vardır ve bizlere düşen görev, insanları yardım konusunda seferber etmek, yapılan yardımları Filistin halkına iletmektir. Ancak her zaman nihai hedef, daimî barış ve Filistin halkının tam anlamıyla özgürlüğüne kavuşması olmalıdır. Bu nedenle de tüm çabamız, Filistin halkının özgür iradeye sahip olacağı günü yakınlaştırma faaliyetleri üzerine odaklanmalıdır.     
2008’in Mayıs ayında Filistin’e bir ziyarette bulundum. Filistin’deki hemen hemen tüm siyasi oluşumlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla görüştüm. Beni oldukça şaşırtan şey, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nün yıllardır varlığını sürdürmesine rağmen 17 yıldan beri herhangi bir konferans düzenlememiş olmasıydı. 17 yıl, Hamas’ın (İslami Direniş Hareketi) mevcudiyetinden daha fazla bir süreye tekabül etmektedir; yani bu ciddi manada çok uzun bir süredir. Hamas, ilk olarak topluma hizmet edenlerin, toplumun acil ihtiyaçlarına cevap vermeyi hedefleyen “sosyal hizmetliler”in kuruluşu olarak ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Hamaslı liderler kendileri ile yaptığımız müzakerelerde, FKÖ’ye bağlı olduklarını ve FKÖ Filistin halkının tüm gruplarını kapsayacak şekilde bir yenilenme ve yapılanmaya gittiği takdirde bundan memnun olacaklarını belirttiler. El-Fetih yönetiminin lideriyle de görüştüm ve kendilerinin daha önce de belirttikleri gibi, 2008 yılının Ekim ayında gerçekleşecek ulusal bir konferans için çalıştıklarını fakat Filistin’in malum şartları nedeniyle konferansın gerçekleşemediğinden bahsettiler. Filistin’deki tüm farklı partileri temsil eden Filistinli otoritelerle görüştüğümde aldığım mesaj aynıydı; onlar da birleşmeyi arzulamaktaydılar. Bütün bunları size neden anlatıyorum? Çünkü insani yardımın ötesindeki dayanışmamızın siyasi çalışmaları da içermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu çalışmalar Filistin halkının evvela birlik olmasını sağlamalıdır. Birlik olmadığı sürece, Filistin topraklarını işgal etmek Yahudi yerleşimciler için çok kolay olacaktır. Ancak birlik sağlandığında ve tek bir ağızdan konuşulup tek bir amaç peşinde koşulduğunda Filistin halkının özgür irade hakkı gerçekleşecektir. Bence Güney Afrika halkı olarak bizler buna katkıda bulunabiliriz.
Filistin ziyaretim süresince, Filistin’de yaşadığınız savaşın etkisini birebir gözlemledim. Hâlihazırda inşa edilen duvar, Batı Şeria’daki Filistin halkı için bir hapishane anlamı taşıyacak. Duvarın inşasından önce iş yerleri ile evleri aynı cadde üzerinde olan insanlarla, iş ve evleri arasındaki mesafe yürüme mesafesinde olan ailelerle karşılaştım. Bu insanların evlerinden dükkânlarına gitmeleri önceden iki dakikalarını alırken artık iş üç saatlik sıkıntılı bir sürecin ardından iş yerlerine ulaşabiliyorlar. İsrail, yeni yerleşim birimleri inşa ederek Filistin’deki fiziki durumu değiştirmeye devam ediyor. Filistin’de özellikle de Batı Şeria’da inşa edilen her yeni yerleşim birimi bir yol şebekesi ile birbirlerine bağlanıyor. Bu yollar sadece yerleşimcilerin özel kullanımı için yapılmakta, Filistin halkı bu yolları kullanamamaktadır. Bu nedenle, yerleşim birimlerinin ve bu birimleri birbirine bağlayan yol şebekelerinin oluşturulması, Batı Şeria’daki toprak ve arazi kullanımını çarpıcı biçimde azaltmıştır. Apartheid’ın en kötü günlerinde bile bizler böyle şeyler yaşamamıştık. Bu yerleşim bölgelerinde yaşayan insanlar her nasılsa en radikal Filistinli-karşıtlarıdır ve bu konuyu hâlen aklım almamaktadır. Sadece Batı Şeria’da 600’den fazla -en azından ben oradayken öyleydi- evet, 600’den fazla kontrol noktası bulunmakta ve Filistin otoritesinin üyeleri bile izin almadan bu kontrol noktalarından geçme hakkına sahip değil. Küçük Kalkilya kasabası tamamen duvarla çevrilidir ve ana girişin anahtarlarını muhafaza edenler “kapıyı açmayı unuttukları” için oradaki halk, hastanelerden ve diğer tüm hizmetlerden mahrum bırakılmaktadır. Bu yüzden sizden şunu rica ediyorum; iki yönlü bir yaklaşım edinmeliyiz. İlki insani olmalıdır. Sizin de bildiğiniz gibi eğer çürük bir dişimiz varsa ve bu diş apse yapmışsa onu çektirmeyi bile düşünebiliriz; ama yine de öncelikle apseyi tedavi ettiririz. İşte bu örnekten yola çıkacak olursak insani yardım esastır, zorunludur ve acildir. Öte yandan, Filistin halkının özgür irade hakkını elde etmesine dair nihai hedefimiz, tümünü kat etmemiz gereken uzun ve zorlu bir yoldur. Hepimiz o yolda yolculuk etmeye hazırlıklı olmalı, Filistin halkının birleşmesine katkı sağlamalıyız; ve halkımızı onların isteklerini kutsal kabul edecek bir program çerçevesinde bir araya getirme tecrübemizi de Filistinlilerle paylaşmalıyız. Çünkü ancak müşterek bir programınız olursa gösterdiğiniz çabalar ilerleme kaydeder. Bu, aynı programdaki bir mesajı birbirine aktarmada yurt dışındaki kardeşlerimizin işini de kolaylaştırır; fakat birbiriyle bağlantısız çeşitli programlarınız varsa bu iş kardeşleriniz için bile izah edilmesi oldukça zor bir hâle dönüşür. Bence bu yüzden Filistinli kardeşlerimizle ve tüm kuruluşlarla irtibat hâlinde olmak ve sahip olduğumuz en güçlü silah olan birliğe ulaşmaları noktasında kardeşlerimize yardımcı olmak, bizim için önem arz ediyor.  Ve Güney Afrikalılar olarak bizler kardeşlerimizin daimi barış ortamı sağlama yönündeki çabalarında kendilerine yardımcı olmak için tek tek görev almalıyız.”

2. Güney Afrika Müslümanları Siyonist politikalara karşı nasıl etkili bir baskı oluşturabilirler?

  1. İsrail Büyükelçiliği üzerinde baskı kurması için hükümetle lobi görüşmeleri yapacak gruplar oluşturulabilir.  
  2. İsrail’in aleyhine kararların yürürlüğe konması konusunda Birleşmiş Milletler üzerinde baskı kurması için hükümetle lobi görüşmeleri yapacak gruplar oluşturulabilir. 
  3. İsrail’e iktisadi yaptırımlar uygulaması için hükümetle görüşme yapacak gruplar oluşturulabilir.  
  4. Bu konularda destek olmaları için diğer gruplar seferber edilebilir. 
  5. Apertheid Güney Afrika’sı ile Apertheid İsrail’i arasındaki benzerliklere dikkat çekilebilir.  
  6. Güney Afrika halkının özellikle de Güney Afrikalı hükümet yetkililerinin, Apertheid Güney Afrika’sı ile Apertheid İsrail’i arasındaki benzerlikler hakkında bilinçlendirilmesi sağlanabilir.
  7. Halkın geneline yönelik olarak İsrail mallarını boykot etme konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılabilir. 
  8.   İsrail’e spor alanında yaptırımlar uygulaması için sporla ilgili birimlerle ve hükümetle görüşme yapacak gruplar oluşturulabilir.
  9. Güney Afrika toplumunun daha geniş bir kesiminin Siyonizm’in yaptırımlarının gerçek yüzü hakkında bilinçlendirilmesi sağlanabilir.

C. Mescid-i Aksa’nın korunmasında İslam toplumunun takip edeceği başlıca etkili yöntemler nelerdir?
Öncelikle şuna kesin olarak inanıyorum ki, uluslararası toplum için Mescid-i Aksa’yı korumanın en etkili yolu hepimizin birlik olmasıdır. İslam, birlik ve beraberliği emretmektedir fakat farklı anlatım ve yorumlamalar Müslümanların en çok ihtiyaç duyduğu birlik ve hakiki kardeşliği engellemektedir.
İslam’da farklılıkların olması; başkaları hakkında kâfir, dinsiz gibi hükümler verilmediği, Müslümanların birbirlerine karşı savaş ilan etmediği ve dahası Müslüman kardeşleriyle savaşmak için inanmayanlarla ortaklık kurmadığı sürece yararlıdır ve hoş görülebilir. Hepimizin bildiği gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) helal dairesinde tek bir hayat tarzı ve tek bir din getirmiştir. Son günlerde etrafta kendilerinin tek gerçek Müslümanlar olduklarını iddia eden pek çok kimse vardır. Sonuç olarak Müslümanlar bugün öyle karışık ve bölünmüş durumdadırlar ki, dünyada meydana gelen büyük değişiklikleri göremez hâle gelmişlerdir.
Torunlarımız bundan 100-200 yıl sonra tarih kitaplarını okuduklarında, çok büyük bir olasılıkla, dünyada bir zamanlar yaklaşık 30 milyon Yahudi’nin ve 1,7 milyar Müslüman’ın yaşadığını fark edecekler. Kutsal Mescid-i Aksa’nın 30 milyon Yahudi’nin kontrolü altında olduğunu öğrendiklerinde hiç şüphesiz şaşkına dönecekler. Daha sonra bunun sebebini araştırıp soruşturacaklar. Müslümanların o dönemde asıl önemli konuları ihmal ettikleri; küçük, önemsiz, saçma şeyler hakkında tartışıp münakaşa ettikleri, hatta savaştıkları şeklindeki sonuçlara ulaşacaklardır.
Hicretin 492. yılında Haçlılar Kutsal şehir Kudüs’ü on binlerce askerle ele geçirdiler ve 70.000’den fazla Müslüman’ı şehit ettiler. Sonrasında Müslümanlar arasındaki karışıklıklar yüzünden Kutsal şehir Kudüs, Allah (c.c.), kahraman sultan Selahattin Eyyubi’yi gönderene kadar 92 yıl boyunca Haçlıların yönetimi altında kaldı.
Selahattin Eyyubi Müslümanları birleştirmek ve onlara salahiyet vermek adına kendi başına kasaba kasaba, şehir şehir, ülke ülke dolaştı. En sonunda, Aksa ve Kudüs’ü kurtaran o büyük orduyu kurup düzenledi. Ordusuna gerçek imanı anlattı. Teheccüd namazını, samimi olmayı ve bir gün Allah’a geri dönüşün olduğu hakikati ile eğitti. Bu ordu, uzun süredir yolunu gözledikleri gün gelip çattığında, emekleri ve fedakârlıkları karşısında Selahaddin Eyyubi’yi ödüllendirdi. Tarihte Endülüs Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve yıkılması bizler için pek çok dersler içermektedir. Ümmetin savunmasını, güvenliğini ve refahını sağlamanın modern bilgi ve beceri kazanımına bağlı olduğu gerçeğine yeterince önem vermemeleri, bu devletlerin yıkılma sebeplerinden biridir. Şunu da belirtmek gerekir ki, Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’in Osmanlı hilafetine zarar verme çabaları, Filistin’de bir Siyonist varlığın kurulabilmesi için gerekliydi.
Müslümanlar ancak dinî bilgi ile dünyevi bilgi arasında İslami öğretilere uygun olarak denge kurabildikleri sürece, kendilerini ve dinlerini savunmaya muktedir olabileceklerdir. Dünyevi bilgilere önem vermeyip sadece dinî bilgilere yoğunlaştıkları zaman güçsüz kalırlar ve düşmanlarına karşı kendilerini savunamazlar.
Müslüman toplumun gerilemesine İslam sebep olmamıştır. Sayısını bilemediğimiz orandaki, İslam’ı yanlış tanıtma ve yorumlama vakaları, Müslümanların bedbaht olmalarına neden olmuştur. İslam dünyasındaki bazı âlimler bu dünyanın Müslümanlar için olmadığına veya sadece dinî çalışmaların değerli olduğuna inanıyorlar. İslam’ı savunma da dâhil olmak üzere diğer tüm uğraşları laik ve dünyevi görüyorlar.
Son yıllarda Müslüman ülkelere gözdağı verilmesi ve bu ülkelere saldırılar düzenlenmesi sonucunda dünyadaki tüm Müslümanlar Allah’tan yardım dilemeye başladılar. Örneğin Irak halkının kurtulması ve kendi ülkelerinin güvenliği için Allah’a dua ettiler. Fakat görünen o ki duaları henüz kabul olmadı. Bu, Allah (c.c.) Müslümanları terk etti anlamına mı geliyor? Bu kesinlikle doğru değil. Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teala, “İnsanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeye çalışmadıkça onların durumunu değiştirmeyeceğim.” buyurmuştur (Ra’d; 11). Allah-u Teala ayrıca, Müslümanlara düşmanlarının kalbine korku salmak için müdafaalarına hazırlanmalarını emretmiştir (Enfal; 60).
Müslümanlar uzun süreden beri problemlerini çözme konusunda Birleşmiş Milletler (BM)’e güvenmekte ve ondan medet ummaktadırlar. Ne yazık ki BM, boyalı İsrail Devleti’nin işlediği katliamları ve sergilediği zulmü sürekli göz ardı eden bir kuruluştur. Lakin konu Burundi, Kongo, Sudan gibi ülkelere gelince harekete geçme ve yaptırım uygulama noktasında oldukça hızlıdır.
Lütfen şunu söylememe izin verin; görünen o ki Müslümanlar güçsüzlüklerini ve az gelişmişliklerini sebep göstererek geleceklerini değiştirmek için ciddi manada uğraşmamaktalar. Bilgi edinme ve silah üretme gücü gibi alanlarda kendilerini rakip gören aleyhtarlarına yetişip onlardan baskın çıkmak için çabalamamaktalar. Allah Müslümanlara yeterince zenginlik vermiştir ama onlar bunu Allah yolunda kullanmamaktadırlar. Bugüne kadar birlik olmak için ciddi bir gayret sarf etmemişlerdir.
Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
يقول تبارك وتعالى: " و أطيعوا الله ورسوله ولا تنازعوا فتفشلوا وتذهب ريحكم واصبروا إن الله مع الصابرين"
“Ve Allah’la O’nun elçisine duyarlılık ve bağlılık gösterin ve sakın birbirinizle çekişmeye girmeyin; yoksa yılgınlığa düşersiniz, cesaretiniz sönüverir. Ve zor durumlarda sabır gösterin; çünkü Allah gerçekten zorluğa göğüs gerenlerle beraberdir.” (Enfal; 46)
Bugün büyük tehlike altında bulunan Mescid-i Aksa, öncelikli olarak İslam toplumunun meselesidir. Ve Siyonistler Mescid-i Aksa’yı yok etme niyetlerini saklamamaktadır.
Mescid-i Aksa uluslararası toplumun yardımına ihtiyaç duymaktadır. Aksa âdeta “Ey Selahattin, yardımına ihtiyacım var! Ey Müslümanlar, yardımınıza ihtiyacım var!”  diye feryat ediyor.  
Uluslararası toplumdan beklenen ikinci şey, BM’nin yapısını incelemektir. BM yeni felaketleri önlemek için kurulmadı mı? İsrail’in müstakil bir devlet olduğunu kabul etmek nasıl mümkün olabilir? BM kaç tane çözümü onayladı ve İsrail’in bunlara karşı tavrı ne oldu? BM veya Amerika Birleşik Devletleri kimin kontrolünde? 
Baş müttefikleri olan Birleşik Devletlerle birlikte Siyonistler, dünyadaki insanları Yahudi olmayan ahmaklar zannediyor. Veto yetkisine sahip çok az üyenin sahip olduğu BM Güvenlik Konseyi’nin yapısına özellikle işaret ediyorum: İsrail’in Filistinlilere yönelik tüm saldırıları BM’nin bu çarpık yapısı gereği bir yaptırımla engellenemiyor.
İsrail “Dökme Kurşun Operasyonu”nu başlattığında 1400’den fazla Gazzeli şehit edildi. Bunların en az 900’ü çoğu kadın ve çocuklardan oluşan sivil halktı. Yaşanan bu mezalimi tüm dünya izledi ve BM, zulüm altındaki bu insanların hayatlarını korumada maalesef başarısız oldu.
Sonuç olarak, Siyonistler yarın Mescid-i Aksa’ya saldırmaya kalksalar, BM’nin bu konuda bir şey yapabileceğini mi zannediyorsunuz? Müslümanların Mescid-i Aksa’yı korumada başkalarına güvenmemesi gerektiği ortadadır.   
Gelin biraz da Amerika’daki radikal Hristiyanların en etkili seslerinden biri olan Papaz John Hagey’in tüyler ürpertici sözlerine kulak verelim. Kendisi Teksas’ın San Antonio şehrinde Cornerstone Kilisesi’nin cemaatine önderlik etmekte ve kilise korosuyla birlikte bu kiliseden tüm ulusa naklen yayın yapan altı kamera önünde pazar sabahı ayinini icra etmektedir.
Papaz Hagey’in siyasi gücü, Amerika’nın ve İsrail’in devlet başkanlarına telefonla neredeyse anında ulaşmasını mümkün kılacak kadardır. Kendisi ayrıca, BBC muhabiri Stephen Sackur’un röportaj yaptığı kimselerdendir. Sackur’un bir hesaplaşma kulisi olan programı, dürüst ve araştırmacı gazetecilikte en iyilerdendir. Onun işi, Siyonist Lobisi’nin Amerika’nın Ortadoğu politikası üzerindeki etkisi hakkında konuşmanın doğru olup olmadığını araştırmaktı. Fakat artık Siyonistlerin sahip olduğu güçleri, yeniden doğmuş Hristiyan sağ kanadıyla birleştiren daha güçlü bir lobi vardı. Yani artık İsrail yanlısı bir lobinin varlığından söz etmek daha yerindeydi. Sackur’un gözlemlediklerine göre bu, “Birleşik Devletler’deki en iyi organize edilmiş iki şebeke”nin ittifakıydı.
BBC’nin pazar sabahı kaydında iman konusunda verdiği vaazda Papaz Hagey, “Tanrı; İbrahim, İshak ve Yakup’la ebedi bir sözleşmeye girmiştir. Buna göre, İsrail milleti ilelebet Yahudi halkına ait olacak, Yahudi devletinin ebedi başkenti de Kudüs olacaktır.” sözünü tekrar telaffuz etmiştir.
Papazın verdiği beyanata göre Amerikalı Hristiyanlar “iyi günde de kötü günde de” İsrail’in yanında olacaklardı. İnsanları kendisine hayran bırakan Sackur, ayinden sonra bunun sebebini öğrenmek istedi. Papaz Hagey’in televizyonlarda da yayınlanan cevabı ise şöyle oldu:
“Yahudi devleti Tanrı’nın zihninde oluşan bir şeydir. İsrail’i Tanrı’nın yarattığını açıkça belirten Kitab-ı Mukaddes’e inanan insanlar olarak bizler, İsrail’in hamisinin ve savunucusunun Tanrı olduğuna inanıyoruz. Eğer İsrail’i Tanrı yarattıysa ve Tanrı koruyorsa, İsrail’le savaşanların Tanrı’yla savaşmakta olduklarını söylemek mantıklı değil midir? Ben III. Dünya Savaşı’nın başlamış olduğuna inanıyorum. Savaş 11 Eylül’de başlamıştır. Yakında yeryüzünün her yerinde İslami etkinin yükselişini gözlemleyeceğiz. Fakat sonrasında Tanrı, mutlak inayeti ile yerinden doğrulup İsrail’i savunacak ve İsrail düşmanlarının büyük bir kısmı yok edilecek.”     
O hâlde Aksa’nın korunmasında başlıca sorumlu kim? Hristiyanlar ve Yahudiler mi? Bence bu, bizden başka hiç kimsenin sorumluluğu değildir.
Tüm Müslümanların Mescid-i Aksa’nın korunmasında hiç şüphesiz sorumlu olduğunu ve mahşer günü Allah’ın huzurunda Aksa hakkında hesap vermek zorunda olacaklarını bilmek gereklidir.
Uluslararası toplumun Kutsal Mescid-i Aksa’yı nasıl koruyabileceğine dair en etkili yollardan üçüncüsü, Siyonist idaresi altındaki dünya medyasına karşı koymaktır. Dünyadaki milyonlarca insan, Filistinlilerin doğdukları ülkede yaşama haklarının olmadığına inanmaya zorlanmaktadır. Hatta bazı insanlar, yapılan Siyonist propagandalar yüzünden Aksa’nın bir efsane olduğuna inanmaktadır.
Bu noktada, tüm İslam âlimlerini ve hakikat âşıklarını Aksa ve Filistinli yerli halk hakkındaki tarihî gerçekleri araştırmaya  çağırıyoruz.
İnsanların hakikate ulaşma ve onu yayınlama konusunda gerekli fedakârlıkları yapmaya istekli olmalarını sağlamak için gençleri tam bir hakikat arayıcısı ve zeki gazeteciler olma yolunda teşvik etmeliyiz. Ayrıca tüm Müslüman devletlerin hükümetlerine gazetecilik alanında gelişmelerini kolaylaştıracak gerekli altyapı için yatırım yapmaları hususunda müracaat etmeliyiz. Böyle bir çalışma, gençleri gazetecilik alanında meslekler tercih etmeye teşvik eden ve bu alanda kariyer yapmayı isteyen öğrencilere burs imkânı sağlayacak daha sesli bir kampanyayı da içine alabilir.  

Sonuç
Sonuç olarak, hepimiz Siyonist Theodor Herzl’in Filistin topraklarını meşhur ve örnek alınacak lider Sultan II. Abdülhamit’ten satın almaya çalıştığını, Sultan’a rüşvet verme ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödeme teklifinde bulunduğunu hatırlarız. Sultanın, “Filistin toprakları bana ya da bir başkasına ait değildir, orası Müslümanların ve İslam’ın topraklarıdır ve asla satılamaz.” şeklindeki cevabı hepimizin, bilhassa da liderlerimizin özümsemesi gereken bir tepkidir.
“Filistin asla satılamaz.
İnsan hakları asla satılamaz.
İnsan onuru asla satılamaz.
Filistinlilerin ve tüm mazlumların hakları asla satılamaz.”
Büyük Sultan’ın örnekliğinde, Türk milletinin hem Filistinlilerin hem de ümmetin sorunlarını çözmek için gayret eden liderlerine güveniyoruz. Hilafetin düşüşü İstanbul’da yaşandığı için yeniden ortaya çıkması da sizinle başlamalıdır.
Şunu içtenlikle ümit ediyorum ki, bizler bu sempozyumdan Mescid-i Aksa’yı nasıl koruyabileceğimiz konusunda uygulanabilir adımlarla çıkabileceğiz. Kudüs’ün çocuklarının sürekli dile getirdiği şu sözler beni gerçekten kaygılandırmaktadır:
“Kudüs’te artık taşlar konuşuyor. Uzlaşmaya hayır!”
Şuna eminim ve kesin olarak inanıyorum ki, Filistin özgür olduğunda Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar burada birlikte barış ve uyum içinde yaşayacaklardır.
Türk hükümetine, halkına ve beni bu önemli sempozyuma davet eden organizatörlere teşekkürlerimi sunuyorum. Sizlere başarılı bir toplantı diliyorum. Yüce Allah tartışmalarımızı ve gayretlerimizi mübarek kılsın, hepimize yol göstersin. 
Sizleri sevginin, barışın ve bereketin evrensel selamıyla selamlıyorum
Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu!

Küresel aktivizm için evrensel ahlak çerçevesi

Essam Hallak, CBC Müslüman Toplum Danışmanı

Giriş
İslam hukukunda şöyle bir altın kural vardır: “Bir meselede hüküm vermek onun kavramsal tarifine bağlıdır.” Başka bir deyişle, doğru cevabı elde etmek istiyorsak soruyu doğru sormak zorundayız. Bu nedenle bu yazının konusuna derinlemesine temas etmeden evvel sorunun kendisini sorgulamamız ve gerekiyorsa amacına uygun bir biçimde onu yeniden şekillendirmemiz gerekmektedir. Mescid-i Aksa için uluslararası toplum üzerinden çözüm bulma sorunsalı da bizi konuyu coğrafi anlamda yerel, sadece dine özgü ve sınırlı kavramsal bir çerçeveden görmekten ziyade, küresel perspektiften ele almaya zorlamaktadır. Bu sorunun daha geniş siyasi, kültürel ve tatbiki bağlamlar içerisindeki cevapları şu gerçeklikleri göz önünde bulundurmamızı gerektirmektedir: İlk olarak, “uluslararası toplum” -azınlığını Müslüman, çoğunluğunu ise gayrimüslimlerin teşkil ettiği- ferdî devletlerden oluşmaktadır. Her bir gayrimüslim devlette ise Müslüman bir azınlık, gayrimüslim bir çoğunluk bulunmaktadır. Yani her iki durumda da Müslümanlar azınlıktadır. Bu ikilikler ve bunların iç (ulusal) ve dış (uluslararası) dinamikleri Aksa meselesine farklı bir bakış (açısı) ve yaklaşım kazandırmaktadır. İkincisi, geçmiş farklılaştırmalar bizi, Aksa meselesinin, özünde uluslararası önemi olan yerel bir mesele mi, yoksa yerelliği haiz uluslararası bir mesele mi olduğu noktasında mahiyetini sorgulamaya sevk etmektedir. Son olarak, Aksa’yı koruma gayesine ulaşmada doğrudan ve kısa vadeli mi, yoksa bağlamsal ve uzun vadeli yaklaşımlar yoluyla mı strateji uygulanacağı ve etkinlik geliştirileceği meseleleri ortaya çıkmaktadır. Bu yazı, bu noktaları Aksa meselesindeki nüfuzlarından dolayı Batılı ülkelerin siyasi, kültürel ve ekonomik sistemleri içerisinde irdeleyecektir. Aksa’nın yerel ve beynelmilel arenada muhafazası çerçevesinde var olan değişkenler için örneklem malzemesi olarak Kanada kullanılacaktır.

Çatıyı yeniden kurmak
Mescid-i Aksa sorunsalını yanlış bir bağlamda ele alarak yanlış temeller üzerinde konumlandırmak, etkili çözümlere ulaşmamızı engellemekle kalmayıp felç etkisi yaratacak bir korkuya, aktivizmin tükenmesine ve nihai bir başarısızlığa uğramamıza neden olacaktır. Şüphe yoktur ki çoğu siyasi rejim -yerel sorunlarından ve esaslı birtakım meselelerinden uzaklaşmak maksadıyla- Aksa’yı gündeme getirerek onu siyasi bir sömürü aracı olarak kullanmıştır. Bu tür manipülasyonlar ümmetin Aksa’yı yani caminin kendisini koruma noktasında olumsuz yönde etkilemiştir. Hatta, doğrudan Aksa’yı korumaya yönelik çalışmalar yapılıyor olsa da alınan bu tedbirler yetersiz ve yüzeysel kalmaktadır. İşbu tebliğ, Mescid-i Aksa meselesini daha geniş çaptaki insani meseleler bağlamından kopartmanın bizatihi sorun teşkil ettiğini ve dahi bu yöndeki ivedi ve doğrudan kurtarma çabalarını baltaladığını ileri sürmektedir.
Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiğinde İmam Gazali’nin -eleştirel veya yapıcı- Aksa’nın çektiği acılara ithafen hiçbir yazı kaleme almamış olmasının nedenlerini anlamak önemlidir. Sahip olduğu öngörüsünü kullanarak, Aksa sorununun doğal ve etkili bir biçimde çözümlenebileceği daha geniş bir perspektife odaklanmış, yani Aksa’yı, insanın failliği yoluyla dünya üzerinde tesis edilmiş bir ilahi değerler meselesi şeklinde değerlendirmiştir. Bu nedenledir ki -iyi veya kötü- insan doğasına hükmeden kanunlar onun ilgi alanındadır. Her şeyden önce Aksa, insanların işlediği zulmün uç bir örneği olmuştur. Aksa’nın muhafazasına dair en köklü, esaslı ve etkin çözümler, birey ve toplumun içinde -ve birey ve toplum olmadan- adalet ve barış üretmekteydi. Bu süreç kişinin iç ve dış zulme karşı duruş ve harekete geçiş sorumluluğunu almasını sağlamaktadır. Basitçe ifade edecek olursak, bizzat insanoğlu özgürleşmeden Aksa kurtarılamaz/kurtulamaz; böylelikle Aksa, insanlığımızın bir ölçütü olmaktadır. Kutsal topraklar sadece İbrahimi dinleri alakadar ettiği için değil, aynı zamanda insani, ahlaki ve nihayet küresel bir mesele olduğu için salt Müslümanların değil tüm insanlığın meselesidir Aksa. Binaenaleyh Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki ilişki, ayrılmaz bir biçimde birbirine geçmektedir. Bunun ışığında Aksa, insanın, toplumun ve toprağın her nevi özgürleşmesinin simgesi ve başlangıcı olmaktadır. Zira onun durumu bazılarının işgal ve zulmetme kabiliyetinin, diğerlerininse kurban edilmeye ve sömürgeleştirilmeye olan yatkınlığının emaresidir.
Gece yolculuğunda (İsra) Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’den, insanlığın tüm peygamberlerine namazda önderlik ettiği yere, Kudüs’e gitmiştir. Müslümanlar için bu olay, Aksa meselesinin ahlaken evrenselliğine, dinlerininse ruhani, toplumsal ve uzamsal kapsayıcılığı ve zamansal kesinliğine tanıklık eder. Gece yolculuğu (İsra) aynı zamanda, saygı ve barış içinde yaşama temelinde, İslam öncesinde var olan Yahudi ve Hristiyan dinlerini de kabul eder, onların kutsal topraklar üzerindeki haklarını önemser. Mescid-i Aksa’nın muhafazası ise, tartışmanın bilhassa daha dar bir dinî varyantını sunma eğilimine karşı evrensel, insani bir yaklaşımın benimsenmesi üzerinden, dinî maneviyat ve siyasi ideolojinin birbirine geçmiş karışımının çözülmesinden gelmektedir.1
İslam’ın kapsayıcı doğasına rağmen, Müslüman camia dışında kalan İslami-dinî söylemi, dünyanın çoğunluğunu kendisine yabancılaştırma potansiyeline sahiptir. Dışarıda genelde İslam’ın kapsayıcılığının bilinmemesi, mevcut tartışmanın “gerçek dışı” ve “dogmatik” mahiyetini görme yönünde gayrimüslimleri bir duyarsızlık içerisine itebilir. Ancak bu gibi, kapsayıcılık ve gayrimüslimlerin algıları meseleleri, Müslümanların diğerleriyle asgari müştereklerde buluşmak uğruna dinlerini feda ettikleri şeklinde yanlış anlamaya neden olmamalıdır. Buradaki düşünce daha ziyade, Müslümanların dinlerinin insani ve evrensel özünden neşet eden azami müşterekleri paylaşmaktır.
Mescid-i Aksa’nın içinde bulunduğu çıkmazın sebebi, gerçekte, işgal altındaki mazlum halkın dinî ve kültürel kimliğini silme amacı güden insanlık dışı sömürü ve manevi hoşgörüsüzlüktür. Bu çıkmazın bulunduğu konumun, Müslümanlardan sömürgeciliğe kaydırılması, meselenin kendisini ötekilere açarak desteklerini sunmalarına olanak tanımaktadır. İşte Siyonist işgal de bu insanlık dışı sömürgeleştirmeyi, sınırlarının dışında kalan insanların insani duygularına seslenerek evrensel ve hümanist “kurban” psikolojisi şeklinde yeniden kurmakta etkili olmuştur.2 Buna mutabık olarak Müslümanların da Aksa için destek toplamada evrensel ve ahlaken hümanist yaklaşımlara ihtiyacı vardır. Müslümanların Aksa meselesini evrenselleştirmelerinin gerekliliğinin altını çizen iki büyük engel vardır: Birincisi, Batı’nın İsrail’e karşı Hristiyanlığın Yahudi kökenlerine dayanan ön yargısı; ikincisi, ortak sömürgeci geçmişleri. Her iki engel de Batı’nın İsrail’i kendi kendisine mahkûm etmesine mani olmaktadır. Ancak evrensel, insani bir bakış açısıyladır ki, Müslümanlar diğerlerinin sürekli “Batı” uygarlığıyla çatışan “dışarıdan biri” şeklindeki yanlış kavramsallaştırmalarının üstesinden gelebilsin.
Gelgelelim bu gerçekliklerin aksine Aksa, hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler tarafından, en geniş hâliyle ahlaki ve manevi bir çerçeve içerisinde yer alan insani bir mesele olmaktan çıkarılarak dar bir etno-dinî bağlama (Müslüman-Yahudi veya Arap-İsrail) sokulmuş yahut da tüm sorumluluk Filistinlilere veya Kudüs sakinlerine atfedilerek yerelleştirilmiştir. Bu dar odaklanmalar bize, yalnızca insanlığımızın bozulduğunu göstermektedir. Dünyanın geri kalanının içinde bulunduğu zor duruma yabancılaşmasına neden olduğundan, partikülleş(tir)me ve marjinalleş(tir)me Aksa için en büyük iki tehdittir.
Mescid-i Aksa meselesini ahlaki evrenselliği içerisinde, adalet ve eşitlik hakkı şeklinde yeniden oluşturmak, mesele etrafında çatışan tarafların yerel siyasi veya dinî çıkarlarının ötesinde sorunu küresel çapta bir topluluğa angaje etmenin tek yoludur. Bununla Aksa, milliyetçilikle karışık ekonomik ve dinî kimliklerin güdümünde olan siyasi kimliklerden herkesin nasibini aldığı, insanlığın ahlak düzeninde ıslahat yapmanın aracı olabilir.3 Unutulmamalıdır ki, Aksa’nın içinde bulunduğu -yayılmacılık, sömürgecilik ve milliyetçiliğin bir sonucu olan- kötü durum, çoğunlukla, insanın hemcinsine karşı haksızlıklarını ve ayrımcılığını meşrulaştırmak için din kisvesinin arkasına sığınan, modernitenin araçsal gerçekçiliği ve insanmerkezci ahlakiliği içerisinde kök salmıştır.4 Bu yüzden temelde Aksa, Müslümanlar açısından mecburi evrenselliği içerisinde, tarafsız aşkın bir ahlak talebinde bulunduğu girişimini ifade eden dinî bir meseledir. Aslında Aksa’nın korunmasında Müslümanların yapacağı en büyük katkı, herkesin içinde yer alabileceği aşkın ahlakı iyileştirmek amacıyla, moderniteyi eleştirmede, modern paradigmanın dışında kalan tarihî ve kültürel konumlarının avantajını kullanmaktır.
Müslümanların ikna edici bir dilde, mevcut insanlığa hitap eden alternatif bir dünya görüşü üretebilme ve kendilerini hayatın her alanında tecessüm etmiş bu görüşün somut örnekleri olarak konumlandırma yetenekleri, Aksa’ya destek noktasında, insanlığın aklını ve gönlünü kazanmalarında nihai yoldur. Hümanizma, bizzat indirgemeci modernist bir paradigma olsa bile dünyadaki inançların çeşitliliği böylesine ortak bir paydayı -en azından kapsayıcılık ve evrensellik gayesiyle pratik düzeyde- gerekli kılmaktadır. Hiçbir kimlik, ideoloji veya mensubiyet üzerine kutuplaşma veya çatışma yaşamadan herkes, eşitler ve kazananlar olarak, bu tarafsız söylem vasıtasıyla katılım sağlayabilecektir. Ne var ki, Müslümanların etkili olabilmelerinde hümanizmalarının, maddi dünyanın sınırları ve dinamiklerinin ötesine geçmesi; dönüştürücü rolünü sergilemesi içinse, aşkın ahlak içerisinde temellendirilmesi gerekmektedir. Mescid-i Aksa Müslümanlar için temel bir mesele olsa da yazgısının, sömürgeci tiranlığın en pervasız örneği olan Filistin olayıyla bütüncül ve esaslı bir biçimde ilgilenecek küresel bilince bağlı olduğunu hatırlamak önemlidir. Kutsal mekânlar, insan ruhunun ilahi olanla kurduğu bağın sevincini yaşadığı halis mekânlardır. Yerel veya kültürel bir kimliğin ötesinde evrensel eşitliğe sahip insan ruhu ve itibarının kutsallığının muhafaza edilmesi, bu kutsal mekânlarda son derece önemlidir. Tehlike altında olan esas olgu, evrensel kapsayıcılığı noktasında adalettir; sonrasında, bu adaleti taşıyan veya taşıyamayan insan, üçüncü sırada ise mekânın önemi gelir. Bu tasnife dayanarak diyebiliriz ki, Aksa’nın işgal edilişi ve hürmetsizliğe maruz kalışı sadece Müslümanların mücadelesi değildir çünkü o, sömürgeciliğe, sömürüye ve zulme karşı küresel savaş yürüten tüm dünya insanlarına aittir. Bu, Aksa’yı küresel bağlamından yalıtarak ahlaki açıdan sorunlu ve pratik açıdan zarar verici bir önerme hâline getirir. Aksa meselesi kapitalizm, küreselleşme, ırkçılık, milliyetçilik ve modernite gibi bir dizi siyasi, ekonomik ve kültürel mesele ile bunların ideolojik hegemonya, toplum mühendisliği, ekonomik sömürü ve siyasi ırk ayrımcılığı gibi enstrümanlarından ayrı değildir. Hem “üçüncü” hem “birinci” dünya ülkelerinde yukarıda saydıklarımıza karşı bir araya gelen pek çok insanın Aksa ile ortaklığı vardır. Aksa meselesinin böyle geniş bir zaviyeden değerlendirilmesi, ortak bir hedefe doğru kaynakları paylaşmak ve mücadele vermek suretiyle onun muhafazasında itici güç olabilir.
Müslümanların son Filistin deneyimleri de göstermiştir ki, çokluk ve güç, bu vahşi ve acımasız sömürgeleştirmeyi sona erdirememektedir. Çözüm, lobileşme ve ilk etapta bu sorunsalı yaratan ve sürdüren yayılmacı güç odaklarıyla iş birliğinde de değildir. Her ikisi de nihai dünya barışına katkıda bulunacak, uzun soluklu çözüm üretmeyen kestirme yolları temsil etmektedir. Tüm kanunlar, mazlumun kendini ve vatanını savunma hakkını koruyor olmasına rağmen Filistin’de bunun hâlâ uygulanamıyor olması, meseleye dâhil olan herkeste -mazlumlar, zalimler ve duyarsız izleyici kitlesi- farklı şekillerdeki ahlaki noksanlığa işaret etmektedir. Aksa’yı ancak, farklı cepheleri olan bir ahlak sorunsalı olarak tayin etmek, tarafları adil bir çözüme götürebilecek ve küresel toplumun bölücü ve yerel bağlılıkların ötesine uzanmada meşruiyet elde etmesini sağlayabilecektir.
Acziyet ve teslimiyetimiz, korku ve öfkemiz, duygusal çıkışlar ve şiddetimiz, evrensel düzeyde makul ve barışçı yollardan, ötekiyle iletişim kurma ve ikna etmede ortak bir dil geliştirmedeki yetersizliğimizin/yeteneksizliğimizin sonuçlarıdır. Müslümanlar, Aksa etrafındaki söylemi, dünyanın tarafsız insanlarına yönelik evrensel bir hitapla yeniden kurdukları takdirde, sessizlik ve kayıtsızlık duvarını ve de Filistin’deki ırkçı duvarı yıkmaya muktedir olabileceklerdir. Böylece işgal, zulüm ve bedeli ağır olan Filistinli direnişi, istenmeyen şeyler hâle gelecektir. Bu yaklaşım henüz yokken, Filistin meselesininde, 60 yılı aşkın bir sürede karşılıklı anlayışın tutturulamadığını hatta, 11 Eylül ve başka saldırılara yol açan öfke ve nefreti kamçılayan- uluslararası bir meseleye nasıl dönüştüğünü görmüş bulunuyoruz. Filistin meselesinin, dünya politikasının merkezindeki benzersiz konumu -Müslümanlar dâhil- tüm dünyayı bu söylemi evrenselleştirmeye, ahlakileştirmeye ve insanileştirmeye çağırmaktadır. Bu sayede tüm dünya, herhangi bir kutuplaşma olmadan meseleye katılım sağlayabilecektir.
Özellikle Müslümanların bu merkeziliği lehlerine kullanmaya ihtiyaçları vardır. Meselenin hususiyetini ve önemini değiştirmeden, Müslümanların ve diğerlerinin maruz kaldığı evrensel mağduriyetlere işaret etmede bundan faydalanmaları gerekmektedir. Bu evrensellik önemlidir; çünkü dünyanın Aksa meselesine kayıtsız kalmasının arkasında, meseleyi Yahudiler ve Müslümanlar arasında salt dinî bir mesele olarak algılamaları yatmaktadır. Yine, bu konu hususi ve mantıkdışı bir çekişme olarak görülmektedir.5 Bu durumun düzeltilmesi ve dünyanın ilgisini çekmenin yolu ise bu mücadeleye anlayış, duygudaşlık/empati ve destek kazandırmaya zemin hazırlayacak ahlaki, evrensel ve makul gerekçeler sunmaktır. Aksi takdirde, uluslararası seviyedeki bir tartışmanın dinî boyutuna vurgu yapmak, Müslümanların, muhalifleri tarafından, kutsal mekânlarını kimseyle paylaşmak istemeyen dindar fanatikler olarak resmedilmelerine yol açacaktır. Bundan dolayıdır ki, tüm dünyanın desteğini kazanmak için, Aksa davasının küresel adalet, insan haklarının korunması, güvenlik ve barışla olan ilgisi öne çıkartılmalıdır. Dünyanın dikkatinden kaçırmak maksadıyla, bu mücadelenin gerçek kapsamını ve anlamını daraltmak, onu dinî, yerel ve bir iç mesele gibi göstermek işgalcinin çıkarınadır. Buna karşılık, saldırganın uygulamalarını durdurmak gayesiyle, yeteri düzeyde uluslararası baskı elde etmek için meseleyi insanileştirmek ve küreselleştirmek işgale uğrayanın lehinedir. İşgalin meşrulaştırılmasında kullanılan yöntem ise, Aksa meselesini dünya üzerindeki bir buçuk milyar Müslüman’ın gösterdiği safi dinî nefret temelinde, bir mekân üzerinde, bir grup azınlık Yahudi’nin ibadet özgürlüğü için verdiği mücadele olarak lanse etmektir. Yanlış olan bu kavramsallaştırmayı çürütmek, gayriahlaki işgalin esasını ileri sürmeyi ve bütün kimliklerin ötesine geçen, evrensel bir adalet ihtiyacını savunmayı zorunlu kılar. Böylece tüm dünya kurumsallaşmış bir boykota katılmış olabilecek ve işgalin tasfiyesi, etkin ve barışçıl yollarla, Filistin’deki ırk ayrımcılığını sona erdirecek manevi ve siyasi bir ambargoyu meydana getirecektir.
Küresel seviyede, Aksa’nın tüm insanlıkla olan evrensel ve ahlaki bağıntısından sıyrılarak salt özel, İslami bir sembole indirgenmemesi kesinlikle kendi lehinedir. Çünkü Aksa’yı koruyacak etkili bir Müslüman veya Müslüman olmayan siyasi bir güç olmadığında, barışçıl bir direniş en uygun seçenek olmaktadır. Ne var ki, bu barışçı mücadele ancak birkaç kişinin olmaktan çıkarak küresel seviyede kitle desteği elde ettiği zaman etkili olabilir. Aynı zamanda kitlesel bir kamu desteği sadece evrensel, kapsayıcı hak ve adalet söylemiyle güvence altına alınabilir. Dolayısıyla Aksa için küresel seviyede (yapılacak) bir çalışma, kültüre özgü kalıplardan uzak, müşterek insan ahlakına hitap eden, kapsayıcı söylem üzerinden iletişim ağını genişletmeyi gerekli kılar. Böyle bir hitap, Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığını sonlandırdığı gibi, tüm dünyayı kendisine çekerek bu zulme son verecek maddi ve manevi baskıyı üretecektir. Meşruiyet iddiasında bulunacak, aşırılığı törpüleyecek ve Aksa etrafındaki ahlak tartışmasına dair kuşkuları olanları ikna edecektir. İşgalci ve işgale uğrayan, zalim ve mazlum, fail ve kurbanı birbirinden ayırarak meseleyi açıklayacaktır. Bu söylem, dünya üzerinde tarafsız düşünen tüm insanlara hitap eder ve onları yanına çeker. Filistin içerisindeki özgür Yahudi sesini destekler, dinî ve kültürel mirasını Siyonist sömürgeci ideolojinin suiistimalinden kurtarır. Aynı zamanda; masumlara karşı yürütülen tarihî ayrımcılık ve soykırım yoluyla kazandığı dokunulmazlıkla aynı gerekçelere dayanarak oluşturulan İsrail işgalini eleştirmeye yönelik tabuları da yıkacaktır. Evrensel ahlaki bir söylem üzerinden bakıldığında Aksa, bir eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesinin sembolü hâline gelir. Bu sembol üzerinden köklü organizasyonlar, kendiliğinden, siyasi karar mekanizmalarında değişim gerçekleştirmeye muktedir, eleştirel bir kitle tanımlayıp yaratacaktır. Sadece Müslümanlar tarafından ve şiddet ve saldırılarla hatırlanmak yerine, adalet mücadelesinin evrensel bir simgesi olarak Aksa, herkesin ilgi odağında olacaktır. Yalnızca kendisinin maruz kaldığı zulmü temsil etmekten çok, işgal altındaki Kudüs, sömürgeleştirilmiş Filistin ve dünyanın her yerinde insanlara karşı yürütülen adaletsizlikleri temsil etmeye başlayacaktır. Bu anlamda Aksa’nın ihlale uğraması, herkesin kendi insanlığını ihlale uğratması; meseleyi hiçe sayması, kendi ahlakını yok sayması demektir. Ulusal ve dinî anlamda yerelleştirilip devlet yetkililerinin nezaretine terk edilerek siyaset temelinde kimlik rekabetine maruz bırakılırsa Aksa meselesi, küresel destekten mahrum kalır. Bunun yerine çözüm; barış ve adaleti hedefleyen çoğulcu bir söylem geliştirmektir. Bu söylem, geldikleri yere bakılmaksızın katılımcıların eşitler ve ortaklar olarak çalışmasını savunmaktadır. Yine ayrıca -sonuçta Müslümanlar açısından İslam’ın evrensel etiğinden doğan- müşterek insani değerler üzerine dayanmaktadır. Müslümanların Aksa konusundaki ahlaki sorumlulukları, aslında insanlığa olan ahlaki bağlılıklarından kaynaklanmaktadır; tersi bir durum söz konusu değildir. Bu nedenledir ki, ahlaken evrenselliğimizi ihdas etmediğimiz ve onu dar, sıradan hedeflerimizin üstüne çıkarmadığımız sürece, Aksa özgür olmayacaktır. Bu ise tek başına, tüm insanlığın evrensel adaleti ve barışı gerçekleştirecek olan ortak ahlaka dayalı iş birliği olmadan yapılamaz. Aksa böylece, ahlaki ve siyasi olanın birbirini dışlamak yerine bir araya geldiği, müşterek insanlığı paylaşma fırsatı olmaktadır.

Karşı-kültür
Kanadalı meşhur iletişim teorisyeni Marshall McLuhan’ın iz bırakan “Araç mesajın kendisidir” ifadesini göz önüne alırsak, iletişim araçları (yani, tanımlama ve argümanın formülasyonu) hatalı olduğu takdirde, sebebin neticesiz kalabileceği kanısına varabiliriz. Bu doğrultuda, Mescid-i Aksa’nın evrensel ahlak meselesi olarak yeniden kurulması, küresel destek demektir. O zaman soru şu olur: İnsanlığın “düşkün” tabiatına rağmen nasıl olur da herkes, adil bir davaya destek verebilir? Herhangi bir kimsenin şahsi eksikliklerini görmeksizin, iyi ve adil olanı doğuştan tanımlıyor olmasına dikkat etmek önemlidir. Yine, toplumsal ve psikolojik düzeyde, insani duygudaşlığın dayanakları özdeşleştirme, karşılıklılık ve diğerlerinin yaşadığı benzer durumlara duyarlılık (gösterme) duygusudur. Bu duygudaşlık, bizimle “ötekiler” arasındaki ayrılıkları ve farklılıkları belirleyen sınırları çizmeye başladığımızda kolayca kaybolmaktadır. İnsan ve ahlakın evrenselliği, özdeşleştirme, karşılıklılık ve paylaşımı öne çıkarmak yerine, “ötekiliği” inşa etmek, meydanı “öteki”nin karşısında ihmal, düşmanlık veya zulme bırakmaktır. Bu insani dinamikleri kullanmak, Mescid-i Aksa’nın evrensel-ahlaki mesajını “karşı-kültür” kapısından duyarsız kesime ulaştırmasına izin vererek davaya küresel destek kazandırabilir. Keza, insanın seçme özgürlüğünü perdeleyen, kitle tahakkümünün değişik biçemlerine karşı gösterdiği bireyci eğilimine seslenerek, tüm çevrelerden insanları, tabiatıyla, mazlum ve mustazafın (zayıf bırakılmışın) yanına çekecektir. Tarih boyunca şiddete karşı çıkan düşünceler, insanın ahlak davalarına olan bu bireyci ve duygudaş eğilimi kullanılmak suretiyle, yaygın kültür katmanına dâhil edilebilmiştir. Bunun son örneği, 70’lerin sonlarında ABD’de başlayan, mazlum siyahi halkın son 30 yıl içerisinde dünya çapındaki kültürünün parçası olacak -ancak o zamanlar henüz maddi nedenlerden dolayı dahi yaygın kültür tarafından benimsenmemiş, desteklenmemiş ve popülerleştirilmemiş- marjinal protesto sanatı olan rap müziktir. Karşı-kültürün işleyişine başka bir örnek de, 60’ların sonlarında marjinal ve muhalif bir şekilde başlayan gay hakları hareketidir ki, bunun yaygınlaşması, davasını savunurken insanın evrensel hakları, adalet ve eşitlik söylemini benimsemesinden sonradır. Bir diğer örnek, siyahilerin ağır ayrımcılığa tabi tutulduğu 50’lerde ortaya çıkmış sivil haklar hareketidir. Günümüzün ABD başkanı, bu hareketin başarısının açık bir göstergesidir. Diğer örnekler, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, kapitalist dünyada popüler olan “sol” düşünceleri ihtiva etmektedir. Bunun en seçkin örneği, Batı’da tırmanmakta olan Yahudi karşıtı duygulara karşı, Yahudilerin vermiş olduğu mücadeledir. Böylece etkili karşı-kültür teknikleriyle marjinal azınlık olmaktan çıkıp tüm dünyada etkin ve kabul gören bir gruba dönüşmüşlerdir. Nüfusun büyüklüğü göz önüne alındığında, bu başarı oldukça etkileyicidir. Bütün bu örneklerde, marjinal ve ezilen grupların karşı-kültür hareketi anaakım olabilmiş, bireylerin ve kurumların küresel desteğini elde edebilmiştir. Benzer şekilde, çoğuna göre marjinal bir mesele olan Mescid-i Aksa meselesi de, evrensel ahlak söylemine sarıldığı takdirde anaakım hâline gelebilir. Başlıca güç konumunu işgal eden İsrail propagandası, Aksa davasını, tabiatıyla, kendi evrensel insan hakları, eşitlik ve adalet gündemi içinde karşı-kültür alanına yerleştirmektedir. Büyüme potansiyeli, insan ahlakını tanıtmadaki başarı ve zulüm sisteminin sonu, bununla beraber gelmektedir. Bunun olması için Aksa, bir ferdi ve kolektif özdeşleştirme ve bağıntının evrensel simgesi ve (evrensel) değerine dönüştürülmelidir. Kitleler tarafından desteklenmesi, işgal vahşetinin durması için davaya gerekli siyasi etkinliği kazandıracaktır. Evrensel söyleme dayalı bu karşı-kültür hareketini üretmek için gereken pratik adımlar, yazıda daha sonra tartışılacaktır.
Aksa davasında yararlanılabilecek bir başka dinamik ise müspet öz imgesidir. İnsanoğlu, iyi ve doğru ile bağıntı kurmaya meyilli olduğundan, hiç kimse -zulmedenler bile- kendisini yanlış yapan olarak algılamaz. Buna mutabık, kurban psikolojisi üzerinden ileri sürdüğü iddialar ile İsrail, doğrudan ve dolaylı yoldan işgalini haklılaştırmaktadır. Aynı zamanda, çok az sayıda kişi kendisini, herhangi bir kültüre mahsus olan, kendi bireysel ilgi ve toplumsal yaşam tarzının dışında kalan bir evrensel ahlak meselesiyle bağıntılandırır. Aksa üzerine olan söylemin, kültüre özgü dinî alandan evrensel-kapsayıcı ahlak alanına kaydırılması, zalim ve mazlumun, “öteki”ne zulmetme rasyonelliğini yaratan dinî “kimlik siyaseti”nden bağımsız olarak yargılanabildiği, adil bir oyun alanı oluşturur.6 Müspet “öz imgesi” ilkesiyle “öz çıkarın önceliği” ilkesinin evrensel söylem zemininde bir araya getirilmesi, sağlam ahlaki hükümlerden adil oyun alanı oluşturarak, genel itibarıyla karşı-kültür dairesi içine giren adil seçimler üretir. Mesela; evrensel insan ahlakı ve sorumluluğunun özünde yatan çevrecilik, ta ki içerdiği mesaj küresel kültüre ve insanın evrenselliğine göre yeniden biçimlendirilene, küresel kültürel üretim ve yayılımın merkezinde yer alan insanların kişisel ve toplumsal hayat tarzlarına cazip gelen uygulanabilir seçenekler sunana dek, yaygın kültürün kıyısında (marjininde) karşı-kültür olarak kalmıştır. Bu kişilerin, müspet ben algısına dayanan bu tür ahlaki seçimlerde bulunabilmeleri için gerekli, yeterli derecede özgürlüğü ve zenginliği bulunuyor olsa da, gündelik mücadeleleriyle meşgul fakir insanların böyle bir özgürlüğü ve zenginliği bulunmamaktadır. Kültürel gücün merkezinden gelen bu dürtüye dayanarak böylesi bir ahlaki duruş, kürenin her tarafındaki insanların benimsediği, genelleşmiş kültür fenomeni hâline gelir.7 Aksa, insanın adalet mücadelesine uygun olarak evrensel bir simgeye dönüştürüldüğü ve tüm dünyadaki insanlar açısından öz çıkarcı güdülenmeye dayalı kişisel bir yaşam tarzı hâline geldiği takdirde bizler, ahlaki ve siyasi duyarlılık ile Aksa davasına destek vermek için ihtiyacımız olan diğerkâmlığın üstesinden gelebileceğiz. Bunu başarmak için Aksa imgesi, insan ahlakına ait bir simge olarak yeniden bina edilmeli ve halk kültürü bağlamında, tüm insanlığın katılım sağlayabileceği, uluslararası bir adalet markası olarak dolaşıma sokulmalıdır. Bu noktada Aksa, gereken miktarda desteğe sahip olabilecektir. Bunun için sorumluluk noktasında ön planda yer alan Müslümanların, halk kültürünü üretmede faal olması gerekmektedir. Bu ise ehliyet, bütünlük ve mükemmeliyet gerektirmektedir.8
Yaygın kültürü hedef almak -Siyonist medyanın etkisi ve tesirli propagandası sonucu- Müslümanlara karşı düşmanca, İsrail’inse lehine duygularla doymuş olduğundan masraflı ve boştur. Pratik ve ilkesel nedenlerden dolayı Müslümanlar, ahlaki barış ve adalet çağrısını paylaşacakları karşı-kültüre katılmak zorundadırlar. İsrail kendisini anaakım sömürgeci Avrupa ve yayılmacı ABD ile özdeşleştiredursun, bu bölgelerde ve dünyanın pek çok yerinde insanlar, kendilerini bu kimliklerin karşısında, karşı-kültürün yanında tanımlamaktadır. İşte Müslümanlar da Aksa’nın ve Ortadoğu’da barış ve adaletin korunması noktasında davalarını ilerletmek için karşı-kültürün gücünden faydalanabilirler.9 Müslümanlar karşı-kültür kapısından geçerek anaakım kültüre girmek için, medeniyetlerinin hâlihazırda Batılı zihinde teşekkül etmiş olan olumlu kültürel referanslarını kullanabilirler; Müslüman mistisizmi buna bir örnektir. Yine, Müslümanların klasik edebiyatı ve felsefi eserleri ile görsel sanat ve müzikleri bunun örneklerindendir. Bu kültürel araçlar insanları adil davamıza çekerek, Müslüman kültürünün anaakımda demokratikleşmesi ve popülerleşmesine olanak tanır. Bir de Müslümanlar Aksa meselesini, toplumsal ve siyasi adaletin savunucusu olan kapitalizm ve savaş karşıtı gruplar arasında savunmak için, Soğuk Savaş sonrasında kapitalist toplumlarda sola doğru yaşanan ideolojik kaymadan da yararlanabilirler. Kapitalist gücün aşırı kutuplaşması ve Batı dünyasının hem içinde hem dışında yer alan geniş bir kitlenin haklarından mahrum bırakılması ile bu gruplar yavaş yavaş anaakım hâline gelmektedir.

Karşı-kültür uygulamaları
Sömürgeci zulmü, yaygın bir biçimde ekonomik ve siyasi güç odaklarıyla ilişkilendirildiğinden bu yana, bu güç odaklarından çözümler beklemek sadece beyhude değil, bu durum onların denetimlerini doğurduğundan aynı zamanda da zarar vericidir. Neticede, mazlum ve marjinal olan, ahlaki bütünlük içinde kurulu alternatif güç odaklarını geliştirmek amacıyla bir araya gelmek zorundadır.10 Aksa’yı kurtarmak için geliştirilecek karşı-kültür hareketinin ilk basamakları, evrensel ve ahlaki bir platform ihdas etmektir. Böyle bir platform, farklı kesimlerden grupların ve tüm bireylerin katılımına olanak tanır ve meseleyi doğal, her günkü çağrışım, endişe ve aktivitelere eklemler. Bu platform, adaletsizlikler karşısında mazlumların özgürlüklerini, haklarını ve yerel kültürlerini korumak amacıyla insanın verdiği mücadelenin bir parçası olarak ahlak söylemini tasvir etmektedir. Bu ise, bu söyleme işaret etmede ve bu dava etrafında tanımlanma ve toplanma imkânı sağlamada, kimlik ve simgelerin kültürel olarak üretilmesi ve yayılmasını ihtiva eder.11 Kültürel üretim ve yayılım süreci, Batı dışındaki yerlerde din, etnik veya toprağa dayalı (territorial) kimlik gibi, kimlik eriten kuvvelerin aksine, özelde Batı toplumlarında kültür oluşumunun ana mekânı olan sanatın (edebiyat, görsel sanatlar, sahne sanatları ve müzik) kullanımını içermektedir. Bilhassa Batı’da sanat ve sanatçılar, avangard oluşları, toplumun kıyısından gelen ilerici/yenilikçi ve ahlaki meseleleri savunmaları, dolayısıyla marjinallikleriyle tanımlanmaktadırlar.12 Bu marjinallik, Aksa davasının Batı kültürü içersinde ait olduğu karşı-kültüre, ilerici ahlaki ve siyasi duruşlara uymaktadır. Sanatçılar zaten karşı-kültür alanı içerisinde yer aldıklarından, onların doğal etki alanları toplumun geniş kesimidir. Onlar, kimlikleri gereği muhafazakâr ve içe bakan anaakım kültürü radikalleştirici ve özgürleştirici bir katalizör görevi görürler. Sanat camiasının meslekleri icabı, kendi ifade araçları vasıtasıyla medyaya erişimi, doğal olarak vardır. Bu özellik, Müslümanların Aksa gibi bazı meselelerini savunmada değerlendirilebilir. Dolayısıyla Müslümanlar, sanat camiasını kazanmalı, desteklemeli ve bu camiaya katılmalı; Aksa meselesini savunmak için camianın anaakım içerisindeki geniş bir çevre ile erişilebilirliği, manevi bütünlüğü ve kültürel otoritesinden faydalanmalıdırlar. Sanat vasıtasıyla kültür üretimine katılım noktasında Müslümanların şu ana kadarki yetersizlikleri, olumsuz bir sanat anlayışı, Batılı sanatlardaki tarihî arka plan eksikliği ve genel bir ilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Bu ise Müslümanların, davalarını sunma ve propagandasını yapma noktasında ciddi anlamda aleyhlerine olan bir durumdur.13
Dünya kamuoyunun ilgisini Aksa meselesine çekecek bilginin, kimliklerin ve sembollerin yaratılması ve propagandasında, yeterince yararlanılmayan başka bir alan da akademidir. Sanat camiası ve onun ahlaki, yenilikçi ve etkin rolüne ek olarak, akademi de ikinci en özgür fikirli, yenilikçi ve bilhassa Batı’da en üretken olabilecek bir kültürel nüfuz aracıdır. Sahip olduğu “kutsal özgürlüğe” ilaveten, dışa açık, kültürlü, soruşturmacı tabiatlı ve devletten nispeten bağımsız olan akademik çevre, Mescid-i Aksa meselesini yaygınlaştırmada en dışa açık ve verimli alandır. Yine, akademik kurumlardaki genç nüfus ve onların idealizmi, enerjisi ve geleneksel olmayan düşünüşleri, Aksa meselesine dair yaygınca görülen ön yargılar, olumsuzluklar veya ihmalkârlıklardan kurtulmayı sağlamaktadır. Dahası, üniversite ve onun özgür ortamından, hayatın her alanında var olan meslek erbabı nesiller yetişmektedir. Bu kişilerin Aksa meselesi hakkında bilgi sahibi olmaları, anaakım kültür içerisinde meselenin yayılmasına yardımcı olmaları anlamına gelmektedir. Batılı üniversiteler, pek çok İsrail yanlısı grup için kaygı verici olmuştur; çünkü yukarıdaki nedenden ötürü Siyonist propagandanın zemin kazanması, buralarda nispeten zordur. Medyayla beraber üniversite kampüsleri, toplumun tümünü yönlendirmede sahip oldukları değerin güçlü bilinciyle, Filistin konusunda en çekişmeli etki alanlarından olmuşlardır. Dolayısıyla, bu kültürel aracı Aksa davasına hizmet etmede kullanmak için gereken pratik önlemler, davayı doğrudan veya dolaylı olarak destekleyen ilerici öğrenci toplulukları yoluyla alınabilir.
Akademi yoluyla Mescid-i Aksa davasına destek vermenin bir diğer uygulama alanı, Müslüman ülkelerden gelecek ziyaretçi öğretim üyelerine finansal destek vermektir. Bu sayede Batılı kitlelerle iletişim kurma imkânı doğacak, özelde Müslümanlar ve genelde insani adalet meselelerine dair mevcut yanlış algıların ortadan kaldırılması sağlanacaktır. Bir başka yol ise, Aksa davasına katkıda bulunmaya yardımcı olacak, eleştirel siyasi ve toplumsal bilginin geliştirilmesi amacıyla stratejik alanlarda kürsü kurmak ve programlar açmaktır. Bu alanlar, kültürel çalışmalar (eleştiri kuramı, iletişim kuramı ve post kolonyal çalışmaları ihtiva eder), toplumbilim, hukuk, gazetecilik, medya, sanat (plastik, görsel sanatlar, sahne sanatları), siyaset bilimi ve post-oryantal İslam çalışmalarıdır.14 Saygın üniversitelerde, Aksa davasına hizmet edecek meselelere odaklanan, hakiki yetkinliğe sahip bir akademik literatür yaratmak için, bu alanlarda burs ve ödül vermek de önemlimdir.15 Bu literatür, dergiler ve elektronik kaynaklar üzerinden tüm dünyayı dolaşacak, böylece Aksa davasını doğrudan ve dolaylı olarak destekleyecek, genel ve temel bir bilgilendirme hasıl olacaktır. Belli bazı alanlarda, bilgiyi üretme ve öğrenme hususunda istek yaratmak ve maddi destek sağlamak, Aksa davasına katkıda bulunma yolunda, yine tüm dünyadaki -Müslüman camianın içinde yer alsın almasın- çok sayıda parlak beynin entelektüel gücünü kullanmaya olanak tanımaktadır. Ortalama masraf ve sınırlı sayılarına karşın bu burslar ve açılacak pozisyonlar, başvuranlar arasında geniş çapta bir rekabet yaratarak bu tür fırsatları sunan kurumların dışında, kendi alanlarında olumlu küresel eğilim ve ilgilerin doğmasını sağlayacaktır.16 Bu yaklaşım, ayrıca zaten var olan “şöhret”in altyapısını da harici bir meseleyi geliştirmek için kullanmaktadır. Batı toplumunda bilgiye, akademik ve kültürel kurumlara maddi kaynak sağlamak, oldukça saygın bir harekettir. Bu durum, Müslümanlar ile onların meseleleri hakkında mevcut pek çok yanlış tasavvuru düzeltmede önemli bir vesiledir. Bu aynı zamanda, bir yandan Müslümanların hem Batı’da hem de uluslararası alandaki konumlarını iyileştirecekleri yüksek öğrenime kaydolmalarında üniversitelerin destek sağlamasını teşvik ederken bir yandan da ahlaki, siyasi, ekonomik ve toplumsal yollardan Batı toplumlarına önderlik etme şanslarını arttırmaktadır. Aynı zamanda, Müslümanların yaygın siyasi ve ekonomik yapıya alternatif bakış açıları üretmelerini sağlayacak bir literatür geliştirmelerinde, akademide yer alan post-yapısalcılık, post-kolonyalizm ve post-oryantalizm gibi eleştirel söylemlerden faydalanmalarını da gerektirmektedir. Bu söylemler, Aksa davasını destekleyecek fikirler yaratmada önemlidir. Bu meyanda, özellikle zulüm ve işgal altında olan, çok sayıda Müslüman ülkenin içinde bulundukları duruma karşın, uluslararası özgürlük söylemine yaptıkları katkının çok az olduğuna da dikkat çekmek gerekmektedir. Müslümanların kendi meselelerini entelektüel anlamda dillendirme ve diğerlerini buna ikna etmedeki gücü çok az olmuştur. Bu durum, Müslümanların, bu alanlarda çalışmalar yapmasını ve bu tür yeterlilikler geliştirmelerini zorunlu kılmaktadır.17 Benzer bir yaklaşım, Batı’da, dünyanın her yerinden akademisyenlerin bir araya gelerek, Aksa ve Müslümanların başka meseleleri üzerinde araştırmalar yürütecekleri think tankler oluşturmaktır. Bu think tankler, akademisyenler, siyasiler ve medyanın alıntılar yaparak bilgi toplayabileceği güvenilir ve yetkin kaynakları temsil etmektedir.

Genel strateji ve duruşlar
Aksa meselesinin çözümü, kaçınılmaz olarak küreseldir. Mesele, çıkamayacakları şekilde herkesi içine almaktadır; çünkü olaya dâhil olan farklı etno-dinî gruplar, ekonomik çıkarlar ve siyasi taraflar vardır. Benzer biçimde, küresel yayılmacılık adına, yerli (aboriginal) Filistinlilerin denetimi ve zapt edilmesi konusunda bir örnek deney sergilemekte olduklarından, İsrail işgali ve Siyonist ideoloji de küresel sorunlardır. Bu deneyin teknikleri, gelecekte, yayılmacı sömürü ve denetime karşı oluşacak herhangi bir muhalefeti bastırmada küresel olarak kullanılabilir hâle getirilmek üzere, şu anda Filistin’de geliştirilmektedir. Yayılmacı ve sömürgeci güçlerin, İsrail’in ırk ayrımcılığı (apartheid) sistemine verdikleri muazzam destek, yalnızca bu bağlamda anlaşılabilmektedir. İşte bu nedenle, bu güçler birbiriyle anlaşıp iş birliği içerisine girerken, Müslümanlar herhangi bir kışkırtmaya karşı yerel (parochial) gerekçelerle tepki vermemelidirler. Çünkü yerel gerekçeler diğerlerini bölerek onları, Aksa’ya özgürlük ve adalet için verilen evrensel ahlak mücadelesine katılmaktan alıkoyabilir. Ayrıca Müslümanlar kimliklerinin herhangi bir parçasını öne çıkarmamalıdırlar; aksi takdirde kendilerine, diğerleriyle iletişim kurarak onları kendi adalet mücadelelerine çekmelerini sağlayan ortak insani paydayı kaybedebilirler. Herhangi bir kimliğin içinde, dışında veya üzerinde yer alan konumları, adalet arayışında insanlığı birbirine bağlayan bir köprü gibi olmalarına imkân vermektedir. Ayrıca, mazlumlar sempati ve destek toplamak için kurban kimliğine yaslanmamalıdır. Bu tür bir tavır, acıya tahammül gösterme, teslimiyeti riske atma, mazlumun kolektif mücadelesine katılmada başarısızlığa uğrama noktasında büyük bedellere mal olur. Aynı zamanda Müslümanlar, bölünmüş olarak hareket ettiklerinde veya ani duygusal çıkışlarda, etkilerini yitirebilir ve gücü elinde bulunduranlar tarafından manipüle edilebilirler. Hatta uzun ömürlü neticeler elde edebilmek için en geniş, en kapsayıcı ve en örgütlü biçimde, yapıcı ve elverişli eylemlere sarılmalıdırlar. Aksa’nın korunması, insanoğlundaki evrensel değerin paylaşımından doğan, eylemin birbirine geçmiş birlik ve sürekliliğinde yatmaktadır. İşbu sebeple, Aksa’nın kaderi, tüm insanlar arasındaki evrensel ve ahlaki eşitlik hakkına dayalı, Filistinlileri koruyacak olan küresel dayanışmaya bağlıdır. Bundan dolayı, Müslümanların, herkesin acısını herkesle paylaşmak için kültürel göndermeler aracılığıyla tercüme duygulara ihtiyaç duymaksızın, evrensel mekanizmalara çağrıda bulunma fırsatını kullanmaları gerekmektedir. Acının kapsayıcılığı ve eşitlenmesi, her nerede olursa olsun, tüm insanların zulme karşı mücadelede birleşmelerini sağlar.
Ahlaki Aksa sorunsalı, siyasi sorunsala dönüştürülmüştür. Siyasi çözüm ise işgalci İsrail’in süregiden sömürgeci uygulamaları ve uluslararası sistemin buna yardım ve yataklığı nedeniyle mevcut değildir. Çözüm, ne sorunsalı yaratan Batılı rejimlerden ne de siyasi olarak onu idame ettiren Müslüman rejimlerden gelecektir. Bunlar, küresel güç düzeni tarafından kuşatıldıklarından, Aksa konusunda aciz, kayıtsız kalmış ve suç ortağı olmuşlardır. Aksa’yı kurtarmaları için, Müslüman siyasi rejimlerin reform yapmasını beklemek de beyhudedir. Zira her ikisi de aynı şeydir: İnsanlığın insanlığını tamir etmek. Kendi reformlarına bağlı olmaksızın, Aksa kurtulduğu vakit bu rejimler de reform yapmış olacaklardır. Müslüman rejimler kendi kendilerine veya toplumları eliyle özgürleştiğinde, Aksa özgürleşmiş olacaktır. İnsanın özgürlüğü için çalışmak, bizzat Aksa için çalışmak demektir. Dolayısıyla Aksalar için yapılan çalışma, hükümetlerden bağımsız olmak zorundadır. İşte bu yüzden Aksa’nın çözümü, bireylerin parçalanması ve duyarsızlığı ile hükümetlerin beceriksizliği ve iş birlikçiliğini aşan sivil toplumda yatmaktadır. Bu ise, halk düzeyinde bir çalışma olacaktır; çünkü bu düzeyde, insanlar arasında birbiriyle çatışan çıkarlar yoktur. Böyle çatışmalar, ülke içinde veya dışında, insanlarla hükümet arasındaki dikey hiyerarşi ve çatışmadan doğar. Tüm dünyadaki halk örgütlenmesi ahlaki ve evrensel kapsayıcı söylem üzerinden, aynı dili kullanarak ve aynı başarı aracını paylaşarak iletişim kurabilir. Bu ise bizim insanlık durumumuz üzerinde uzun süreli bir değişime neden olabilecek, dünya çapında bir insanlık sinerjisine götürebilir. İş birliği, paylaşım ve değişim için, küresel elektronik iletişim araçları vasıtasıyla mümkün olabilecek gevşek bir örgütlenme ve etkili bir ağa ihtiyaç vardır. Bu mücadelede kullanılan materyal, bilgi; araçları ise bu bilginin iletim ve yayılımını sağlayacak araçlardır. İlkeler birliği, insanlık mesajımızın, tüm dünyaya etkili iletişim ve dağıtım yoluyla ulaştırılmasıyla sağlanacak olan eylem birliğiyle uyum hâlindedir. Böylece mesele, dar anlamda, birleşmiş veya bölünmüş bir şehir olarak Kudüs’ün yazgısı yahut Filistin hükümeti için, bir veya iki devletli çözüm olmaktan çıkmaktadır. Üstelik bu mesele, mahiyeti itibarıyla temelde insani ve evrensel ahlak meselesi olduğundan, bu birlik, tüm insanların haklarını koruma gücünü bahşetmektedir. Bahsedildiği üzere insan haklarının korunması, tüm insanlarla ilişkilendirilen evrensel ahlak değeriyle temsil edilmekte olan Aksa’nın korunması anlamına gelmektedir. Merkezinde insan olan hiçbir dava bir diğerinden üstün değildir ve tüm davalar eşzamanlı gerçekleştirilebilir. Toprağa dayalı (territorial), etnik veya dinî sınırlar çizmemek veya problemleri küresel bağlamından yalıtarak tek tek ele almamak, bizleri müşterek insanlık paydamızı kullanmaya ve zulüm altındaki insanlara acılarını hafifletecek gücü vermeye itmektedir.
Daha kapsamlı ahlaki ve insani söylem, diğerleriyle bütünleşmemizi, onlara ulaşmamızı ve onları etkilememizi sağlar. Müslümanların kimlik inşasını, zalimlerin dayattığı izolasyondan daha ziyade azınlık düşüncesi etkilemektedir. Farklı kimlik ve alt kimliklerimize karşın bunlar, insanlığımızı paylaşmamıza engel teşkil etmemelidir; zira bunlar çatışmalardan kurtulma ve barış için birlikte çalışmanın araçlarıdır. Müslümanlar kendilerini, farklılıkları ile değil, bu farklılıkları ortak insani kimlik ve insani değer altında paylaşma yetenekleriyle tanımlamalıdırlar. Diğerlerinde ortak insanlığı inşa etmek ve toplumsal yatırımlar yapmak suretiyle Aksa, salt Müslümanların olmaktan çıkacak ve bu da onun özgürlüğünün anahtarı olacaktır. Özgün olan evrensel olanla, biri diğerine üstün tutulmadan, aralarında çatışma olmadan, birbirlerini dışlamadan diyalektik içerisinde yer alacaktır. Bu nedenle dünyanın her yerinde, zulmün her çeşidine karşı fikir birliği ve evrensel ittifak kurmak, müşterek insanlığa bir önermedir. Müşterek insanlık bağlamında, insanlığımız ve kendimizle ahlaki anlamda yüzleşme yeteneğimiz, Aksa gibi tüm adil davaların desteklenmesi ile herhangi bir halk, kültür ya da dine karşı yöneltilen işgal ve ırkçılığın toptan reddine dayanmaktadır. Bu söylem, masum insanların etnik temizlik, işgal ve vahşete uğratılması pahasına olsa bile, kendini, bir kurban halkın, tarihi suiistimalden kurtaracak siyasi mevcudiyet mücadelesi olarak resmeden Siyonist propagandayı savunmasızlaştırır. Ayrıca, Mescid-i Aksa’nın sadece Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki dinî bir çekişme olduğu yanılgısını da bertaraf ederek onu, insan hakları mücadelesi içerisindeki doğru konumuna yerleştirir. Buna binaen, Müslümanlar uluslararası arenada Aksa meselesini dinî açıdan ele almayı bırakmalıdırlar; çünkü bu tutum, özellikle İslam açısından, diğerini kapsamayı veya diğerini görmezden gelmeyi ima eden bir çeşit üstünlüğü (superiority) beraberinde getirmektedir. Bu yaklaşım, konumumuzu zayıflatmakta ve diğerlerinin Aksa davasına destek vermesine engel olmaktadır. Müslümanlar, Aksa’nın içinde bulunduğu duruma olan tepkilerini, manevi, toplumsal ve kültürel bağlılıklardan ziyade daha asli (essentialist) bir kimliği paylaşarak göstermelidirler. Sonuç itibarıyla, ahlaki konumlarını iyileştirmek ve Aksa’nın etkin bir biçimde savunulması noktasında diğerleriyle entegrasyonu ilerletmek maksadıyla Müslümanlar, müşterek bir kimliğe ortak olmalı ve herkese sempati duyarak herkesi önemsemelidir.

Sonuç
Geçici çözümlerin daha fazla devam edemeyeceğini; ancak meseleyi çözmek için de sihirli bir değneğin olmadığını belirtmekte fayda var. Dahası, Aksa’yı koruma ve davayı sürdürme meselesi, sadece onun çevresinde yaşayan, oraya devamlı girip çıkan ve onu savunan Filistinlilerin korunmasını değil, aynı zamanda tüm insanlığı ve onun ahlaki ve adil davalarını da ihtiva etmektedir. Erken İslam döneminde, Aksa yeniden inşa edilmeden evvel -buranın temellerini atacak, duvarlarını çıkacak olanlarda ve onların içinde yaşadığı dünyada- insanlık ahlakının tekrar inşa edilmesi gerekmekteydi. Bundan dolayıdır ki, bu durum bugüne kadar sürdü. Aksa işgale uğradığında, zalimin eline düşen, mazlumlar arasında ezilen, insanlık idi. Sadece insanoğlunun insanlığını korumak, Aksa’yı korumak için bir ön koşuldur. Mekânın ve tarihin kutsiyetini yaratan şey, insanlığın ve ahlakın zaman ve mekânda hayata geçirilmesidir. Aksa’nın işgale uğramasına neden olan ana sorun, zalimin temel insanlık ve ahlakının tahrip edilmesi, güçsüzün insanlığının haksızlığa uğratılmasıdır. Bunları görmezden gelirsek, Aksa yok edilme tehdidi altında kalmaya devam edecektir. Fıkıhta şöyle bir ifade vardır: “Kendisi olmadan bir yaptırımın tamamlanmayacağı bir mesele, kendisinde ve kendisinin bir yaptırımı hâline gelir.” Bu yüzden, sorunun kökenine gitmek ve insanlıkta kayıp hâldeki ahlak ve adalet duygusunu tesis etmek, Aksa’nın kurtuluşu için elzemdir. Aksa’nın muhafızları olarak Müslümanlar, evrensel ahlak mesajı üzerinden insanlığa önderlik etmeksizin Aksa’yı kurtarmaya gelen Batı’ya veya uluslararası topluma sırtlarını dayayamazlar.
Kısmen insanlığımızın başarısızlığa uğraması ve kendimizden değil başkalarından çok şey umma şeklindeki edilgen tutumuz neticesinde, Aksa zulme maruz kalmaktadır. Hatta aynı insanlığın -eski hâline getirmek için- Aksa’yı bize teslim eden kişilerden mahrum kalmasını ummaktayız. Hakikatte, Aksa’yı yenileme görevi, tüm dünyada insanlık ve adalete değer verenlerindir. Müslümanlarsa bunun en önünde yer almalı, evrensel ölçekte her çeşit zulme son verme ve insanlığı ıslah etme sorumluluğunu omuzlamalıdır. İşte o zaman Aksa, ıslah edilmiş olacaktır. Bir hadiste Peygamber (s.a.v.), hem zalime hem mazluma yardım etmeye çağırmaktadır. Gösterdiği yol, mazlumun acısını dindirme, zaliminse zalimliğine mani olma şeklindedir. Böylelikle insanlığın imarı, evrensel ve her ikisinin olabilecektir. Aksa ile önce Kudüs’e, sonra cennete yapılan gece yolculuğu, tüm insanlığın evrensel değerlerine işaret etmektedir. Bu değerler, bütün insanlık içerisinde muhafaza edilmedikçe Aksa da muhafaza edilmiş olmayacaktır.

Sonnotlar

Aksa sorunsalı ve Filistin’in işgali, Siyonizmin uygulanmasından doğmuştur. Siyonizm, Yahudiliği istismar eden ve şovenist sömürgeci girişimleri arttırmada bir araç olarak Hristiyan köktenciliğini kışkırtan bir ideolojidir.
2 İsrail farklı dinî ve seküler gruplara hitap etmede farklı söylemleri seçip kullanmaktadır. Bir yandan Ortadoğu’daki masum insanlara saldırı ve zulmünü mantık dışı bir biçimde haklılaştırmada Avrupa yapımı soykırımı (the Holocaust) kullanırken, diğer yandan bunu radikal Hristiyan grupların desteğini toplamak için dinî söylem olarak kullanmaktadır. Mesela; ABD’de İsrail’in Filistin’deki sömürgeci girişimlerini destekleyen ve Müslümanlar, Araplar ve Filistinlilere düşman olan oldukça büyük Siyonist Hristiyan Protestan gruplar bulunmaktadır.
3 Siyonizm, yayılmacı ekonomik çıkarlar ve milliyetçi kimliğe tapıcılık tarafından desteklenen bir dinî fanatizm örneğidir.
4 Siyonizm, araçsal gerçekçiliğin ırkçı bir ideolojiyi, ekonomik seçkinlerin çıkarlarının hizmetinde meşrulaştırdığı modernitenin tüm vechelerinde emniyete alınmıştır. Bu çıkarlar gücün ve egemenliğin sömürü teknikleriyle gerçekleştirilmektedir. Siyonizm insan merkezcilik, milliyetçilik ve maddecilik üzerine kurulu modernitenin bir ürünüdür. Modernite, metafiziği maddi varlığa dönüştürdükçe “Cennet Kudüs”, Siyonizmin üstüncü (supremacist) ulusal kimliğinin beslediği bir sömürü teşebbüsü hâline gelmiştir. Aslında kartezyen metafizik Tanrı’yı dünyadan ayırmıştır. O bunu, Tanrı’yı rasyonelleştirerek, neden’i gerçekliğin mutlak hâkimi (yani Tanrı) ve kendimizi bilmemizin aracı kılarak başarmıştır. “Düşünüyorum, o hâlde varım” önermesi, “insan bilginin öznesidir” ve “akli olanın ötesinde bilgi yoktur” demektir. Benzer biçimde, Tanrı, bu insan temelli bilgi felsefesinden soyutlanmıştır. Gayba iman eden Müslümanlar için Tanrı, nedenin ötesindedir ve bizim bilincimize bağımlı değildir. O akli değildir, ancak onun vasıfları mantık yoluyla çıkarılabilir. İşbu sebeple, Müslümanlar açısından insanın akılcılığı, kendi ahlaklarını tanımlamada yegâne araç değildir -nihayetinde insanoğlu rasyonel bir mahluk değildir; daha çok, mahlukatı rasyonelleştirmektedir. Binaenaleyh, ahlaki hükümlerin geçerliliğinden emin olmak, insan toplumundaki nesnel ilahi buyrukları ve evrenin kanunlarını anlayabilmek için akıl, doğru ilahi vahiyle desteklenmelidir. Müslümanlar akılcı, tinsel, fenomenolojik ve metafizik olanı kapsayan daha geniş bir bilgi felsefesini kabul etmektedirler.
5 Örneğin, Aksa’yı İslami bir vakıf olarak tanıtmak, Kanadalılara yabancı bir durumdur; çünkü “dinî vakıf” mefhumu, onların kavramsal ve tarihî referans kalıplarının dışında kalmaktadır. Bu nedenle, argümanlarımızı dünya kamuoyunun anlayacağı şekilde kurmamız, meseleye yardımcı olmak noktasında son derece önemlidir.
6 Sömürgeci Batı diye tabir ettiğimiz yerde, yerele özgü ve/veya ahlaki-evrensel düzlemde potansiyel olarak Aksa davasını savunabilecek pek çok örgüt bulunmaktadır. Örneğin, Fransızlar Quebec’i sömürgeleştirip yerli insanları suiistimal ettiklerinde, İngiliz sömürü tebaası olarak asırlar boyu süren kolektif deneyimlerine binaen onlarda sömürgeciliğe karşı ahlaki duyarlılık oluşmuş idi. Bundan dolayı, Quebecliler ortak zulüm ve sömürgeleştirilme geçmişlerinden yola çıkarak, Filistin meselesiyle büyük oranda sempati kurabilmektedir. Başka bir örnek de, halk bazındaki solcu, kapitalizm karşıtı gruplardır. Müreffeh Batı’da yaşamalarına rağmen toplum içerisinde değişik siyasi ideolojiler yaratan çok miktarda sınıfsal bölünmeler vardır. Bu ideolojilerin bazıları kendilerini, mazlumlar ve üçüncü dünya insanlarının istismarıyla ilişkilendirmektedirler. Bu imtiyazsız gruplar, seküler, ahlaki ve evrenselci bir bağlama yerleştirildiği takdirde, Aksa davasının büyük destekçileri olabilirler.
7 Hayatta kalma ve yukarı doğru hareketlilik dürtüsü güdümündeki psikolojik bir seviyede; duyduğu sempati ortak bir savunmasızlık ve acı çekme deneyiminden kaynaklanmayan çok az sayıda insan, kendisini yoksullarla ilişkilendirecektir. Bu duyguyu kullanmak (yani, adil davaları destekleyecek evrenselci, ahlaki bir söylem tasarlamak), bir karşı-kültür hareketini anaakım hareketlerden birine dönüştürme potansiyeline sahiptir. Bu amacı gerçekleştirmek için insanın, bahsi geçen adalet, bireysellik ve egemenliğe karşı muhalefet noktasında duyduğu kişisel arzuya hafifçe dokunmak gerekmektedir. Mesela, ayrıcalıkları olan çok sayıda Batılı genç (yani, hastalıklı bir biçimde “Beyaz” diye tabir edilen etnik kategoriye giren), Che Guevara ve Malcolm X tişörtleri giymekte veya kendi günlük yaşamlarıyla son derece alakasız olmasına karşın Afrika’daki açlık ve AIDS meselelerine sempati duymaktadırlar. Bu, sırf anaakım kültürün hegemonyasına karşı, çatışma yoluyla özgürlük ve bireysellik talebinden ortaya çıkan isyankâr bir harekettir. Temsil ettikleri bu simgeler ve adil davalar, halk kültürünün benimseyeceği şekilde sunulmalı ve dikkat çekici hâle getirilmelidir. Ancak karşı-kültür dinamikleri ve anaakım kültürün ticari çıkar için bu simgeleri seçmesi, toplumsal adalet, sivil haklar ve yoksulluk karşıtı çabaları meşrulaştırmakta ve onlara fayda sağlamaktadır.
8 Popüler kültür üretmede esas olan kültür ve medya çalışmaları konusunda, Müslüman devletler, örgütler ve bireyler zayıf bir bilince ve az ilgiye sahiptir. Buna karşın İsrail, dünya kamuoyunu kendi lehine çevirmede, medya ve popüler kültürün dinamiklerini kullanmada oldukça yeteneklidir. Bu ise, eğitsel ve mesleki kurumlardaki herhangi birisinin, bu bilgi ve hizmetlere kolayca erişebilmesi sayesinde olmaktadır. Mesela, 2008-2009 Gazze savaşı öncesi ve savaş esnasında İsrail, savaşı meşrulaştırmak, düşmanı karalamak ve dünyada empati yaratmak için, çok iyi planlanmış, organize edilmiş bir halkla ilişkiler kampanyası yürütmüştür. Aynı mesajı dünya medyasında da vermiş olması, İsrail’in iddialarını güçlendirerek gerçeği hapsetmiştir; öyle ki, farklı bir görüş mantıksız; bu “fikir birliği”ne aykırı herhangi bir görüş de kabul edilemez kılınmıştır.
9 Müslümanlar, halk kültürüne katılarak, onun altyapısını, hareket gücünü ve tekniklerini kullanabilirler. Örneğin, yoga ve vejetaryenlik imgesi, olumsuz “şarkiyatçı” Hint kültürü imgesiyle ilintilendirilmekten çıkarak, çevrecilik, sağlık ve barış gibi ahlaki ideallerle uyuşan moda akımlardan birisine, 60’ların kültürel yapısına karşı bir isyan biçimine dönüşmüştür. Bu popüler birlik bir şekilde, Güneydoğu Asya halklarına karşı yürütülen ırkçılığın azalmasıyla ilişkilendirilmiştir. Benzer biçimde, Müslümanların da, tüm dünyadaki insanlarla ortak bir kimlik tanımı ve bağıntı yaratmak maksadıyla, etnik ve dinî kültürlerini yaygınlaştırmak için pazarlayacakları kültürel ürünler bulmaları gerekmektedir. Bunun doğrudan sonucu Müslümanların imajlarını iyileştirmeleri; dolaylı sonucu ise adalet ve ahlak davalarında destek kazanmaları olacaktır. Bunun gibi, Müslümanlara uygulanan ayrımcılık ve Ortadoğu’daki adaletsizlik sorunlarının çözümü -başta göstermelik yollarla da olsa- bütün dünya insanlarının, günlük yaşam şekilleri ve ahlaki kalıplarına entegre olmaktadır. Bu göstermelik bağlılık, kriz zamanında muazzam destek getirebilir; Güney Afrika’da olduğu gibi, Filistin’deki ırk ayrımcılığını önleyici ve bitirici bir araç işlevi görebilir.
10 Allah (c.c.) Peygamberini (s.a.v.) Abese suresinde (80; 1-11) İslam’ı görmezden gelen, hatta ona savaş açan Mekke aristokrasinin inancını kazanma hususunda aşırı çaba sarf etmemesi yönünde uyarmıştır; hâlbuki ekonomik ve siyasi gücü elinde bulunduran seçkinleri kazanmak, İslam’ın geleceği açısından yoksulları kazanmaktan daha faydalı olabilirdi. Ancak Allah, ondan, kendisini samimi bir şekilde imanı arayan ve İslam’ın gerçek değerlerini benimseyen yoksullara adamasını emretmiştir:
عَبَسَ وَتَوَلَّى {1} أَن جَاءهُ الْأَعْمَى {2} وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى {3} أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنفَعَهُ الذِّكْرَى {4} أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى {5} فَأَنتَ لَهُ تَصَدَّى {6} وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى {7} وَأَمَّا مَن جَاءكَ يَسْعَى {8} وَهُوَ يَخْشَى {9} فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّى {10} كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ {11
Aynı şekilde, Kehf suresinde (18; 28), Mekke’nin önde gelenleri Peygamberden (s.a.v.) kendisini, etrafındaki yoksullardan ve kölelerden değil de -kendisine inanmaları karşılığında- onlardan saymasını istediklerinde Allah (c.c.), Peygamberine bu teklifi reddetmesini ve yoksulların yanında yer almasını emretti; zira yoksullar, her türlü “güc”ü gölgede bırakan ahlak ayrıcalığına sahiptiler. Tarih, burada olduğu üzere, gerçek gücün maddi olmadığını veya toplumsal ve siyasi seçkinlerin mülkiyetinde olmadığını kanıtlamaktadır. Bilakis o, ahlaki doğruyu (elinde) tutan imtiyazsız olana (yoksullara) ve mazluma aittir. İmtiyazsız olan çoğunluk, iman kanalıyla örgütlendiğinde, bu güç, ihtimaller dünyasından gerçekler dünyasına taşınmaktadır:
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا {28}
11 Sembollerin yapılanmasına başarılı bir örnek, kefiyedir; geçtiğimiz yıl ilerici-solcu kültür grupları tarafından seçilmiştir.
12 Kuzey Amerika’da stand-up gösterilerini, 11 Eylül’den sonra artan bir şekilde maruz bırakıldıkları ayrımcılık, etnik ve dinî fişlemeyi anlatmada bir çeşit kültürel eleştiri biçimi olarak kullanmaya başlayan Müslüman topluluklar bulunmaktadır. Karşı-kültür üretiminde kullanılan başka bir sanat alanı da, kuzey Amerika’daki yoksulların, marjinal hip hop kültürünün bir parçası olarak başlayan raptir. Somali kökenli Kanadalı Kenan, tüm Kanadalılara hitap eden evrensel barış ve adalet mesajını sunarken, kendine özgü kültürel kimliği kullanabilmiş önde gelen Müslüman bir rap sanatçısıdır. Yahudilerin kuzey Amerika’daki anaakım kültürün içerisine duhulü ise, ayrıcalıklı Avrupalı bir geçmişten geliyor olmaları hasebiyle, daha ziyade yüksek kültür üzerinden olmuştur. İki savaş arasında ABD’ye gelen Yahudi göçmenler, Avrupa’dan getirdikleri sanat deneyimlerini, Batı toplumlarında yaygın, olumsuz Yahudi imajı ve ön yargılarını yenmelerini sağlayan, üstün başarı kazandıkları sanat ve medya sanayisine yatırmışlardır. Bundan farklı olarak sanat, popüler sanat alanında tarihî ve kültürel olarak önemli bir rol oynamaktan mahrum kalan Müslümanların, kamuoyundaki olumsuz imajlarını değiştirmelerine olanak tanır. Dahası, Müslümanlar “beyaz olmadıkları”, üçüncü dünya ülkesinden geliyor olmaları ve ideolojik konumlarından dolayı, karşı-kültüre katılım sağlamaya daha uygundurlar. Bu faktörler, marjinalleşmiş diğer gruplara ulaşmada etkin kültür araçları olabilir ve sonrasında, doğru kullanıldığı takdirde tüm toplumu etkileyebilir.
13 Burada Aksa, bu yazının önceki bölümlerinde yer alan tartışmalar ışığında, her tür zulme karşı insanın evrensel ahlak mücadelesinin simgesi olarak kullanılmaktadır.
14 Bazı seçkin Batı üniversitelerinde yer alan sanat tarihi bölümlerindeki “Aksa Kürsüsü”, mimarideki “Kutsal Mekânları Koruma Kürsüsü”, edebiyattaki “Mahmud Derviş” kürsüsü ve eleştiri kuramındaki “Edward Said Kürsüsü” buna örnek gösterilebilir; yine, Ortadoğu kültürü ve tarihine bağışlanan binalar, öğrenci tiyatrolarına sağlanan fonlar, ilerici ve sol eğilimli sanat programları sayılabilir. Bu tür bir yaklaşım, bilhassa, Batı’daki üniversiteler ile şu anda Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Suudi Arabistan’da şubeleri olan ve Ortadoğu’da kampüs kurmaya başlayan Cornell, Princeton ve Sorbon üniversiteleri gibi Batılı üniversitelerde uygulanabilmektedir. Bölümlerini genişletmek, farklı kesimlerden öğrenci çekmek, entelektüel tartışmalar başlatmak ve medyanın ilgisini çekmek isteyen üniversiteler, bu tür mali kaynak sağlama fırsatlarını sıcak karşılamaktadır. Bunun mukabilinde, bu programlardan ve olanaklardan yararlanan lisans öğrencileri mezun olduktan sonra, fon kaynaklarının siyasi oryantasyonuna yakın olan toplumun geniş bir kesimine katkıda bulunacaktır. Bu burslarla doktora sonrası araştırma pozisyonları ve kütüphane kaynaklarından faydalanan doktorasını bitirmiş öğrenciler, başka üniversitelerde öğretim üyesi olmaktadırlar. Bu dışa doğru açılım, bağışçıların araştırma ilgilerinin ve fikirlerinin yayılmasına, onların ahlaki, kültürel ve siyasi konumlarıyla tanışıklık, bağlılık ve özdeşleşim geliştirmesine yardımcı olmaktadır.
15 Mesela Kanada’da yer alan “Kanada İslam Meclisi” ve “Montreal İslam Konseyi” gibi kurumlar gazetecilik, hukuk ve medya çalışmaları alanlarında burslar vermektedir. Bu alanlara camiamızda büyük ihtiyaç vardır ve neticede bunlar camianın bütününe fayda sağlayacaklardır. Verilen burslarla bu alanların önemine dikkat çekilmiş, üniversite eğitimini sürdüremeyen yetenekli öğrencilere maddi destek sağlanmış, cemaat işleri tanıtılarak bunların önemsenmesi sağlanmış olacaktır. 
16 Bu parlak tekniğin en öne çıkan örneği, İslam mimarisinde verilen prestijli Ağa Han ödülüdür. Yarım milyon dolarlık ödül ve Harvard Üniversitesi ile Boston Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki İslam Mimarisi kürsüsüne verilen bir o kadar fonla, her yerden akademisyen, kendi üniversitelerinde bu konu üzerine çalışmalar üretmek için rekabet ediyor; dünyanın her yerinden öğrenciler bu programa katılmak için birbiriyle yarışıyor. Ağa Han, sanat ve mimari üzerinden dikkatleri İslam’a çekmek, dünyanın her yanından Müslüman veya gayrimüslim beyin gücünün, bu konulara katkıda bulunmasını sağlamak için dünyanın önde gelen bu kurumlarının gelişmiş altyapısını ve itibarlı adını kullanmıştır.
17 Müslüman camiada, Müslümanların işgal ve zulme karşı davalarını dillendirmede entelektüel söylemler geliştirebilmiş Edward Said hariç dünyaca tanınmış hiçbir âlim yoktur. Bu, kısmen Müslümanların maddi ve mali nedenlerle, tıp ve mühendislik gibi uygulamalı bilimlere yatırım yapmış olmalarına atfedilebilir. Bu durum, Müslümanların haksızlığa karşı mücadelede, entelektüel anlamda başı çekmiyor oluşunun nedeni olabilir.

Mescid-i Aksa’nın korunmasında Bangsamoro’nun rolü

Abhoud Syed M. Lingga, Bangsamoro Araştırmaları Enstitüsü

Giriş
Mescid-i Aksa İslam’ın kutsal beldelerinden biridir. Namazlarında yüzlerini Kâbe’ye çevirme emri vahyedilmeden önce, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa idi. O, Allah’ın yüce Kur’an’da, İsra Suresi’nde (İsra;1) anarak mübarek kıldığı ilk mescittir.
İslam’ın Mescid-i Aksa’ya verdiği bu büyük önem nedeniyle tüm Müslümanlar Aksa’yı ziyaret edip orada ibadet etmek isterler. Fakat bugün bu isteklerini özgürce yerine getirememektedirler; çünkü işgalci İsrail yönetimi altındaki Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya, sadece Müslüman ülkelerin vatandaşları değil Filistinliler dahi girerken pek çok kısıtlama ile karşı karşıyadırlar.
Günümüzde, işgal yönetimi altındaki Mescid-i Aksa’nın dinî kimliği, hatta fiziki varlığı tehdit altındadır. İşgalci İsrail güçleri 1970’te mescidin altında güney ve batı yakalarında yoğun kazı çalışmalarına giriştiler. 1977’ye gelindiğinde kadınların ibadet alanının hemen altında büyükçe bir tünel açıldı; bir başka tünel de mescidin doğu-batı yönünde 1979’da kazıldı. 1984 yılında İsrail Din İşleri Bakanlığı Arkeoloji Bölümü, batı bölgesi yakınında bir tünel daha kazdı. Yine, mescidin 60 metre kadar uzağında, işgalci İsrail hükümeti arkeolojik kalıntılar olduğu gerekçesiyle Şubat 2007’de yaya köprüsü inşa etmeyi planladıkları bir alanı kazmaya başladı.
Müslümanlar olarak manevi ve fiziki tehditler karşısında sormamız gereken soru, Mescid-i Aksa’yı nasıl korumamız gerektiğidir. Genelde Müslümanlar, özelde Güney Filipinler’deki Bangsamorolular ve uluslararası toplum, bu konuda nasıl bir rol üstlenmelidir?

Mescid i Aksa ve Filistin direnişi
Coğrafi konumu sebebiyle Mescid-i Aksa’nın korunması Filistin direnişiyle yakından alakalıdır. Filistin meselesinin çözülmesi Mescid-i Aksa’nın korunması ile ilgili olarak esas meselelerden biridir. Mescidin bulunduğu Kudüs ve Filistin toprakları, işgalci İsrail yönetiminde olduğu müddetçe, Mescid-i Aksa her zaman tehdit altında olacaktır. Yahudilerin, Mescid-i Aksa’nın Tapınak Dağı (Temple Mount) bölgesinde yer aldığı yönündeki iddiaları bilinen bir gerçektir. İşgalci İsrail, bu iddiayı temel alarak Mescid-i Aksa’yı yıkmak için her şeyi yapmaktadır. İşte bu nedenle Mescid-i Aksa’nın muhafaza edilebilmesi için Kudüs ve Filistin topraklarının Filistin halkının yönetimi altında olması elzemdir.

Bangsamoro direnişi
Geleneksel olarak Mindanao, Basilan ve Palawan Adaları’nda ve Filipinler’in güneyindeki Sulu ve Tawi Tawi takımadalarında ikamet eden Müslümanlar, kendilerini Bangsamoro diye adlandırmaktadır. Moro ismi Mindanao’daki Müslümanların İber Yarımadası’nı yüzyıllar boyunca yöneten Kuzey Afrika Müslümanlarıyla aynı din ve yaşam tarzına sahip oluşunu, ulus anlamına gelen bangsa iseulusal olarak farklılığı ortaya koymak için kullanılmıştır.
Filipinler’in sömürgeci yönetimine karşı olan Bangsamoro direnişi, Filistin halkının direnişi ile bazı benzerliklere sahiptir.

1. Filistinliler gibi Bangsamoro halkı da anavatanları üzerinde sahip oldukları hakları savunmaya devam ediyor
Bangsamoro halkı için sosyal, kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılama ve siyasi hedeflere ulaşmak açısından anavatanın tesis edilmesi çok önemlidir. Moro halkı, 1946 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsızlığını kazandığında topraklarının Filipinler’e ilhak edilmesine karşı mücadele etti. Ancak referandumla halkın onayına başvurulmadan alınan bu ilhak kararı, Birleşmiş Milletler’in pek çok defa garanti altına aldığını belirttiği halkların kendi siyasi kaderini belirleme hakkının apaçık bir ihlali olarak tarihe geçti.
İspanyol sömürgecilerin gelişinden önce Bangsamoro çoktan bir devlet yapısı ve yönetim mekanizması oluşturma süreci içerisine girmişti. Buradaki sultanlıklar Çin de dâhil olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerle ticari ve diplomatik ilişkiler kurmuşlardı. Bu dönemde, İspanyol sömürge güçlerinin sultanlıkları hâkimiyeti altına alma girişimleri hiçbir şekilde başarılı olamamıştı. Bu nedenle Bangsamoro, Müslüman topraklarının 1898 Paris Antlaşması’nda geçtiği gibi İspanya tarafından ABD’ye bırakılan topraklara dâhil olmadığı iddiasında ısrarcıdır; çünkü İspanya hiç bir zaman Müslümanların yaşadığı bu bölgeler üzerinde etkili bir egemenlik kuramamıştır.
ABD işgali döneminde de Bangsamoro halkı, ABD’nin kendilerini hâkimiyet altına alma girişimlerine karşı mücadeleye devam etmiştir. Ayrı ve bağımsız bir devlet için haklarını her zaman aramışlardır. ABD Hükümeti Filipinler’e tam bağımsızlık vermeyi vaat ettiğinde, Bangsamoro liderleri bölgenin Filipinler Cumhuriyeti’nin bir parçası kabul edilmesi ile ilgili olarak ısrarlı itirazlarda bulunmuşlardır. ABD başkanına sunulan 9 Haziran 1921 tarihli dilekçede, Sulu Takımadaları halkı, bağımsız olacak bir Filipin devleti içerisinde yer almaktansa, ABD’nin yönetiminde kalmayı tercih ettiklerini dile getirmiştir.
Bangsamoro liderleri, 1 Şubat 1924’te Zamboanga’da toplanarak ilan ettikleri Haklar ve Hedefler Bildirisi’nde ABD’nin sömürgelerine ve özerk olmayan bölgelere bağımsızlık tanıması halinde Bangsamoro’ya da bağımsızlık vereceği beklentisiyle “Mindanao, Sulu ve Palawan adalarının ABD’nin mandası altında statüsü düzenlenmemiş bir bölge olarak bırakılması”nı önerdiler. Lanao, Dansalan’da (şimdiki adıyla Marawi) 18 Mart 1935’te toplanan Bangsamoro liderleri, ABD hükümeti ve Amerikan halkına Filipinler’in siyasi bir entite olarak oluşturulması aşamasında Mindanao ve Sulu’nun bu entiteye dâhil edilmemesi isteklerini dile getirdiler.
Toprakları Filipinler Cumhuriyeti’nin bir parçası yapıldıktan sonra, Bangsamoro halkı bağımsızlık hakları için mücadele etmeye devam etti. Senatör Ombra Amilbangsa IV. Kongre’nin dördüncü oturumu sırasında kayıtlara geçen 5652 numaralı önergesiyle Sulu’nun bağımsızlığının ilan edilmesi ve tanınması yönünde başvuruda bulundu. Bu önergenin kongre tarafından dikkate alınmadığı ve hasıraltı edildiği fark edilince Kotabato valisi Datu Udtog Matalam, 1 Mayıs 1968’de, Mindanao ve Sulu’nun özgürlüğü için çağrıda bulunan Mindanao Özgürlük Hareketi bildirisini yayımladı.
Bağımsızlık hakkının Filipinler ulusal devlet sistemi çerçevesinde elde edilemeyeceği açıklık kazanınca, mücadeleye silahlı direnişle devam ederek bağımsızlığın kazanılması gayesiyle Moro Ulusal Özgürlük Cephesi (Moro National Liberation Front/MNLF) kuruldu. Ancak daha sonra MNLF Moro’nun Filipinler egemenliği altında özerk olarak kalmasını kabul edince MNLF içinden ayrılan bir grup bağımsızlık için direnişe devam etmek amacıyla Moro İslami Özgürlük Cephesi (Moro Islamic Liberation Front/MILF)’ni oluşturdu.

2. Filistinliler gibi Moro halkı da topraklarını kaybetmeye devam ediyor
Planlı göçler ve yerleşimler, Filistinlileri ve Moro halkını kendi topraklarından mahrum bırakmak için kullanılan ortak stratejilerden biri. Bütün dünyadaki Yahudilerin Filistin’e yerleşmelerinin teşvik edilmesi gibi, Filipinler’in kuzeyi ve merkezindeki Hristiyanların da Mindanao’ya yerleşmeleri teşvik edilmekte.
Filipinler hükümeti Mindanao’yu yerleşimlere ve ekonomik yatırımlara açtı ve 1903’te Filipinler Komisyonu şöyle bir açıklama yaptı: “Sultanlar, datular ve kabile liderleri gibi geleneksel liderler tarafından yapılan arazi teslimleri eğer hükümetin onayı olmadan yapılmışsa hepsi geçersizdir ve iptal edilmiştir.” Bu çerçevede hükümet, Filipinli göçmenler ve ekonomik şirketlerin lehine, Moro halkı ve Mindanao’nun diğer yerli halkları aleyhine olan kamu arazi düzenlemelerini yıllar boyunca yürürlükte tuttu.1
Regalian Doktrini’ni temel alan kamu arazi düzenlemelerinin yürürlüğe konması “Sömürülen kuzey Filipinler elitinin Müslümanların geleneksel topraklarını hem kanuni­ yollarla hem de sistemli bir şekilde gasp etmeleri için bir şans olurken, önemli arazileri kolayca sahiplenmeleri ya da kiralamaları için de bir fırsat oldu.”2
Arazi mülkiyeti konusunda Müslümanlara ve yerli halka karşı yapılan sınıf ayrımcılığı çok açıktır. Aşağıdaki tabloda Filipinler kamu arazi hukuku altında insanların ve anonim ticari şirketlerin sahip oldukları hektar miktarları verilmektedir.3
İzin verilen hektarlar


Yıl

Yerleşimciler

Hristiyan olmayanlar (Morolular ve yerli kabileler)

Ticari şirketler

1903

16 hektar

(koşulsuz)

1024 hektar

1919

24 hektar

10 hektar

1024 hektar

1936

16 hektar

4 hektar

1024 hektar

1954’te Ulusal Yeniden İkame ve Hakların İadesi Ofisi (National Resettlement and Rehabilitation Administration/NARRA) kuruldu. Bu ofisin denetiminde 1954’ten 1958’e kadar yaklaşık 23.400 Filipinli Hristiyan aile Kotabato’ya yerleştirildi.4
Arazi mülkiyeti ve Hristiyan göçmenlerin Mindanao’ya yerleşmelerinin teşvik edilmesi konusundaki devlet politikaları Moro halkının kendi geleneksel toprakları üzerinde azınlık konumuna düşürülmesiyle sonuçlanmaktadır. Moro halkına kalan topraklar sadece Müslüman Mindanao Özerk Bölgesi (Autonomous Region in Muslim Mindanao/ARMM)’ndeki yerler ve diğer illerdeki küçük alanlardır.

3. Gazze ve Batı Şeria gibi Bangsamoro toprakları da fakir kalmaktadır
Fakirlik durumu Filipinler’in geneline oranla, Moro halkının çoğunlukta bulunduğu bölgeleri kapsayan Müslüman Mindanao Özerk Bölgesi’nde en üst seviyededir. 2000 yılında ülke genelinde fakirlik oranı %33,7 iken bu oran Özerk Müslüman Mindanao bölgesinde %66’ydı. Bu rakam 1997’deki %57,3’lük değerle karşılaştırıldığında durumun kötüye gittiği açık bir şekilde görülmektedir.5 Yine, yoksulluk sınırının altındaki aileler Müslüman Mindanao Özerk Bölgesi’nde en yüksek orandaydı. 2000 yılında ülke genelinde ortalama %16,7 olan bu oran Mindanao’da %33,5 idi.6 Bölgedeki yaşam süresi de kadınlar için 59,3, erkekler için 55,5 yıldı.7

4. Filistinliler gibi katliama uğrayan ve malları talan edilen Moro halkına da adaletle davranılmamıştır:
Müslümanların katledildiği ve mallarının talan edildiği birçok hak ihlalinin gerçekleştirildiği Moro’da Filipinler hükümeti Müslümanların korunması ve olayların faillerinin cezalandırılarak adaletin tesis edilmesi noktasında başarısız olmuştur. Bölgede yaşananlarla ilgili hiç bir ciddi inceleme yürütülmemiş ve buradaki hak ihlalleri ile ilgili olayların sorumluları cezalandırılmamıştır. Aşağıda, Moro halkına yönelik olarak gerçekleştirilen insan hakları ihlallerinden sadece birkaçı yer almaktadır. 30 yıl önce yaşanan bu olaylarla ilgili olarak hiçbir araştırma yapılmamış ve kimse sorumlu tutulmamıştır.8
1. 17 Mart 1968’de Corregidor Adası’ndaki askerî eğitim kampında talim yapan Müslüman askerlerin kayboldukları bildirilmiştir.
2. 21 Aralık 1970’te Kotabato Datu Piang bölgesindeki Ahan, Limpugo ve Montid kazalarında 147 ev yakılmış ve üç Müslüman öldürülmüştür.
3. 19 Ocak 1971’de Kotabato Alamada’da 73 Müslüman öldürülmüştür.
4. 19 Haziran 1971’de Kotaboto Carmen’in Manili kazasında bir camide 70 Müslüman öldürülmüş, 17’si de yaralanmıştır.
5. 1971 yılında 6 Nisan-22 Temmuz tarihleri arasında Müslümanlara ait çok sayıda ev yakılmıştır (Kotabato Carmen’de 55 ev, Kotabato Pikit’te 18 ev, Kotabato Kidapawan’da 22 ev, Kotabato Buldon’da 22 ev, Lanao del Sur Wao’da 52 ev.).
6. 8 Eylül 1971’de Lanao del Norte’deki Sapad bölgesinde 10 Müslüman öldürülmüştür.
7. 24 Ekim 1971‘de Lanao del Norte’deki Mangsaysay’da 66 Müslüman öldürülmüştür.

5. Filistin’de tecrübe edildiği gibi, Filipinler hükümeti ve Bangsamoro halkı arasında devam eden çatışmayı sona erdirmek için yapılan görüşmeler sonuç vermemektedir
Filipinler Hükümet Kuvvetleri ve Moro Millî Özgürlük Cephesi arasında savaş patlak verince, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ara buluculuk çalışmalarına başladı. İki taraf ilk defa 1975’te Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde toplandı. Libya ve İKÖ’nün etkin rolüyle, 1976’da Filipinler’in toprak bütünlüğü ve egemenliği çerçevesinde Güney Filipinler’deki Müslümanların özerk yönetiminin temelinin atıldığı Trablus Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın detayları üzerine yapılan görüşmeler 20 yıl sürdü. 2 Eylül 1996’da, 1976 Tripoli Antlaşması’nın yürürlüğe konulması üzerine bölgenin durumuyla ilgili son karara varıldı. Ancak Moro Millî Özgürlük Cephesi, 1996’daki barış uzlaşmasının pek çok koşulunun uygulanmadığından şikâyetçiydi. Sadece bu değil, Filipinler ve MNLF arasındaki barış antlaşmaları da Bangsamoro halkının sıkıntılarını giderme konusunda maalesef başarısız oldu. İşte bu sebeple günümüzde iki taraf arasındaki savaş zaman zaman hâlâ alevlenmektedir.
MNLF ve Filipinler Hükümeti tarafından onaylanan barış antlaşmalarının başarısız olması nedeniyle, Bangsamoro probleminin çözümü konusunda özerkliği kabul ettiği için MNLF’den ayrılan bir grup olan Moro İslami Özgürlük Cephesi, Filipinler Hükümeti’nin teklifini uzlaşmaya varmak için kabul etti. İki taraf, Ocak 1997’den başlayarak barış görüşmeleri sırasındaki güvenlik problemini, çatışmanın etkilediği bölgelerin kalkınması ve hakların iadesini ve Filipinler’le MNLF arasındaki hiçbir antlaşmada uygun bir şekilde belirtilmeyen toprak haklarının egemenlik meselesini tartıştı.
11 yıldan daha fazla süren barış görüşmeleri sonucunda, hükümet ile MILF’nin uzlaşmacı heyetleri arasında toprak haklarının egemenliği (MOA-AD) üzerine antlaşmaya (Memorandum of Agreement on Ancestral Domain) varıldı. İki heyet, 28 Temmuz 2008’de belgeyi imzaladılar ve 4 Ağustos 2008’de Malezya’nın Kuala Lumpur şehrinde antlaşmanın resmî olarak imzalanmasını planladılar. Ancak Filipinler Yüksek Mahkemesi 3 Ağustos 2008’de antlaşmanın imzalanmasını geçici olarak durdurdu, iki ay sonra da bu antlaşmanın anayasaya uygun olmadığını bildirdi.
Bangsamoro ve Filistin halkları, barış müzakereleri sırasında pek çok ödün vermelerine rağmen sıra uygulamaya geldiğinde muhataplarının hiç bir zaman sözlerinde durmamasıyla benzer tecrübeleri paylaşmaktadır.

Bangsamoro ve Mescid-i Aksa’nın korunması
Bangsamoro halkı, çoğunluğunun Hristiyan olduğu bir ülkede azınlık konumundadır. Maruz kaldıkları baskı ve adaletsizlikler Filistin halkıyla benzerlikler arz eder ve bu durum karşısında Mescid-i Aksa’yı korumak için yapabilecekleri çok az şey vardır.
Bangsamoro halkı kendi yurtlarını Filipinler yönetiminin pençesinden kurtarmak için iki kat çaba göstermek zorundadır. Eğer onlar Kudüs’ün İsrail işgalinden kurtuluşundan daha önce özgürleşirse -inşallah- Filistinli kardeşlerine daha fazla destek olabileceklerdir. Bangsamoro halkı, özellikle gençler ve öğrenciler, Mescid-i Aksa için İsrail işgalini protesto etmenin, kendi yurtlarını yabancı hâkimiyetinden kurtarmak için bir özgürlük hareketi oluşturmada onlara ilham veren tetikleyici bir unsur olduğunu unutmayacaktır.
Filistin ve Bangsamoro direnişlerindeki benzerlikler sebebiyle bu iki halkın, kendilerine uygulanan baskı, zulüm ve haksızlıklara bir çözüm bulmak için güçlerini birleştirerek iş birliği yapmaları faydalı olacaktır. Bangsamoro direnişi süresince yaşanan bazı gelişmelerden Filistinlilerin istifade edebileceği gibi Bangsamoro’nun da Filistin direnişinden öğreneceği çok şey vardır.

Uluslararası toplumun rolü

Mescid-i Aksa’yı korumak uluslararası bir mesele hâline geldiğinden bu konuda herkese büyük görevler düşmektedir. Filistin meselesinin ortaya çıkışından bu yana Mescid-i Aksa’nın korunması uluslararası toplumun sorumluluğunda çözülmesi gereken hayati bir sorundur. Bunun için yapılması gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Mescid-i Aksa’nın korunması için, bulunduğu toprak parçasının özelde Kudüs, genelde de tüm Filistin’in mülkiyeti, kontrolü ve yönetimi Filistin halkına bırakılmalıdır.
  2. Başkenti Kudüs olarak belirlenecek bir Filistin Devleti’nin kurulması desteklenmelidir.
  3. İsrail’e nükleer silahlardan arınması için baskı yapılarak Ortadoğu’nun nükleer güçlerden kurtulması sağlanmalıdır.
  4. İşgalci İsrail’i, işlediği bütün uluslararası insan hakları hukuku ihlalleri ve Filistinli Müslümanlara yönelik gerçekleştirdiği hak ihlallerinden sorumlu tutarak, özellikle de Gazze saldırılarında yaşanan mezalimin savaş suçu olarak belgelenmesi için gerekli uluslararası desteği sağlayarak İsrailli liderlerin savaş suçlusu olarak belgelenmesi konusunda çalışmalar yapılmalıdır.
  5. Hür ve demokratik yollardan seçilmiş, Filistin halkının meşru temsilcisi olan Filistinli liderlerin tanınması için her türlü destek sağlanmalıdır.
  6. İşgalci İsrail’e, Filistin toprakları ile komşuları arasındaki sınırları açması için baskı yapılmalıdır.
  7. Gazze’nin yeniden inşası için gereken desteği sağlamak ve İsrail’e bu topraklarda sebep olduğu tahribat için tazminat ödetme yolları aranmalıdır.

Sonnotlar
Bkz. Rudy B. Rodil, “Philippine Government Policies on the Indigenous Peoples,” paper presented during the Workshop on Multi-Ethnic Asia: Peace and Sustainable Development, Ho Chi Minh City, 16-20 Nisan 2007.
2 Myrthena L. Fianza, “Contesting Land and Identity In The Periphery: The Moro Indigenous People of Southern Philippines”. Working paper prepared for the 10th Biennial Conference of the International Association for the Study of Common Property held at Oaxaca, Mexico 9-13 Ağustos 2004, s. 5.
3 Rodil, a.g.e.
4 Michael O. Mastura, Muslim Filipino Experience. (Manila: Ministry of Muslim Affairs, 1984), s. 245.
5 http://www.census.gov.ph/data/sectordata/2000/ie00p02f.htm
6 http://www.census.gov.ph/data/sectordata/2000/ie00p06f.htm
7 World Bank, Human Development for Peace and Prosperity in the Autonomous Region in Muslim Mindanao. Manila: World Bank, 2003, s. 17.
8 Bkz. Magsaysay S. Werble, “The Mindanao Peace Process: Chronology of Events from Tripoli to Jakarta 1976-1996.”, Master’s thesis submitted to the Institute of Islamic Studies, University of the Philippines Diliman, 1996.

Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın Korunmasında Uluslararası Toplumun Rolü

Ahmet Emin Dağ, İHH İnsani Yardım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi

Kudüs, sahip olduğu manevi ve tarihî birikim itibarıyla “barış içinde bir arada yaşama”nın ya da “çatışma”nın sembolü olacak ve bunu küresel çapta sonuçlara dönüştürecek bir özelliğe sahiptir. Dünya nüfusunun yaklaşık %60’ını oluşturan üç büyük dinin de kutsal saydığı Kudüs’ün yukarıdaki iki seçenekten hangisine sembol olacağına ise insanlık karar verecektir. Müslümanlar, bölgeyi yönettikleri 1200 yıl boyunca iyi bir sınav vermiş, tüm dinlerin serbestçe ve özgür bir şekilde bu kentin unsurları olarak hayatını sürdürmesine imkân tanıyarak ilahi emanete ve tarihî birikime sahip çıkmışlardır. Tüm dünya geneline yayılmış olan üç dinin takipçileri için de kutsal olan Kudüs’ü ve değerlerini korumak üzere küresel bir dayanışma ve iş birliği için uluslararası toplumun inisiyatifi ele alması, sadece Kudüs’ün geleceğini değil, tüm bölgenin geleceğini etkileyecek bir öneme sahiptir.
Bugün Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı konuşacağımız için Kudüs’ün geleceğine baktığımızda iki seçenekten başka bir şey görünmüyor. Birincisi “umut senaryosu” diyebileceğimiz olumlu seçenek, diğeri ise “karamsarlık senaryosu” diyebileceğimiz olumsuz seçenek. Umut senaryosunun gerçekleşmesi, uluslararası hukukun uygulanmasına ve kentin ortak bir insanlık mirası olarak asli sahiplerinin haklarının korunduğu adil bir çözüme kavuşturulmasına bağlıdır. Karamsarlık senaryosu ise, mevcut işgalin aynı şiddetle sürmesi ve hukuksuz uygulamaların devamı hâlinde yaşanacak geleceği ifade etmektedir.
Kudüs ve Mescid-i Aksa bugün ciddi bir tehlike içindedir. Bu tehlikelerin tamamı 1948’de başlayıp 1967’de kapsamlı bir hâle dönüşen işgalin gölgesinde gelişmiş olan risklerden oluşmaktadır. İşgal altına girdiği tarihten itibaren kendi asli kimliği kaybettirilmeye çalışılan Kudüs, 40 yıldan bu yana kapsamlı bir Yahudileştirme çabasına maruz kalmaktadır. Demografik, fiziki ve coğrafi olarak devam eden Yahudileştirme çabaları sebebiyle kentin nüfus dengesi tamamen değişmiş ve İsrail kurulmadan önce kent nüfusunun %10’unu oluşturan Yahudi yerleşimciler, bugün %70’lik bir orana yükselmiştir. Nüfus oranlarındaki bu artış bir yanıyla bölgeye göçler yoluyla sağlanırken, diğer yanıyla Kudüs’teki Müslüman ve Hristiyanların kent dışına sürülmesi ile gerçekleşmiştir. Yine 1948’de İsrail’in elindeki Kudüs toprağı 44 km2 iken bugün 125 km2ye yükselmiştir.
Yıkım ve kazılar bölgedeki bir diğer tehdidi oluşturmaktadır. Bu çalışmalar sırasında birçok İslami eser ya yok edilmiş ya da niteliği değiştirilmiştir. Özellikle Aksa ve çevresindeki yıkım ve kazı çalışmaları, hem kutsal bölgenin güvenliğini tehlikeye atmakta hem de çevre mahallelerde yaşayan Müslüman ailelerin yerlerinden sürülmesine neden olmaktadır. İnşa edilen yeni Yahudi mahalleleri kentin doğal yapısını bozarken, siyasi statünün değiştirilmesi de Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın geleceğini ipotek altına almıştır.

Kudüs’ün statüsü
Osmanlı sonrası İngiliz manda idaresi altında bulunan Kudüs, 1948 yılında İngilizlerin çekilmesi ile bölgedeki çatışmanın tam merkezinde kalmıştır. İngilizlerin çekilme kararı ardından bölgedeki soruna çözüm bulmak üzere çalışma başlatan Birleşmiş Milletler (BM), 1947 yılında aldığı 181 sayılı karar ile Kudüs’ün sınırlarını çizmiş ve burası için uluslararası bir yönetim öngörmüştür. Bu kararla Kudüs, ne Arap ne de işgalci İsrail devletlerine ait olacak, BM’nin yönetiminde bağımsız bir coğrafi varlık olarak kalacaktır. Bundan bir yıl sonra alınan 194 sayılı karar ise, kentte BM kontrolünün temin edilmesi ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere tüm kutsal mekânlara serbest geçiş hakkının kullanılmasını öngörmüştür.
İsrail’in Batı Kudüs’ü işgal etmesi sonrasında, Aralık 1949 tarihinde alınan 114 sayılı karar ile işgalci İsrail’den Kudüs’ün başkent ilan edilmesi kararını geri alması istenmiş ve bu dönemde Doğu Kudüs tamamen Ürdün’ün kontrolüne geçmişti.
1967’deki Altı Gün Savaşı sonrasında Doğu Kudüs’ü de işgal eden İsrail, böylece Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu tüm Kudüs’te hâkimiyet kurmuş oldu. İsrail’in işgal sonrasında kentin doğu kesiminde yer alan tüm İslami eserlerin tahrip edilmesi ve Müslüman yerleşimlerin boşaltılması çalışmalarına başlaması üzerine, BM Genel Kurulu 1967’de aldığı 2253 sayılı karar ile işgalci İsrail’in Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik girişimlerini kınamıştır. 1968’de alınan 250 sayılı karar, İsrail’in Kudüs’te askerî operasyonlardan kaçınmasını talep ederken, aynı yıl 252 sayılı kararla işgal bir kez daha kınanmış ve yine o yıl alınan 2254 sayılı Genel Kurul kararı ile de İsrail’in toprak gaspının geçersizliği deklare edilmiştir.
1969’daki 267 sayılı BM kararı, İsrail’in yaptıklarına meşruiyet kazandırma yönündeki girişimlerinin geçersizliğini bir kez daha teyit ederken, kentin demografik değişimine hız veren işgal güçlerine karşı 1980 yılındaki 465 sayılı karar ile Doğu Kudüs’teki yerleşim yerlerinin boşaltılması istenmiştir. 1980 yılında işgalci İsrail, kenti ebedi başkenti ilan ettiğinde, aynı yıl toplanan BM, aldığı 478 sayılı kararla İsrail’in başkent ilanının uluslararası hukukun ihlali olduğunu duyurmuştur.
1990’daki 672 ve 673, 1994’teki 904 sayılı kararlar da, İsrail’i Kudüs’teki uygulamaları ve Filistinlilere yönelik şiddeti sebebiyle kınıyor ve uluslararası toplumdan gerekli girişimlerde bulunmasını talep ediyordu.
2000 yılından itibaren Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), İsrail’in bazı Yahudi tarihî mekânlarının (Davut Dağı gibi) Uluslararası Dünya Mirası listesinde, İsrail mülkü olarak kaydına ilişkin taleplerini de reddetmiştir.
Ancak alınan tüm bu kararlara ve yapılan barış çağrılarına rağmen işgalci İsrail, BM yasalarının uygulanmasını veto eden Amerikan yönetiminin de desteği ile bölgedeki her türlü ihlali bugüne kadar rahatlıkla devam ettirmiştir.

Çözüm seçenekleri
Kudüs için uluslararası hukuk alanında elde edilen kazanımlar bir yana, özellikle diplomatik pazarlıklardaki güç çekişmesi asıl belirleyici etken olacak gibi görünmektedir. Bu çerçevede Kudüs’ün hukuki statüsü ve geleceğine ilişkin dört önemli seçenekten bahsetmek mümkündür:

  • Uluslararası yönetim: 1947 tarihli 181 nolu kararda öngörüldüğü gibi, kentin Arap ve Yahudi devletlerinden bağımsız olarak uluslararası bir sistemle yönetilmesi seçeneğidir. Böyle bir yönetimi öngören madde yürürlükten kaldırılmadığı hâlde henüz uygulamaya konulamamış ve sonrasında alınan çok sayıda farklı kararlar nedeniyle işlerliği çok da sağlanamamıştır. Bu seçeneğin uygulanması önündeki en önemli engellerin başında, kuşkusuz taraflardan hiç birinin bu seçeneğe sıcak bakmaması gelmektedir.
  • Bölünmüş yönetim: 1967 yılı öncesine dönüşü ifade eden ve Kudüs’ün Mescid-i Aksa’yı da içine alan doğu kesimini Müslümanlara, batı kesimini Yahudilere bırakan çözüm seçeneğidir. BM, 1968 yılından itibaren aldığı tüm kararlarda Doğu Kudüs’ün İslami statüsünü benimsemiş ve bu eğilimi teyit eden kararlar almıştır. Filistin tarafının olumlu yaklaştığı bu seçenek, işgalci İsrail ve ABD tarafından kabul edilmemektedir.
  • Statükonun devamı: Kudüs’ün doğu ve batı kesimlerini kapsayan İsrail işgalinin aynen sürmesi, alınmış olan tüm BM kararlarının saygısızca ihlali ve kentin İsrail’in ebedi başkenti olarak tanınmışlığının kabulünü öngören seçenektir. İşgalci İsrail bu seçenek üzerinde dursa da, uluslararası hukuk çevreleri ve Filistin tarafı böyle bir neticeye izin vermemektedir.
  • Açık şehir: Kentin tüm siyasi otorite ve silahlardan arındırılarak Filistinli Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerden oluşan sivil bir şehir meclisi tarafından yönetildiği, tüm tarafların eşit haklara sahip olduğu bir barış kenti olarak yönetilmesi seçeneğidir. Bu seçenek, İsrail ve Filistin taraflarının yanı sıra, uluslararası aktörlerin de üzerinde ittifak etmelerini gerektiren kapsamlı bir proje olduğundan gerçekçi ama zor bir seçenektir.

Çözüm
Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın içinde bulunduğu sorunun çözümü, öncelikle İsrail’in bölgedeki işgal politikalarının sona ermesine bağlıdır. Bu ise İsrail’in köklü bir politika değişikliğini gerektirirken, sadece İsrail’in değil tüm Batı ülkelerindeki Yahudi diasporasının vereceği ortak bir karara bağlıdır. Ancak bundan sonra, kentteki Yahudileştirme çalışmalarının sona erdirilmesi ile başlayacak kapsamlı bir görüşme maratonu ile tarafların razı olacağı bir çözüm bulunabilecektir.

Çözümde uluslararası toplumun rolü
Çözüme katkı anlamında uluslararası toplumun rolünün ne olduğunu belirleyebilmek için hem çözüm hem de aktörler açısından bir çerçeve çizmek zorunludur. Buna göre uluslararası kamuoyu dediğimizde kimi kastettiğimizin net olması gerekir. Burada Kudüs ve Aksa konusu geniş bir kitleyi ilgilendirdiği için, hem resmî hem de sivil çevreleri ayrı ayrı değerlendirmek ve yapılabilecek çalışmaları bu ayrıma göre belirlemek daha yararlı olacaktır. Bu çerçeveden bakınca çözüme katkı anlamında uluslararası toplumun rolünü; “sivil düzeyde”, “ortak düzeyde” ve sadece “resmî düzeyde” şeklinde tasnif edebiliriz.

  • Sivil düzeyde: Mescid-i Aksa’nın ve Kudüs’ün korunmasında sivil düzeydeki çalışmalar daha çok örgütlenme, bilinç oluşturma, uyarıcı yayınlar yapma, resmî çevrelerde baskı ve fon oluşturma gibi aktivitelerde başarılı olacaktır. Bu amaçla;
  • Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın korunması için sivil toplum kuruluşları arasında daimi bir sekreterya ya da istişari mekanizma kurulması,
  • BM ve diğer uluslararası örgütlerin çatısı altındaki sivil toplum kuruluşlarından ve özellikle Hristiyan orijinli yapılardan konuyla ilgilenebilecek olanlarla iş birliği ve ortak toplantılar düzenlenmesi,
  • Bilinçlendirme çalışmaları kapsamında, bulunulan ülkenin diline göre kitaplar, broşürler basılarak dağıtılması,
  • Sergi, konferans ve televizyon programları aracılığı ile bilgilendirme çalışmaları yapılması,
  • Sanatçılar arasında ortak programların arttırılması,
  • İyi bir medya stratejisi ve planlaması yapılması; bunu yapacak grubun güçlü medya gruplarının iş birliği ile oluşturulması,
  • Kudüs ve Aksa özelinde kütüphane ve sanat merkezi kurulması,
  • Kudüs ansiklopedisi basılması önemli çalışmalar olarak zikredilir.
  • Ortak (sivil ve resmî) düzeyde: Bu çalışmalarda faaliyetin temel unsurlarını sivil toplum kuruluşları oluşturur. Ancak bu kuruluşların çalışmaları, resmî kurumların yaptırım gücüne ihtiyaç duyulan etkinliklerden oluşmaktadır. Bu kapsamda;
  • Kutsal yerlerin korunması hakkında uluslararası bir sözleşme hazırlanmalıdır. Bu sözleşme ile Hristiyan ve Müslümanlara ait kutsal mekânların korunması ve imarı konularında uluslararası güvence sağlanmalıdır. (Bu, kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunmasını öngören 1904 tarihli Lahey Konvansiyonu’nu temel alan bir çalışma olabileceği gibi, bu alanda BM ve UNESCO sözleşmelerinden de yararlanılabilir.)
  • Kudüs için bir fon kurulmalıdır. Geçmişteki olumsuz tecrübelerin tekrar yaşanmaması için (1954’te Ürdün yönetiminin kurduğu Restorasyon Komitesi ve İslam Konferansı Örgütü’nün kurduğu Kudüs Fonu gibi koordinasyon eksikliği sebebiyle yürümeyen uygulamalar vb.) STK’ların oluşturacağı bu fonun yönetimi bağımsız ve sivil olmalı, ancak resmî fonlardan destek aranmalıdır.
  • Batı dünyasında Kudüs konusunda hassasiyet oluşturacak bir Kudüs ve Aksa lobisi oluşturulmalıdır. Bu lobi, medeniyetlerarası diyalog platformu gibi ortak alanlar içinde yapılandırılmalıdır.
  • Yine bu çerçevede Vatikan-Ezher-Diyanet gibi kurumlar arasında Kudüs iş birliği oluşturulmalıdır. Bu stratejinin temel hedefi, İslam-Hristiyan ortaklığı ile Kudüs’teki kutsal mekânların ve bu yerlerin kimliğinin korunması olmalıdır.
  • Resmî düzeyde: Resmî düzeyde uluslararası kamuoyunu devletler temsil ettiği için, sadece Müslüman ülkelerde değil, Müslüman diasporanın yaşadığı tüm Batılı ülkelerde yapılabilecek çalışmalar bu kapsamda düşünülebilir.
  • İslam ülkelerindeki okul müfredatlarına Kudüs konusunun daha yoğun bir şekilde girmesi için çalışmalar yapılmalıdır.
  • Batılı ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıklar, seçmen durumunda iseler kendi bölgelerindeki siyasetçiler aracılığı ile Kudüs konusunda resmî tavır alınması yönündeki taleplerini dillendirmelidir.
  • Özellikle İKÖ üyeleri, Kudüs ve Aksa konusundaki kurumların daha aktif hâle gelmesine çalışmalıdır. Ardından Kudüs ve Aksa’nın korunması konuları, uluslararası platformlarda daha yoğun bir şekilde gündem yapılmalıdır.

Çözüm önünde engeller
Bunları sıralarken kuşkusuz bölgede barışı kurmak için yapılacak hiçbir şeyin kolay olmayacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Kudüs ve Aksa tüm insanlık adına bir anlamda konsensüs sağlanması gereken uluslararası bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla çözümden yana olanlar olduğu gibi, değişik çıkarlar sebebiyle statükonun sürmesini isteyenler de az değildir. Bunların başında Yahudi kurumları ve işgalci İsrail gelmektedir. Sadece devlet aygıtı olarak değil, tüm dünya geneline yayılmış Yahudi diasporası ve onun lobileştiği ülkelerdeki siyasi iradeler, ya çözümsüzlük dayatmakta ya da kendi çıkarları doğrultusundaki seçenekler dışında hiçbir şeyi kabul etmemektedirler. Bu engellerin aşılması için yoğun bir kamuoyu çalışması ve lobicilik faaliyeti gerekmektedir.
Bir diğer sorun, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın korunması konusundaki maddi fonların yetersizliği ve konuyu sadece siyaseten değil; teknik, sanatsal ve bilimsel açıdan savunacak ve koruyacak uzman eksikliğidir.
Kudüs ve Aksa konusuna taraf olan aktörlerin siyasi görüş farklılıkları ve Kudüs konusunda birlik sağlanamaması bir diğer zaafı oluştururken, özellikle çevre ülkelerin bağımlılık ilişkileri sorunun çözümünü engellemektedir.

Kısa-orta-uzun vadede takvim
Uluslararası kamuoyu çözüm konusunda belirli bir planlama dâhilinde çalışmalar yürütmek durumundadır. Birbirini destekleyecek ve bir sonraki girişime zemin hazırlayacak bu çalışmalarda nihai hedefe doğru adım adım yaklaştıracak bir sıralama takip edilmelidir. Bu çerçevede, kısa vadede, Kudüs’e yönelik tehlikeleri ortaya koyacak, bilgilendirmeyi sağlayacak ve duyarlılık oluşturacak programlara hız verilmelidir. Bu yapılırken, Kudüs için çalışan kurumlar arasında istişari toplantılar düzenlenerek resmî kurumlarla diyaloglar arttırılmalıdır. Bu çerçevede, Kudüs medya ofisleri kurularak birbiriyle koordinasyon içinde tüm ülkelerde bilinçlendirme çabaları oluşturulmalıdır. Bu yapılırken yerelde gerçekleştirilecek tüm çalışmaların ortak bir ana fikir taşıması önemlidir.
Orta vadede soruna, Batılı kamuoyunun desteğini çekecek bilgilendirme, bilinçlendirme, ortak miras vurguları yapılmalıdır. Ortak toplantıların sayısı arttırılarak tartışmaların yoğunlaşması sağlanmalıdır. Bu konuda bir yandan Batı’daki Müslüman diaspora ve aydınlar işin içine katılırken, bir yandan da sivil toplum düzeyindeki ilişkiler geliştirilmelidir.

Uzun vadede, Siyonizmin Kudüs konusunda uluslararası etkinliğini kıracak çalışmalar planlanmalı, AB’den başlayarak Batılı ülke ve kamuoylarının pozisyonları değiştirilmeye çalışılmalıdır. Üniversitelerde iş birliği yapılabilecek alanlar belirlenmeli, ortak kültürel ve sanatsal faaliyetler, yarışmalar yürütülmelidir. Nihai olarak bu yolla İsrail’in işgal siyasetini mahkûm edecek politikaların gelişmesine uygun bir zemin oluşmuş olacaktır.

MESCİD-İ AKSA SEMPOZYUMU

SONUÇ BİLDİRGESİ 

İstanbul Barış Platformu’nun 25 Nisan 2009 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirdiği İsrail Kazdıkça Kanayan Yara: Mescid-i Aksa Sempozyumu neticeleri şu şekildedir: 

TESPİTLER

  1. Kudüs, çok uzun yıllar toplumların bir arada esenlik içerisinde yaşadığı bir barış şehri olmuştur. Hz. Ömer döneminde başlayan, Haçlı İşgali dışında 1300 yıl boyunca devam eden İslam idaresi şehrin bu şekilde anılmasında etkendir.
  2. Mescid-i Aksa, yeryüzünün ikinci mabedi, Müslümanların ilk kıblesi ve son peygamberin miraç durağı olan kutsal bir mekandır.
  3. İsra Suresi’nin birinci ayetinde ifade edildiği gibi Mescid-i Aksa ve çevresi (Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin’in tamamı) bereketlendirilmiştir. Mescid-i Aksa, tüm bu geniş coğrafyanın kilit taşı mesabesinde bulunmaktadır. Bu taşın yerinden oynatılması, tüm bu coğrafyayı etkileyecek şiddet dalgaları oluşturacaktır.
  4. 1967 Arap-İsrail Savaşı sonucu, Doğu Kudüs İsrail tarafından işgal edilmiş, Mescid-i Aksa da İsrail kontrolü altına girmiştir. Bu tarihten itibaren Siyonistler, Kudüs ve çevresindeki tarihi ve kutsal mekanlara yönelik ihlallere başlamış, Mescid-i Aksa da bu saldırıların hedefi olmuştur. 40 yılı aşkın bir süredir görülen Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılar ve arkeolojik olduğu iddia edilen kazılar sonucunda, Mescid-i Aksa bünyesinde ve çevresindeki tarihi eserler, (camiler, mezarlıklar, medreseler, surlar, tekkeler ve hanlar) zarar görmüştür.

    Mağribiler Mahallesi’nin tamamen yıkılması ve Ağlama Duvarı önündeki plazanın genişletilmesi;  mescidin altında havra inşa edilmesi; Mescid-i Aksa müştemilatından Tenkiziye Medresesi’nin ve Burak Namazgahı’nın havraya dönüştürülmesi; kutsal havza diye adlandırılan bölgede 10’dan fazla kazı bölgesi açılması; Aksa çevresindeki Selvan, Bustan ve Şeyh Cerrah mahallelerinde yıkım çalışmalarının sürdürülmesi; Selvan semtindeki 88 evin yıkım tehlikesi ile karşı karşıya olması; Mescid-i Aksa, Kudüs ve çevresinde 27 yerleşim merkezi, pek çok mahalle ve havra inşa edilmesi; Mescid-i Aksa yakınlarındaki tarihî “Hamamu’l-Ayn”ın yerine “Ohel İshak” adı verilen bir havra inşa edilmesi, İsrail’in Mescid-i Aksa ve çevresinde gerçekleştirdiği yıkımlar arasındadır.

  1. Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra var olduğu sürece Kudüs’ün İslami kimliğinden soyutlanamayacağını bilen İsrail için öncelikli tehdit bu yapılardır. İsrail, yıktığı Müslüman yerleşimlerin yerine inşa edilmek üzere, “Davut Sitesi”, “Tevrat Parkı” ve “Hoşgörü Müzesi” gibi kendi kitlesi açısından sempati toplayan projeler geliştirerek yıkım siyasetine destek almaktadır. Hedef; Aksa çevresinde kümelenmiş ve adeta camiyi koruyan Müslüman mahallelerin yıkılarak yerlerine Yahudilerin yerleştirilmesi ve Aksa’nın savunmasız bırakılmasıdır.
  2. Kudüs’teki Müslüman halk, işgalin birebir muhatabı ve mağdurudur. Uzun yıllardır devam eden baskı siyaseti halihazırda sürmektedir. Filistinlilerin topraklarının müsaderesi, evlerinin yıkılması, Yahudi yerleşim yerlerinin inşası, ikamet ve ruhsat işlemlerinde Müslümanlara ayrımcılık yapılması sonucu, Kudüs’te demografik yapı Yahudi yerleşimcilerin lehine değişmektedir. Yahudi nüfus 1948 öncesinde, Kudüs nüfusunun %10’unu oluştururken, bu oran hali hazırda %70’e ulaşmıştır. Bunda ekonomik kısıtlamalar, utanç duvarı ve Müslüman halka yönelik baskı siyasetinin artması sonucu yaşanan zorunlu göçler etkilidir.

ÖNERİLER

  1. İsrail, 1970’li yılların başından beri sürdürdüğü ve arkeolojik amaçlı olduğunu iddia ettiği kazılarla Mescid-i Aksa’nın altında tüneller açmış ve mescidin altında bir havra inşa etmiştir. İsrail, Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi’ni inşa etmeyi planlamaktadır. İsrail’in Mescid-i Aksa ve çevresindeki kutsal mekanlara yönelik saldırıları ivedilikle durdurulmalıdır. Bu zamana kadar yapılan tahribatlar İsrail’den tazmin edilmeli, tahrip edilen mekanlar da aslına uygun bir şekilde ihya edilmelidir.
  2. Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılar, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin açık bir şekilde ihlali anlamına gelmektedir. BM kararlarına göre, Kudüs’te Mescid-i Aksa başta olmak üzere kutsal mekânlara serbest geçiş hakkının kullanılması öngörülmüştür. Buna rağmen, Kudüs ve Mescid-i Aksa’da birçok ihlaller yaşanmaktadır. BM, bu beyanname ve kararların uygulanmasında üzerine düşen görevi yerine getirmemiş; İslam toplumları tarafından da BM’nin çifte standart uyguladığı kabul edilmiştir.
  3. Mescid-i Aksa ile ilgili ihlaller, uluslararası hukuk mekanizmalarına intikal ettirilmeli, Mescid-i Aksa’ya yönelik ihlalleri takip edecek bir “Mescid-i Aksa Hukuk Komisyonu” oluşturulmalıdır.
  4. 1969 tarihinde Yahudilerin Mescid-i Aksa’yı yakma girişimi akabinde kurulan İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), Mescid-i Aksa’yı koruma noktasında daha etkili politikalar geliştirmelidir.
  5. Mescid-i Aksa ve çevresi ile ilgili doğru bilgilendirme kanallarının oluşturulması ve dezenformasyonun önüne geçilmesi için yazılı ve görsel medya araçları kullanılmalı, geniş çaplı ve etkili web portalları oluşturulmalı, ilmi toplantılar, yayınlar ve çalışmalar yapılmalı, Mescid-i Aksa ile ilgili temel bilgiler İslam ülkelerinde okul müfredatlarına dahil edilmeli ve sivil toplumun örgütlenmesi sağlanmalıdır.
  6. Mescid-i Aksa mücadelesi evrenselleştirilmelidir. Dünya çapında sahiplenilecek bir Mescid-i Aksa gündemi ve Mescid-i Aksa kampanyası oluşturulmalı, Müslüman veya gayrimüslim tüm akl-ı selim, bu kampanyaya dahil edilerek, özelde Mescid-i Aksa’da genelde ise bölgede barışın tesisi sağlanmalıdır.
  7. Latin Amerika’dan, Afrika’ya, Avrupa’dan, Uzakdoğu’ya, farklı ülkelerdeki Müslümanlar, İslam ümmetine emanet olan Mescid-i Aksa’yı korumak için “Aksa’yı yaşatma” kuruluşları oluşturmalı; tüm bu kuruluşlar da “Uluslararası Mescid-i Aksa Platformu” adı altında bir çatı organizasyon bünyesinde irtibatlandırılmalıdır.
  8. İnşası 2002 yılında başlayan ve uzunluğu 700 km’yi aşan Utanç Duvarı, tüm Batı Şeria’yı bir açık hava hapishanesine çevirmektedir. Bu duvar, aynı zamanda Mescid-i Aksa’ya ulaşımı, dolayısıyla başta ibadet özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlükleri engellemektedir. Utanç Duvarı, Batı Şeria’nın %15’lik bir kısmını işgal topraklarına katarken 120 bin kişiyi de duvarın dışında bırakmıştır. Toplumlar arasındaki engellerin yıkılmaya çalışıldığı günümüzde inşa edilen bu duvar, ırkçılığı ve ayrımcılığı körüklemektedir. Hukuka aykırı olarak inşa edilen bu duvar ivedilikle yıkılmalıdır. Bu konuda, uluslararası toplum üzerine düşen görevi yerine getirmelidir.
  9. Tahammülleri zorlayan “güvenlik önlemleri” uygulayan, Mescid’i Aksa’nın çeşitli noktalarına kameralar yerleştiren, Filistinlilerin camiye girişlerinde yaş sınırlaması getiren, Kudüs dışında yaşayan Müslümanların Mescid-i Aksa’ya erişimlerini engelleyen İsrail, Filistinlilerin tüm temel hak ve özgürlüklerini engellemektedir. Bu uygulamalar acilen sonlandırılmalıdır.
  10. Kudüs’teki sorun bir işgal sorunudur ve insanlığa karşı bir suçtur. Bu yüzden tüm insanlığı harekete geçirecek bir eylem ve söylem planı hazırlanmalı, Hristiyan dünyası ile işbirliği yapılmalı; bu işbirliğinde Medeniyetler Arası Diyalog zemini gibi ortak platformlar kullanılmalıdır.
  11. Birçok uluslararası sözleşme, insanlık tarihindeki önemi dolayısıyla kutsal mekanların korunmasını öngörür. Kudüs’te Müslümanlara ve Hristiyanlara ait kutsal mekanların korunması ve imarı konusunda uluslararası güvence sağlanmalıdır. Bu sözleşmelerin gereği yerine getirilmelidir.
  12. Mescid-i Aksa’nın korunması, bakımı ve tamiri için bir fon kurulmalıdır. Bu fonun yönetimi bağımsız ve sivil olmalıdır. Ayrıca bu fon tarafından desteklenen Mescid-i Aksa Takip Kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurul, Mescid-i Aksa ve çevresinde gerçekleşen ihlalleri düzenli olarak takip ve rapor ederek dünya kamuoyunu bilgilendirmelidir.
  13. Her yıl Miraç Gecesi, Dünya Mescid-i Aksa günü olarak ilan edilmelidir. Dünya Mescid-i Aksa Günü’nde uluslararası etkinliklerle, Mescid-i Aksa geniş bir gündem bulmalıdır.
  14. Hadisi şeriflerde de işaret edildiği üzere, Müslümanların Mescid-i Aksa ziyaretleri teşvik edilmelidir.
  15. Türkiye, üyesi olduğu BM, İKÖ ve Medeniyetler Arası Diyalog zeminlerini, parlamentolar arası dostluk gruplarını ve ikili ilişkilerini kullanarak Mescid-i Aksa ve Kudüs’teki yıkımın durdurulmasında etkili olmalıdır.
  16. Kudüslülerin bireysel mülkleri için başlattıkları hukuki davalara destek olunarak zorunlu göç etmelerine engel olunmalıdır. Mülkiyet hakları ile ilgili benzer hukuki davalar kentteki vakıf arazileri ve kutsal mekanlar için de yoğun olarak desteklenmelidir.