
Mescid-i Aksâ’ya yönelik saldırı ve tehditler. |
İnsanlık tarihinin köklü geçmişine sahip Kudüs… |
“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra Suresi, 1. ayet)
İstanbul Barış Platformu, adalet ve barışın hakim olduğu bir dünyanın oluşumuna katkı sağlamayı hedefleyen sivil bir dayanışma grubudur. Platform, İstanbul merkezli sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelmesiyle 2009 yılı başında kurulmuştur.
İstanbul Barış Platformu, tüm dünyada yaşanan insanlık krizlerine, çatışma ve ihlallere dair; mevcut kriz alanlarında çözüm üreterek, muhtemel kriz alanlarında ise önleyici rol alarak barış ve adaletin tesisine katkıda bulunmayı hedeflemektedir.
İstanbul Barış Platformu, insanlık adına tüm dünyada barışın tesisini öncelemektedir. Barış, şüphesiz ki insanlığın ortak geleceği için en hayırlı seçenektir.
Araştırma ve Kültür Vakfı
İHH İnsani Yardım Vakfı
İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB)
MAZLUMDER İstanbul Şubesi
Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği
Mirasımız Derneği
İnsan ve Medeniyet Hareketi
“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra Suresi, 1. ayet)
Yeryüzünün ilk mescitlerinden Mescid-i Aksa ve çevresi, mübarek kılınmış mekanlar ve diyarlardır. Kuran-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde ifade edilen ve işaret edilen kutsal mekanlar, nice peygamberlerin tevhid mücadelesinin mekanları olmuş ve bu süreçte coğrafyada meydana gelen bilgi ve tecrübe birikimi dünya medeniyetine önemli katkılar sağlamıştır.
Hz. Ömer (r.a.) döneminde İslam topraklarına dahil edilmiş olan Kudüs ve onun içinde bulunan Mescid-i Aksa, bir asra varmayan Haçlı işgali dışında geçtiğimiz yüzyılın başına kadar barış ve emniyetin hakim olduğu, üç semavi din mensuplarının da esenlik içerisinde yaşama fırsatı buldukları bir tarihi süreci yaşamıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin varlık sürecinin I. Dünya Savaşı akabinde sona ermesiyle, Kudüs de kaos ve işgallerin merkezi olmuştur.
Bu şiddet çemberinde Batılı ülkelerin destekleriyle bir işgal devleti yaratılmış ve 1948 yılı İsrail’in gayrimeşru varlığının ete kemiğe büründüğü tarih olmuştur. Katliamlarla kurulan İsrail, işgal ettiği toprakların sahibi olan Filistinliler üzerindeki baskılarını, geniş bir ölçeğe taşıyarak sosyal hayatı çepeçevre kuşatırken, kutsal mekanlar ve kültürel eserler de İsrail’in politikalarından nasibini almıştır. İsrail, 1967 tarihli Altı Gün Savaşı’nı takiben Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Kudüs’ü ele geçirmiş ve bu tarihten itibaren Aksa’ya yönelik saldırı ve tecavüzlerin ardı arkası kesilmemiştir. Yarım asra yakın bir süredir devam ettirilmekte olan saldırılarda Mescid-i Aksa farklı yöntemlerle defalarca yok edilmeye çalışılmıştır. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren Mescid-i Aksa altında sürdürülen ve arkeolojik amaçlı gösterilen kazılarla Mescid-i Aksa’nın süreç içerisinde yıkılması planlanmaktadır.
Özelde tüm İslam aleminin genelde de tüm insanlığın ortak mirası olan Mescid-i Aksa, eğer önlem alınmaz ise yakın bir gelecekte İsrail tarafından yok edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Mescid-i Aksa Sempozyumu ile, Mescid-i Aksa’nın günümüzde karşı karşıya olduğu tehditler, siyonizmin Aksa’ya, Kudüs’e ve halkına yönelik uyguladığı ihlaller, bölge uzmanları, kanaat liderleri ve insan hakları gözlemcilerinin tespitleri ışığında gündeme getirilecektir. Mescid-i Aksa Sempozyumu ile, mescid altında sürdürülen kazılara son verilmesi, Aksa ve çevresindeki mabetlere konan tadilat yasaklarının kaldırılması, Mescid-i Aksa ve çevresinin ivedi olarak korunmasında uluslararası toplumun harekete geçirilmesi hedeflenmektedir.
Sempozyumun, başta Filistin olmak üzere, Uzakdoğu’dan Amerika’ya, dünyanın farklı bölgelerindeki kanaat önderlerini ve halkları Mescid-i Aksa duyarlılığı etrafında birleştirmesi; barış ve adaletten yana olan insanlığın gündeminde olan bir meselenin çözümüne katkıda bulunması hedeflenmektedir. Nitekim, Mescidi Aksa Filistin meselesinin merkezi konumundadır. Mescid-i Aksa’ya yönelik ihlallerin sonlandırılması ve mescidin korunmasına yönelik çalışmalar, Filistin meselesinin çözümüne da katkıda bulunarak özelde bölgede genelde ise dünyada barış ve adaletin tesisinde etkili olacaktır.
09.00 KAYIT
09.30 SİNEVİZYON GÖSTERİMİ
09.40 – 10.30 PROTOKOL KONUŞMALARI
10.30 – 12.30 I. OTURUM
TARİHTEN GÜNÜMÜZE MESCİD-İ AKSA
Oturum Başkanı: Şeyh Raid Salah (48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı)
12.30 – 14.00 ÖĞLE ARASI
14.00 – 16.00 II. OTURUM
MESCİD-İ AKSA VE KUDÜS’TE GERÇEKLEŞEN İHLALLER
Oturum Başkanı: Ahmet Faruk Ünsal (İHH İnsani Yardım Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi)
16.00 – 16.30 ARA
16.30 – 18.30 III. OTURUM
MESCİD-İ AKSA’NIN KORUNMASINDA ULUSLARARASI TOPLUMUN ROLÜ VE AKSA’NIN GELECEĞİ
Oturum Başkanı: Dr. Muhsin Salih (Zeytune Araştırma Merkezi, Lübnan)
KAPANIŞ
Abdunnasır Ağbariye; Beyarik Müessesesi
1972’de doğmuştur. 1990 yılında liseyi bitirdikten sonra İslami İlimler ve Tebliğ Fakültesi’nde İslam Hukuku konusunda eğitim almıştır. İdari ilimler alanında dersler veren Abdunnasır Halid Ağbariye, hâlen insani yardım alanında faaliyet gösteren El-Bayarek Müessesesi’nin başkanlığını yapmaktadır. Ağbariye ayrıca Rabıtatu’l-İslamiyye kurumunun Ummul Fahm’daki şubesinin başkanlığı görevini de yürütmektedir. 1996’dan bu yana Ummul Fahm Belediye Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Halid Ağbariye, Cenin’in Ummul Fahm bölgesinde yaşamaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır. Prof. Dr. Abhoud Syed M. Lingga; Bangsamoro Araştırmaları Enstitüsü
Prof. Dr. Abhoud Syed M. Lingga, Filipinler Cotabato’da Bangsamoro Araştırma Enstitüsü Genel Koordinatörü’dür. İslami ilimler ve eğitim alanlarında yüksek lisans dereceleri olan Lingga, BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nde çatışma önleme ve barış inşası eğitim programı, University of New South Wales’te insan hakları ve halkların diplomasisi eğitim programı, Almanya Friedrich Naumann Vakfı’nda yerel yönetim ve sivil toplum eğitim programı ve liderlik ve yöneticilik konulu çeşitli eğitim çalışmalarına katılmıştır. Cenevre merkezli BM Yerel Halklar Çalışma Grubu’nun çeşitli toplantılarına katılmış olan Prof. Dr. Abhoud Syed M. Lingga, Cotabato City State Polytechnic College, Sultan Kudarat Islamic Academy Foundation College ve Mindanao State University Buug College’da öğretim üyesi, Mindanao Devlet Üniversitesi’nde doçent olarak görev yapmıştır. Lingga’nın araştırmaları Bangsamoro’nun özgür yönetimi, çatışma idaresi, insan hakları, sürdürülebilir kalkınma ve İslami eğitim konularındadır. Yerel ve uluslararası dergilerde ve kitaplarda çok sayıda makalesi yayımlanmıştır. Pek çok kamu kuruluşunda ve özel sektör alanında yönetici olarak görev yapmış olan Prof. Dr. Lingga, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak çalışmaktadır. Prof. Dr. Ahmet Ağırakça; Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği
1950 yılında Mardin’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Mardin’de tamamladıktan sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun olmuştur. Bir müddet T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalıştıktan sonra meslek yaşamına eğitimci olarak devam etmiştir. Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde ve daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda asistanlık yapan Ağırakça, 1979-1983 yılları arasında hazırladığı “Müneccimbaşı Ahmed İbn Lutfullah’ın Câmi’u’d-Düvel Adlı Eserinin Tenkidli Metin Neşri ve Tercümesi” adlı doktora tezi ile doktor unvanını almıştır. Haziran 1996’da profesör unvanını alan Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, Mayıs 1999’da uzun yıllar görev yaptığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden emekli olmuştur. Hollanda Rotterdam İslam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı da yapan Ağırakça, Rotterdam’da bir grup arkadaşıyla birlikte Avrupa İslam Üniversitesi’ni kurmuş ve bu üniversitenin Kurucu Başkanlığı ile Rektör Vekilliği, İslami İlimler Fakültesi Dekanlığı ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Prof. Dr. Ahmet Ağırakça Arapça, Farsça ve İngilizce bilmektedir. Yayımlanmış 12 telif ve 13 tercüme eserinin yanı sıra, akademik dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi vardır. Katıldığı millî ve uluslararası sempozyumlarda 21 tebliğ sunmuştur. Ayrıca 30 yıldan bu yana çeşitli resmî ve sivil kuruluşlarda çok sayıda konferans, seminer ve panele katılan Ağırakça, altı ciltlik Şamil İslam Ansiklopedisi’nin genel yönetim ve ilmi redaksiyonunu yaparak yayına hazırlamıştır. Birçok edebi, ilmi, siyasi ve sosyal içerikli dergide yönetici ve yazar olarak da görev yapan Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, hâlen Avrupa İslam Üniversitesi Türkiye Temsilcisi ve İslami İlimler Açıköğretim Fakültesi Dekanı olarak görev yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır.Ahmet Emin Dağ; İHH İnsani Yardım Vakfı Ortadoğu Özel Temsilcisi
1970 yılında doğmuştur. Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde tamamladıktan sonra, yüksek lisans ve doktorasını yine aynı üniversitede siyasi tarih ve uluslararası ilişkiler alanında yapmıştır. Ortadoğu konusunda araştırmaları, tercümeleri ve çok sayıda makaleleri bulunan Ahmet Emin Dağ’ın Suriye, Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü adlı bir de kitabı bulunmaktadır. Arapça ve İngilizce bilen Dağ, Yahudi Dini, Yahudi Tarihi (Israel Shahak), İsrail’de Yahudi Köktenciliği (Israel Shahak), Amerika ve Siyasal İslam (Fawaz Gerges) isimli kitapları Türkçeye çevirmiştir. Ahmet Emin Dağ, evli ve iki çocuk babasıdır. Ahmet Faruk Ünsal; İstanbul Barış Platformu Sözcüsü
3 Ocak 1963 tarihinde Diyarbakır’da doğmuştur. 1985 yılında İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesi’nden makine mühendisi olarak mezun olan Ahmet Faruk Ünsal, mesleki çalışmalarının yanı sıra insan hakları alanında faaliyet gösteren kuruluşlarda da çalışmalara katılmıştır. Çeşitli gazete ve dergilerde, siyasi konularda ve insan hakları konularında yazıları ve araştırmaları yayımlanan Ünsal, 2002 yılında yapılan genel seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi’nden Adıyaman milletvekili seçilmiştir. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda Sözcü ve Başkan Vekili olarak görev yapan Ahmet Faruk Ünsal, aynı zamanda NATO Parlamentosu’nda Türkiye’yi temsil etmiştir. Hâlen Mazlum-Der ve İHH İnsani Yardım Vakfı’nda Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir. Bu kuruluşlardaki görevi gereği dünyanın birçok yerinde hem insani yardım hem de insan hakları çalışmaları yürüten Ahmet Faruk Ünsal evli ve iki çocuk babasıdır. Dr. Ekrem el-Adluni; Uluslararası Kudüs Müessesesi
Lisans eğitimini 1977’de jeokimya alanında Irak Süleymaniye Üniversitesi’nde tamamlamıştır. 1977-1982 yılları arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nde devlet bünyesinde Ziraat Araştırmaları Merkezi’nde genel müdür olarak görev yapmıştır. Yüksek lisansını 1984 yılında eğitim bilimi alanında ABD’nin Colorado Üniversitesi’nde tamamlayan Dr. Ekrem el-Adluni, doktorasını 1990 yılında eğitim yönetimi alanında Southern Illinois Üniversitesi’nde yapmıştır. ABD, Mısır ve Lübnan gibi pek çok ülkede çeşitli kuruluşlarda eğitimci olarak çalışan Adluni, birçok Arap ve İslam ülkesinde bakanlıklarda, özel kurum ve kuruluşlarda, şirketlerde ve özel ve devlet okullarında eğitim programları (Etkili yönetici programı, stratejik planlama, eğitim metotları, yönetim metotları, eğitimcilerin eğitimi, zaman yönetimi, iş ahlakı, insan kaynakları, yönetim ve denetleme kabiliyetleri vb.) hazırlamış ve sunmuştur. Hâlen Beyrut’ta Uluslararası Kudüs Müessesesi Genel Sekreterliği görevini yürütmekte olan Dr. Ekrem el-Adluni, bir şemsiye kuruluş olan Kudüs için Çalışan Müesseseler adlı organizasyonda genel koordinatör olarak görev yapmaktadır. Eğitim metotları, liderlik, insan kaynakları gibi konularda çok sayıda kitabı bulunmaktadır. Essam Hallak; Kanada, CBC Müslüman Toplum Danışmanı
1969 yılında Halep’te doğan Essam Hallak, insan hakları savunucusu, sivil toplum danışmanı ve akademisyendir. 1993 yılında Halep Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği ve Şehir Planlaması Bölümü’nde eğitimini tamamlayan Hallak, kısa bir çalışma döneminin ardından Almanya’ya taşınmış ve Stuttgart Üniversitesi’nde Şehir Planlaması alanında araştırmalar yapmıştır. 1996 yılında Kanada’ya göç eden Essam Hallak, bir süre Toronto’da çalıştıktan sonra Montreal, McGill Üniversitesi’nde Yapılaşma (Housing) alanında yüksek lisans yapmıştır. Hâlen, kent sosyolojisi alanında sosyal yapı ve insan eliyle yapılaşma arasındaki ilişkiler üzerine doktora çalışmasına devam etmekte olan Hallak’ın dinlerarası diyalog ve karşılaştırmalı kültür araştırmaları özel çalışma alanlarıdır. Faaliyetleri ve medya çalışmaları; Batı’da yaşayan Müslümanlar, etnik gruplar arası dinamikler/değişkenler ve Ortadoğu’da barışın tesis edilmesi gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Essam Hallak, Kanada Yeni Demokratik Parti (The New Democratic Party of Canada/NDP), Uluslararası Af Örgütü, Ortadoğu’da Adalet ve Barış için Kanadalılar Hareketi (Canadians for Justice and Peace in the Middle East/CJPME) gibi organizasyonlarda aktif olarak yer almaktadır. Essam Hallak hâlen Kanada, Montreal’de yaşamaktadır. Fadıl Vişahi; Kudüs Kalkınma Kurumu
1969 doğumludur. Filistin’de, Hayfa’nın el-Firyis kazasında yaşamını sürdürmektedir. Ticaretle uğraşan Fadıl Vişahi, 20 yıldır eğitim ve tebliğ çalışmalarını da yürütmektedir. Kudüs Kalkınma Kurumu’nun yayınları başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları yayımlanan Vişahi, Kudüs’ün imarına yönelik birçok komisyonda yer almaktadır. Evli ve altı çocuk babasıdır. Hasan Sanallah; Çağdaş Araştırmalar Merkezi
27 Şubat 1974’te dünyaya gelmiştir. 1992 yılında Der el-Esad Lisesi’nden, 1996 yılında da İslami ilimler eğitimi aldığı Umm el-Fahm Tebliğve İslami İlimler Üniversitesi’nden mezun olmuştur. 2002 yılında İngiltere, Portsmouth Üniversitesi’nde “Filistin’de İhtilaflı- Yerleşkeler” adlı tezi ile yüksek lisans ve doktora programını tamamlayan Hasan Sanallah, 2003 yılından bu yana Umm el-Fahm’da, Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nde, araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Anadili Arapça olan Sanallah, iyi derecede İbranice ve İngilizce bilmektedir. “Osmanlı döneminde Filistin’de Vakıf Müessesesi (2003)”, “Kudüs ve Aksa İntifadası (2006)”, “Mescid-i Aksa: Su Depoları ve Su Kemerleri (2007)” gibi yayımlanmış çok sayıda eseri bulunan Hasan Sanallah evli ve bir çocuk babasıdır. İbrahim Cebrail; Güney Afrika Aksa Vakfı Genel Başkanı
Şeyh İbrahim Gabriels, Güney Afrika’nın önde gelen âlimlerinden biridir. Medine İslam Üniversitesi’nde İslam Hukuku eğitimi almıştır. Hâlen başkanlığını yaptığı Dar’ul-Arkam İslam Lisesi’nin kurucularındandır. Güney Afrika’da Müslümanların resmî olarak temsil edildiği, İslami Adalet Konseyi (Muslim Judicial Council) Başkanı olarak hizmet etmiştir. Güney Afrika Ulusal Dinî Liderler Forumu yönetici üyelerinden olan Şeyh Gabriels, Cape Town’daki Rawbie Mescidi’nin imamı ve cemaatin dinî lideridir. Çok sayıda uluslararası konferans ve sempozyuma katılıp tebliğler sunan Şeyh İbrahim Gabriels, Güney Afrika Aksa Vakfı Genel Başkanlığı’nı ve ülkedeki çeşitli dinî örgütlerin temsil edildiği Güney Afrika Birleşik Ulema Konseyi’nin Başkanlığı’nı yürütmektedir. İkrime Said Sabri; Mescid-i Aksa İmamı, Kudüs eski Müftüsü
Şeyh İkrime Sabri 1939 yılında Kalkiliye şehrinde doğmuştur. Babası Şer’i Temyiz Mahkemesi üyeliği ve Kudüs dâhil olmak üzere birçok merkezde kadı olarak görev yapmış olan Şeyh Said Sabri’dir. Lise eğitimini Nablus şehrindeki Selahiyye Medresesi’nde tamamlayan İkrime Sabri, 1963 yılında Bağdat Üniversitesi’nde dinî ilimler ile Arap dili ve edebiyatı alanında lisans eğitimi almıştır. Üniversitede Mustafa ez-Zerka, Maruf ed-Davalibi, Şeyh Yasin eş-Şazeli gibi birçok âlimin gözetiminde yetişen Sabri, 1989 yılında Şer-i Aksa Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır. İkrime Sabri aynı dönemde Nablus’taki Necah Üniversitesi’nde “İslam Fıkhında Yemin” teziyle şer-i ilimlerde yüksek lisansını tamamlamıştır. 1967’de yaşanan Altı Gün Savaşı’nın ardından Şer-i Aksa Lisesi yöneticiliğine getirilen Sabri, bu görevi sırasında Kudüs’te İslami faaliyetlerin artmasına vesile olmuş ve yetiştirdiği öğrenciler önemli mevkilere gelmiştir. 1992 yılında Filistin’de Âlimler ve Davetçiler Yüksek Kurulu’nu kuran İkrime Sabri, Filistin’de Yüksek Fetva Kurulu başkanlığı ve Mescid-i Aksa hatipliği görevlerini de yürütmüştür. Sabri, Mekke merkezli Dünya Camileri Yüksek Kurulu kurucu üyesi ve Uluslararası İslam Fıkıh Kurumu üyesidir. 1997 yılında Kudüs’te Yüksek İslam Konseyi Başkanlığı’na seçilen İkrime Sabri’nin kaynak teşkil edecek birçok kitabı bulunmaktadır. Çok sayıda konferans ve panele katılan Şeyh İkrime Sabri evli ve beş çocuk babasıdır. İsrail Adem Şamir; Araştırmacı-Yazar
Düşünür, yazar, gazeteci ve çevirmen olan İsrail Adam Şamir aslen Sibirya-Novosibirsklidir. Novosibirsk Üniversitesi’nde matematik ve hukuk alanlarında eğitim görmüştür. Gazetecilik ve yazarlığa yönelmiş olan İsrail Adam Şamir, 1975’te BBC’de çalışmaya başlamış, bu dönemde Londra’ya yerleşmiş, ardından 1977 ve 79 yılları arasında Japonya’da bulunmuştur. 1980 yılında sonra Haaretz gazetesi için yazmaya başlayan Şamir, Knesset’de, Sosyalist Partisi (Mapam)’nin sözcülüğünü yapmıştır. Güncel gelişmelerle ilgili makaleleri kendi sitesi www.israelshamir.net başta olmak üzere çeşitli internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Galilee Flowers, Cabbala of Power ve Masters of Discourse adlı kitapları 10’u aşkın dilde yayımlanmıştır. Bir Orta Çağ Yahudi klasiği olan Sefer Yohassin’in The Book of Lineage, Odyssey ve Ulysses gibi çevirileri de bulunmaktadır. Filistin’in dramatik tarihi, Şamir’in en çok önem verdiği konuların başında gelmektedir. 2004 yılında Başpiskopos Theodosius Attalla Hanna tarafından vaftiz edilerek Ortodoks Kudüs ve Kutsal Topraklar Kilisesi’ne kabul edilmiştir. 60 yaşındaki Şamir, Yafa’da yaşamakta olup zamanının çoğunu Moskova ve Stockholm’de geçirmektedir. Üç çocuk babasıdır. Dr. Kemal el-Abed el-Şerefi; Mizan İnsan Hakları Merkezi
Dr. Kemal el-Abed el-Şerefi 1955 yılında Cebaliye mülteci kampında doğmuştur. Genel cerrahi ve eczacılık eğitimi alan el-Şerefi, insan hakları ve sivil toplum ilişkileri konusunda devlet başkanlığı danışmanlığı görevinde bulunmuştur. 1996-2006 yılları arasında İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne başkanlık yapmış, bu dönemde, Filistin Yasama Meclisi 1. Dönem üyeliğine seçilmiştir. Sağlık Bakanı olarak bir süre görev yapan el-Şerefi, Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Ajansı (United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees/UNWRA) bünyesinde pratisyen hekimlik yapmıştır. Dr. Kemal el-Abed el-Şerefi, Mizan İnsan Hakları Merkezi Yönetim Kurulu Başkanlığı, El-Aksa Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü Filistin Bürosu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevlerini yürütmektedir. Cebaliye Engelliler Rehabilitasyon Derneği ve Doktorlar Birliği gibi pek çok kurumda üyeliği bulunan el-Şerefi, hâlen Cebaliye mülteci kampında ikamet etmektedir. Muhammed Demirci; Mirasımız Derneği
1983’te Medine’de doğmuştur. İlk, orta ve lise öğrenimini Medine’de tamamlamış ve Medine İslam Üniversitesi Kur’an-ı Kerim Fakültesi’nden mezun olmuştur. Öğrencilik yıllarından bu yana Kudüs’e olan ilgisi sonucunda Mirasımız Derneği (Kudüs ve Civarındaki Osmanlı Mirasını Koruma ve Yaşatma Derneği)’ni kuran Muhammed Demirci, hâlen bu derneğin yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmektedir. Demirci, Kudüs ile ilgili harita, belgesel vb. dokümanlar, TV programları ve basın toplantıları düzenleyerek kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik çalışmalarda bulunmaktadır. Dr. Muhsin Salih; Zeytune Araştırma Merkezi
Filistin asıllı Ürdün vatandaşı olan. Dr. Muhsin Muhammed Salih, 1960 yılında doğmuştur. Uzmanlığını modern Arap tarihi üzerine yapmış olan Salih’in Filistin davası ve Arap-İsrail çekişmesi ile ilgili olarak Kudüs meselesi, Filistin İslami hareketi, modern Filistin tarihi gibi konularda özel araştırmaları vardır. 1983’te Kuveyt Üniversitesi tarafından “Kuveyt Müessesesi İlmi Başarı Ödülü”, 1997’de İngiltere’deki İslam Araştırmaları Akademisi tarafından “Genç İslam Âlimleri Beytu’l-Makdis Ödülü” ve 2001’de Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi tarafından “Üstün Eğitici Ödülü” ile ödüllendirilmiştir. 1993-1994 yılları arasında Amman’daki Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde genel müdürlük ve araştırma bölümü başkanlığı, 1994-2004 arasında Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde öğretim kurulu üyeliği, 2002-2004 yılları arasında aynı üniversitede tarih bölüm başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 2004 yılından bu yana Beyrut al-Zaytouna Araştırma Merkezi’nde genel müdür olarak görev yapan Muhammed Salih’in yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Mustafa Özcan; Araştırmacı-Yazar
1962 yılında Bolu’nun Mudurnu ilçesinde dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini Bolu ve Adapazarı’nda tamamlayan Mustafa Özcan, küçük yaşlardan itibaren Arapça ve İslami ilimler alanlarında öğrenim görmüş, yüksek öğrenimini Kahire el-Ezher Üniversitesi’nde yapmıştır. 1982 yılına kadar el-Ezher Üniversitesi bünyesinde şer’i ve dinî ilimler konusundaki eğitimini tamamlayan Özcan, aynı yıl Türkiye’ye dönmüştür. Bir süre tercümanlık yapan Mustafa Özcan’ın yerli ve yabancı birçok dergide makaleleri yayımlanmıştır. Çeşitli gazetelerde dış haberler editörlüğü yapan ve dış politika yazıları yazan Özcan’ın hâlen Vakit gazetesi, Millî Gazete, Gerçek Hayat dergisi, www.dunyabulteni.net ve www.dunyahaber.com’da yazıları yayımlanmaktadır. Mustafa Özcan, 20 yılı dolduran gazetecilik hayatı boyunca binlerce makale ve onlarca kitap kaleme almıştır. Dış politikadan uluslararası siyasete, tarihten kültür ve İslami düşünce konularına kadar geniş bir yelpazede eserler veren Özcan’ın Türkçe ve Arapçaya tercüme ettiği eserler de bulunmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli konferanslara katılan Özcan, yazı çalışmalarının yanı sıra TV programları da hazırlamaktadır. Mustafa Özcan çok iyi derecede Arapça ve İngilizce bilmektedir. Evli ve dört çocuk babasıdır. Dr. Raid Fethi Halid Cabarin; Çağdaş Araştırmalar Merkezi
Raid Fethi 1992-1996 yılları arasında Al-Qasimi College’de Arap Dili ve İslam Hukuku alanlarında lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1996-1999 yılları arasında Amman’da Ürdün Üniversitesi’nde Fıkıh Usulü ve Hukuk Felsefesi alanında yüksek lisansını “İçtihat Kapısının Kapanması ve İslam’da Siyaset Sistemi” teziyle yapmıştır. Raid Fethi Halid Cabarin, Eylül 1999-Eylül 2000’de Umm el-Fahm Lisesi’nde Arapça ve din dersleri alanında eğitimci olarak görev yapmış, 2001-2003 yılları arasında İslami Fetva Konseyi’nin başkanlığını yürütmüştür. Nisan 2006’da İngiltere Aberdeen Üniversitesi’nde İslam ve Arap Araştırmaları alanında “Karşılaştırmalı-Eleştirel Araştırma: Kudüs’te İdari Kanunlar” konusunda doktora tezini tamamlamıştır. Raid Fethi Halid Cabarin, hâlen Umm el-Fahm Çağdaş Araştırmalar Merkezi’nde üst düzey araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır. 2006 yılından bu yana İslam Araştırmaları Üniversitesi’nde İslam Hukuku Felsefesi, İslam Hukuku’nun ilkeleri, Kur’ani ve Nebevi Yorumlar alanlarında dersler veren Raid Fethi, Filistin’de ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde düzenlenen konferanslara katılmış ve Mescid-i Aksa’da dersler vermiştir. Sawt al-Haq gazetesinde düzenli olarak yazılar yazan Raid Fethi Halih Cabarin’in ağırlıklı olarak İslam kültürü, eğitim, hukuk felsefesi ilkeleri ve İslam Hukuku’nun amaç ve hedefleri alanlarında 200’ü aşkın makalesi yayımlanmıştır. Raid Salah; 48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı
48 Toprakları Filistin İslami Hareketi’nin kurucularından olan Şeyh Raid Salah, 1958 yılında Ummul Fahm’da doğmuştur. Lise eğitimini Ummul Fahm Lisesi’nde tamamladıktan sonra El-Halil Üniversitesi’nde İslam Hukuku eğitimi almıştır. İsrail yönetimi tarafından eğitim vermekten men edilmesinin ardından gazeteciliğe yönelen Şeyh Raid Salah, 1989 yılında Ummul Fahm Belediye Başkanlığı’na seçilmiştir. 1993 ve 1998’deki seçimleri de kazanan Salah, 2001 yılında belediye başkanlığı görevinden istifa etmiş ve Mescid-i Aksa’nın ihya ve imarına yönelik faaliyetlerine ağırlık vermiştir. 1996 ve 2001 yıllarında İslami Hareket’in başkanlığına tekrar seçilen Şeyh Raid Salah, başkanlığını yaptığı Aksa Müessesesi ve diğer birçok kurumun ortak çalışmasıyla Mervan Mescidi’nin imarı gibi Mescid-i Aksa civarında ve Doğu Kudüs’te önemli projelerde yer almıştır. Mayıs 2003 tarihinde yüzlerce kişiyi kapsayan tutuklama kampanyasında İslami Hareket’in yönetim kadrosundaki 16 kişi ile beraber gözaltına alınmış ve iki yılı aşkın bir süre hapiste kalmıştır. Uluslararası İslam Yardımlaşma ve Tebliğ Konseyi üyesi olan Salah, devam eden yoğun tebliğ çalışmalarının yanında, 1986 yılından bu yana aylık olarak yayınlanan “Sırat” dergisinde yazılar yazmaktadır. Raid Salah hâlen 48 Toprakları Filistin İslami Hareketi’nin başkanlığını yürütmektedir.Prof. Dr. Ş. Tufan Buzpınar; Türk Teknik Heyeti, İstanbul Fatih Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Bölüm Başkanı
1984’te Ankara Üniversitesi’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1986 yılında Manchester Üniversitesi Tarih Bölümü Ortadoğu Araştırmaları’nda yüksek lisans eğitimini, 1991 yılında da doktorasını tamamlamıştır. 1992-1999 yılları arasında İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM)’nde araştırmacı olarak görev yapan Tufan Buzpınar, 1999-2001 yılları arasında aynı merkezin başkanlığını yürütmüştür. Ekim 2001’de Fatih Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak göreve başlamış ve Ocak 2005’te aynı üniversitenin Tarih Bölümü Başkanlığı’na getirilmiştir. Çalışma alanı “19. yüzyıl Osmanlı Arap Vilayetleri”dir. Ulusal ve uluslararası pek çok süreli yayında yayımlanmış makaleleri, uluslararası konferans ve sempozyumlarda sunmuş olduğu tebliğleri bulunan Buzpınar, çok sayıda kitaba da katkıda bulunmuştur. Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye; Aksa Müessesesi
6 Ağustos 1962 tarihinde doğmuştur. 1994 yılında Northumbria Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ni (İngiltere) bitiren Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, 1994 ile 2006 yılları arasında şehir planlaması, su şebekesi planlaması, arabuluculuk ve kamu yönetimi alanlarında eğitimler almıştır. Ağbariye, 1999-2003 yılları arasında Mahalli İdareler Vadi Âra Bölgesi Planlama ve İnşa Komisyonu Başkanlığı ve Ummul Fahm Belediyesi Mühendislik Daire Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 2003-2008 yılları arasında Ummul Fahm Belediyesi Başkan Vekilliği görevini yürüten Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, Mühendisler Odası ve Şehir Mimarları Odası üyesidir ve hâlen Altyapı Bakanlığı Vadi Âra Bölgesi Su İdaresi Başkanlığı’nı yürütmektedir. Aynı zamanda Aksa Vakıflar ve Tarihî Eserler Müessesesi’nin de başkanlığını yapan Ağbariye, İçişleri Bakanlığı Hayfa Kazası Planlama ve İnşa Komisyonu üyesidir. Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye hâlen Ummul Fahm’da ikamet etmektedir. Raşid Gannuşi, Nahda Hareketi Genel Başkanı
1941’de Tunus’un güneyinde Hama köyünde dünyaya gelmiştir. İlkokulu köyünde bitiren Gannuşi, üniversite eğitimine Zeytune Üniversitesi’nde başlamış, Mısır ve Suriye’de devam etmiştir. Felsefe alanında eğitim gören Raşid Gannuşi, daha sonra Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’ne giderek eğitimini sürdürmüştür. Üniversite dersleri ile birlikte Davet ve Tebliğ Cemaati’yle tanışmış, Araplar ve diğer milletlerden Müslüman öğrenciler arasında İslami çalışmalarda bulunmuştur. 1960’ların sonunda Tunus’a dönen Gannuşi, “Nahda” olarak bilinen İslami Yöneliş Hareketi’ni oluşturan lise ve enstitü öğrencilerinin arasında tebliğ çalışmalarında bulunmuştur. Bu çalışmaları sebebiyle birçok defa yargılanarak hüküm giyen Raşid Gannuşi; 1987, 1991 ve 1998 yıllarında gıyabında yargılanarak ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir. Medeniyetteki Yolumuz, Biz ve Batı, Filistin Sorunu ve FKÖ, İslam Devletinde Vatandaşlık Hakları, İslam Devletinde Özgürlük, İbni Teymiyye’nin Kader Hakkında Görüşü, Tunus’taki İslami Hareket gibi pek çok konuda kitapları bulunan Gannuşi’nin eserleri İngilizce, Fransızca, Türkçe, İspanyolca ve Farsça gibi değişik dillere de tercüme edilmiştir. “Uluslararası İslami Gençlik Konseyi” ve Arap ve İslami akımları bir arada toplayan “Ulusal İslami Konferans”ın kurucularından olan ve Nahda Hareketi’nin başkanlığını yürüten Raşid Gannuşi şu anda Londra’da ikamet etmektedir. Halil Muhammed Tüfekçi Arap Çalışmaları Cemiyeti
19 Ocak 1950 Kudüs doğumlu olan Halil Muhammed Tüfekçi, Ürdün’de yaşamaktadır. Lisans eğitimini 1974’de Şam Üniversitesi Coğrafya bölümünde tamamladıktan sonra 1998 yılında Arizona Üniversitesi Coğrafi Bilgi Sistemleri (Geographic Information Science) üzerine yüksek lisans yapmıştır. “1945’de Filistin”, “1967’de Batı Şeria’da İsrail yerleşimleri” gibi harita çalışmaları; “1967-1994 yılları arasında Batı Şeria’da İsrail yerleşimleri”, “1850-2000 yılları arasında Kudüs’ün belediye altyapısı” gibi kitap çalışmaları, çok sayıda makalesi ve araştırmaları bulunmaktadır. 1993-2001 yılları arasında Filistin’in İsrail ile Müzakere Heyeti’nde yer almış olan Tüfekçi, halihazırda pek çok komite üyeliğinin yanı sıra Kudüs Çalışmaları Komitesi Üyesidir ve Arap Çalışmaları Cemiyeti’nde Harita Dairesi Başkanıdır. Evlidir.
Prof. Dr. Ahmet Ağırakça
Ahmet Emin Dağ (Araştırmacı-Yazar)
Ahmet Varol (Araştırmacı-Yazar)
Mustafa Özcan (Araştırmacı-Yazar)
Şeyh Raid Salah (48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı)
Ömer Faruk Korkmaz (İHH İnsani Yardım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi)
Turan Kışlakçı (Araştırmacı-Yazar)
İsrail Filistin’in tarihi ve dini hafızasını tahrip ederek yerine kendi hafızasını ikame etmeye çalışıyor. Aslında kazıların bir tek amacı var; o da Süleyman Tapınağı’nın altyapısının ikmal edilmesi ve tamamlanması.
Filistin Başkadısı Teysir et-Temimi İsrail yönetiminin temel amacının Kudüs’ün Yahudileştirilmesi olduğunu ve Süleyman Tapınağı’nın inşasının da bu amacın bir parçası olduğunu açıkladı. İsrail bu anlamda yık-kur politikası izliyor. İsrail böylece Filistin’in tarihi ve dini hafızasını tahrip ederek yerine kendi hafızasını ikame etmeye çalışıyor. İsrail, 1967 yılından itibaren Burak Duvarı’nın üzerinden Harem-i Şerif’e yönelik olarak büyük bir kuşatma uyguluyor. Bunun en son evre ve etaplarından birisi de Mağribiler Yolu’ndaki yeni kazı çalışmaları oldu. İsrail Harem-i Şerif’in altında 1967 yılından itibaren kazılar yapıyor. Bu kazıların mahiyetini Filistinliler dahil kimse bilmiyor. İsrail, kazıların mahiyetiyle alakalı UNESCO gibi uluslararası kurumları da bilgilendirmiyor. Teysir Temimi’ye göre, aslında kazıların bir tek amacı var; o da Süleyman Tapınağı’nın altyapısının ikmal edilmesi ve tamamlanması. Müslümanlar değersiz ve küçük işlerle uğraşırken “Atı alan Üsküdar’ı geçer.” misali, İsrail bir bir amaçlarına ulaşıyor. Mağribiler Yolu üzerindeki inşaat, Temimi’ye göre sıranın yüzeye yani üst yapıya geldiğini gösteriyor.
İsrail’in Harem-i Şerif’le alakalı olarak ileri sürdüğü tarihi tezlerin ve bu meyanda manevi miras iddiasının gerçeklerle uzaktan yakından bir alakası yok. Hadis-i şeriflerde de ifade edildiği gibi dünyada yapılan ilk mabed Mekke’deki Harem-i Şerif’tir. İkincisi ise kardeş mabedlerden Kudüs’teki Harem-i Şerif’tir. Harem-i Şerif aslında Kubbetü’s-Sahra olmadığı gibi yanında Mescid-i Aksa tabir edilen mabed de değildir. Belki her ikisinin de ortak alanıdır. Bu anlamda Yahudilerin Ağlama Duvarı dedikleri Burak Duvarı da bu hazireye yani Mescid-i Aksa’ya dahildir. Tarihi rivayetlerden öğrendiğimize göre burada ilk mabedi kuran Peygamberlerin atası Hazreti İbrahim’dir. Daha sonra Yakup Aleyhisselam mabedi yenilemiştir. Ardından da Süleyman Aleyhisselam büyük bir mabed yapmıştır. Bunun yıkılmasının ardından Babil Sürgünü ertesi mabed yenilenmiştir. Bilahare mabet bir kez daha yıkılmıştır. Şimdi Yahudiler Harem-i Şerif üzerinde yeni tapınaklarını inşa etmeye çalışıyorlar. Eğer amaçlarına ulaşırlarsa, tapınağın inşasıyla birlikte işgal sonsuzlaşacak ve yeni İsrail ebedileşmiş olacaktır. Belki de geçtiğimiz ay gündeme gelen kazılar, projenin son faslını oluşturuyor.
Bugüne kadar Yahudiler Filistin’de birçok cami ve mescidin mahiyetini değiştirdiler. Kimilerini yıktılar, kimilerini ise başka amaçlar için kullandılar. Bazı ibadethaneler maalesef eğlence yerleri ve meyhaneye dönüştürüldü. İsrail’in Hebron olarak adlandırdığı el-Halil’de, Halil İbrahim Camii’ni yarıdan bölerek bir kısmını Yahudi cemaatine tahsis ettiler. Oldubitti ile eski statüyü lağvederek yeni bir statü ihdas ettiler. İslam dünyası duyarlı olmazsa şimdi aynı tehlike Mescid-i Aksa için de geçerli. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın bir başka özelliği ise İslam’ın üç kutsal mabedinden birisi olmasıdır. Buranın tahrip olması ve tapınağa çevrilmesi İslam dünyasının manevi kimliğine büyük bir saldırı ve darbedir.
Bugün İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü tahrifat insanlık tarihi açısından yeni değildir. Örneğin, Siyonist ideolojisi gibi, Hinduvata ideolojisine sahip olan Hinduların da benzer uygulamaları olmuştur. 1992 yılının Aralık ayında Ayodha veya Babür Camii olarak bilinen mabet bu ideoloji mensuplarınca tahrip edilmiştir. Daha sonra tahkime gidilse ve Müslümanlar haklı çıksa bile iş işten geçmiş ve mesele postmortem hale gelmiştir.
Haçlılar bile Siyonistler gibi yapmamış, Mescid-i Aksa’ya yönelik bir saldırıda bulunmamışlardı. Tek yaptıkları ezanı ve namazı tatil etmek olmuştu. Mescid-i Aksa o dönemde Ayasofya Camii gibi 90 yıl boyunca atıl kalmıştı. Ardından Haçlıların Kudüs’ten kuvvet yoluyla çıkarılması gündeme geldiğinde, intikam olarak Mescid-i Aksa’yı yıkacakları tehdidinde bulunmuşlar ve bu tehdit üzerine Selahaddin Eyyübi sulh yolunu tercih etmiş ve Haçlılar şehirden sulh yoluyla atılmışlardı. Hıristiyanların Mescid-i Aksa ile ilgili bir hak iddiaları bulunmuyordu. Yahudilerin ise böyle bir iddiaları var ve bu, Müslümanların akidesini ve inanç manzumelerini de ilgilendiriyor.
Bu dini mücadelede kimi Yahudiler bile Müslümanlara hak veriyor. Bu anlamda
Kudüs’teki el-Aksa Camii yakınlarında yürütülen kazı çalışmalarına karşı protestolara Ortodoks Yahudilerden de destek geldi. İsrail’in Harem-i Şerif yakınlarındaki Mağribiler Yolu’nda başlattığı hafriyat çalışmaları, haftaları geride bırakırken Ortodoks Yahudi grup Neturei Karta (Şehrin Bekçileri) da kazı çalışmalarına karşı çıkan Filistinlilere destek vermekte. İslam Hareketi Başkanı Şeyh Raid Salah ve aralarında kadınların çoğunlukta olduğu bir grup İsrailli Arap, hafriyat çalışmaları bölgesine girişlerin yasak olması nedeniyle çalışmaları Doğu Kudüs’te protesto ediyor.
Ortodoks inancına sahip, revizyonist ve milliyetçi Yahudilikten uzak bir grup olan Neturei Karta hareketinin Filistinlilere destek vermesi ilk bakışta garip gelebilir ama onların bu davranışı dini inançlarıyla da uyumlu. Bu grup Siyonist düşünceye karşı çıkarak İsrail Devleti’nin Yahudi dini inancına aykırı olarak kurulduğuna inanıyor. Bu devletin Davud soyundan bekledikleri bir kral Mesih gelmeden kurulduğu için lanete müstahak olduğunu ve yıkılmasının büyük bir hizmet olacağını, aksi takdirde Yahudilerin bunun lanetine maruz kalacaklarını düşünüyorlar. Yahudilerin tarihte günah işledikleri için Kudüs’ten kovulduklarını ve geri dönebilmeleri için ancak Mesih’in önderliğine ihtiyaç duyulduğunu söyleyen anti-Siyonist grup liderleri şu an biraz da bu yüzden “Kudüs Filistinlilerindir” diyorlar. Yahudiler üzerinden diaspora cezasının kalkmadığını veya dolmadığını ve bu cezanın kalkmasının ancak Mesih’in zuhuruyla birlikte mümkün olabileceğini ileri sürüyorlar. Bu inanca göre Siyonistlerin silah zoruyla kurduğu İsrail devleti Tanrı’nın iradesine küstahça bir karşı çıkış anlamına geliyor. Bu gruba mensup Yahudiler uzun süre Yaser Arafat’ı ve Filistinlileri destekledi. Bunlardan birisi Ahmedinejad’ın girişimiyle geçtiğimiz ay İran’da düzenlenen Soykırım Konferansı’na katıldığı ve “inkar”a taraftar olduğu için Avusturya cemaati tarafından tecrit edilmiş ve eşi de kocasına boşanma davası açmıştı.
Tahran’da düzenlenen uluslararası Holokost Konferansı’na katılan Amerikalı Haham Arnold Cohen, İsrail’in Ortadoğu’da dökülen bütün kanların ve yapılan cinayetlerin sorumlusu olduğunu söylemişti. Cohen, Holokost’ın Siyonist İsrail cinayetleri için bahane olamayacağını da belirtmişti. Holokost ve Siyonist kelimesinin yan yana anılmasını doğru bulmayan Haham Cohen, Siyonistlerin Holokost’ı kullanarak meşru olmayan felsefeleriyle hedeflerine ulaşmaya çalıştıklarını vurgulamıştı. Cohen, Yahudilerin yüksek ahlaka sahip olduklarını ama yaptıkları hataların sonucu sürgün hayatı yaşadıklarını hatırlatarak, Siyonistlerin Filistin halkının var oluş haklarını hiçe sayarak burada bir devlet kurmaya çalıştıklarını ve onları hayattan mahrum bıraktıklarını da vurgulamıştı. Siyonistlerin felsefesinin doğru olmadığına değinen Haham Cohen, Holokost’ın yaşanmadığını kimsenin söyleyemeyeceğini ama Siyonistlerin kendi isteklerini Filistin halkına zorla kabul ettirmeye ve ırk esasına dayalı bir devlet kurmaya çalıştıklarını belirtmişti.
Kurulduğu 1948 yılından bugüne değin İsrail, vaat edilmiş topraklarda Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmenin yollarını aramaktadır. Süleyman Mabedi’nin toprakları üzerinde bulunan Mescid-i Aksa altında yürütülen kazılarla mescidin temellerinin dayandığı kayalar tahrip edilmekte ve kendiliğinden çökmesi hedeflenmektedir.
İsrail’in Filistin politikası, buradan Müslümanların topyekun çıkarılması üzerine kurulmuştur. Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin evlerini onarmalarına dahi izin vermeyen İsrail, 1967’den bu yana Müslümanlara ait tarihi mekanları tahrif etmektedir.
Filistin’in Yahudi tasavvurundaki yeri
İnsanlık tarihi kadar eski olan İsrailoğulları tarihine baktığımızda; “Tek Tanrı” yani Tanrı’nın Birliği inancını savunan ilk uyarıcı ve ilk peygamber olan İbrahim’e, Kenan ilinin (Filistin’in) bağışlanması ile başlayan bir yurt ve vaat edilmiş toprak mitiyle karşılaşmaktayız. İsrailoğulları tarihi bu vaat edilmiş topraklardan yapılan zorunlu göçler ve bu topraklara geri dönme çabaları çerçevesinde özetlenebilir. Vaat edilmiş topraklardan en uzun süreli ayrılık diaspora döneminde yaşanmıştır. M.S. 70 yılında Romalılar tarafından Filistin’den çıkarılmalarından itibaren diasporada yaşayan Yahudilerin yegane hedefi, Kudüs’e yani vaat edilmiş topraklara geri dönebilmek olmuştur.
19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da milliyetçi düşüncelerin gelişmesiyle birlikte Yahudiler üzerindeki baskı artmış ve bu baskı Yahudilerin din-kültür milliyetçiliğine sarılmalarına ve gözlerini Filistin’e çevirmelerine neden olmuştur. Avrupa’da bu dönemde çeşitli dernekler kurulmuş, 1881 yılında Rusya’da Odessa’da kurulan Hovevei Zion yani “Zion’u Sevenler” veya “Zion Aşıkları” derneği gibi derneklerle Siyonizmin temelleri atılmıştır. Siyonizmin basit anlamı, Siyon’a geri dönüştür ve aslında eski bir ideoloji -vaat edilmiş toprak miti- için yeni bir isimden başka bir şey değildir. Çünkü bu topraklar Eski Ahit’e göre Tanrı Yahuda tarafından kıyamete değin tasarruflarında kalmak üzere İbrahim (Abraham) peygamber ve ümmetine adanmıştır. Bu inanç Yahudilerin benliğine öyle yerleşmiştir ki, bütün ibadetlerini “Kurtarıcı (Mesih) bir gün Siyon’a gelecek.” diye dua etmeden bitirmemektedirler. Yılda iki kez, Fısıh Bayramı şenliklerinde ve Kefaret Günü’nün sonunda büyük bir heyecanla ümitlerini dile getirirler: “Gelecek sene Kudüs’te!”
Yahudiler, diasporada olmalarına rağmen, Filistin ile olan bağlarını koparmamış ve Mesih’in dirilişi sırasında bu kutsal topraklarda onunla birlikte ilk dirilenlerden olmak için Zeytin Dağı’na gömülmeyi arzulamışlardır. Çünkü onların inancına göre Mehdi ortaya çıkacak, yeryüzünde Allah’ın saltanatı başlayacak ve “yerin bütün milletleri” Yahudilere bağlanacak, bütün insanlık tek bir gerçeğin etrafında toplanacaktır. Bu inanış, Yahudiliğin “kutsal topraklara doğru hac geleneği”nin doğmasına sebep olmuştur. Bu ibadet çerçevesinde toplanan gruplar, hiçbir zaman İslam muhalefetiyle karşılaşmamıştır. Çünkü bu gruplar Filistin’de egemenlik kurmaktan ziyade inanmış olduğu değerlerin gereklerini en iyi şekilde yerine getirmeyi amaçlamaktadır. Onun içindir ki; Kudüs’te Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinine mensup insanlar birbirlerine zarar vermeden uzun yıllar dinlerinin gereklerini yerine getirerek barış içinde bir arada yaşamışlardır. Fakat Siyonizm düşüncesinin doğması ve Yahudiliğin sekülerleşmesiyle birlikte bu durum farklı bir boyut kazanmıştır.
İsrail’in Harem-i Şerif politikası
Kudüs, Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal mekandır. Süleyman Mabedi ise Yahudilerin kutsal tapınağıdır ve bu mabed Yahudilerin Filistin’e geri dönme inançlarını pekiştiren bir unsur olarak kullanılmıştır. Mescid-i Aksa’nın Süleyman Mabedi üzerinde kurulmuş olmasından dolayı Yahudiler bölgeye özel bir anlam yüklemişlerdir. Filistin topraklarına 1881’de başlayan göçle birlikte Yahudiler bölgeye yerleşmeye başlamışlardır. Siyonistlerin Filistin’e göçleri, bu kutsal mekana ulaşma ve orada bir devlet olma amacını hedeflemektedir. Bu nedenle bölgede hakimiyet kurabilmek için Filistin’deki nüfuslarını arttırmaya çalışmışlardır.
Filistin’e beş büyük Yahudi Göçü olmuştur. 1881-1903, 1904-1919, 1919-1923, 1923-1929 ve 1929-1940 yılları arasında gerçekleşen bu Siyonist göçlerle Filistin’deki Yahudi nüfusu arttırılmıştır. Bu dönemde her ne kadar Filistin’de çoğunluğu elde edemeseler de Yahudiler, Batı’dan aldıkları destekle “Süleyman Mabedi” mitini gerçekleştirmek için harekete geçmişlerdir. Aslında 1920’lerde Filistinliler Siyonistlerin Mescid-i Aksa politikalarının farkına varmış ve Müslümanlarla Siyonistler arasında ilk ciddi çatışmalar o dönemde başlamıştır. İngilizlerin desteği ve 1942 yılından sonra da ABD’nin bölgedeki nüfuzunu artırmasıyla birlikte Siyonistler daha güçlü bir şekilde hareket ederek Filistinliler üzerinde terör estirmişlerdir.
Kurulduğu 1948 yılından bugüne değin İsrail, Süleyman Mabedi’nin bulunduğu yeri yeniden inşa etmenin yollarını aramaktadır. İsrail’in bütün çabalarına rağmen Kudüs ancak 1967 Haziran’ındaki Altı Gün Savaşları’nda işgal edilebilmiştir. Bugün gelinen noktada, Filistinlilerin topyekun maruz kaldıkları baskı ve şiddet bir yana, İslami Hareket Konseyi Lideri Şeyh Raid Salah’ın ifadesiyle, “Sadece Kudüs ve çevresinde İsrail tarafından tahrip edilen, yıkılan, kumarhane ve gece kulübüne çevrilen camilerin sayısı 1200 civarındadır.”. Bütün bunlara rağmen İsrail bugün nihai hedefine ulaşamadığını düşünmektedir.
1967 işgalinden sonra 1980 yılında Kudüs, “İsrail’in ebedi başkenti” ilan edilmiştir. Bütün bu çabaların ana hedefi, 20 yüzyıldır yıkık olan Süleyman Mabedi’nin bir an önce yeniden inşa edilmesidir. Ancak bu alanda iki İslam mabedi bulunmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra. Bazı Yahudilerin görüşüne göre, Mabed’in yapılabilmesi için iki Müslüman mabedinin yani Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’nın yıkılması gerekmektedir. Bunun önündeki en büyük engel ise Filistinliler başta olmak üzere, tüm dünya Müslümanlarıdır. Onlar var oldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına asla müsaade edilmeyecektir. İşte son dönemlerde yaşanan ve Kudüs sokaklarını kana bulayan çatışmaların anlamı da burada gizlidir.
Kudüs’ün işgalinden sonra gerek bireysel olarak İsrail’in Siyonist vatandaşları, gerekse devlet olarak İsrail, İslam mabedlerini ortadan kaldırmak için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. 21 Ağustos 1969’da Mescid-i Aksa’ya yapılan kundaklama ilk defa uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmiş ve aynı yıl İsrail’in kutsal topraklara karşı tutumuna tepki olarak İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) kurulmuştur. Bu gelişmelerin ardından İsrail, dünya devletlerinin ve Müslümanların tepkilerinden çekindiği için eylemlerini, siyasi boyuta çekmiş ve yeraltı kazılarına yoğunlaştırmıştır. Bunu da “Yahudilerin kendi tarihlerine ulaşmak ve bilgilenmek için yapılan arkeolojik kazılar” diye tarif etmiştir. Siyasi baskılardan çekinen İsrail, çeşitli örgütlere göz yumarak, örgütler vasıtasıyla bu işi bitirmeye çalışmaktadır. 1984 yılında hem Mescid-i Aksa hem de Kubbetü’s-Sahra’yı havaya uçuracak bir örgüt çökertilmişti. Bu iki mabed var olduğu müddetçe İsrail’in varlığı burada sürekli tartışma konusu olacaktır. İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan İzak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebilmişti: “Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar.” İsrail’in eli kanlı en radikal örgütü olan Gush Emunim Hareketi’nin önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirmişti.
İsrail’in başlattığı ve İslam dünyasının tepkilerini çeken Şubat 2007 tarihli Harem-i Şerif kazıları göstermiştir ki Mescid-i Aksa’ya yönelik tahripkar çalışmalar bugün de devam etmektedir. Siyonist işgalciler son birkaç yıldır Mescid-i Aksa’yı yıkabilmek için farklı bir metot izlemektedir. Eski Yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştıkları gerekçesiyle Mescid-i Aksa çevresinde ve altında kazılar yapmaktadırlar. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların tahrip edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol açmaktır.
İsrail Devleti’nin, genelde Filistin, özelde Kudüs politikası buradan Müslümanların topyekun çıkarılması üzerine kurulmuştur. Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin evlerini onarmalarına izin verilmediği gibi, iş bulmaları da engellenerek burayı terk etmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Bugün farklı söylemlerle burayı koruduklarını belirten yetkililerin bu tarihi mekanda değişikliklere giderek İslam kültür mirasını yok etmeye çalıştıkları, 1967’den beri bu mekanlarda yapılan değişiklikler izlendiğinde açıkça görülmektedir.
Harem-i Şerif’in sadece Filistinlilerin değil tüm Müslümanların mekanı olduğu bilinci geliştirilmediği müddetçe bu mekanların İsrail tarafından yok edilmemesinin hiçbir garantisi yoktur.
İslam dünyası özellikle Kudüs’ün demografik ve mimari yapısını iki asırdır altüst eden ve Mescid-i Aksa’yı yıkmayı hedefleyen İsrail’in acilen durdurulması için girişimlerde bulunmalıdır.
Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam tarafından kutsal sayılan Kudüs, bütün bu ilahi dinlerden vecihler taşır. Kudüs, Davud (a.s.) döneminde başkent ilan edildi; oğlu Süleyman (a.s.) döneminde ise en ihtişamlı dönemini yaşadı. Tarihi önemi ve mistik görünümü ile Kudüs, birçok kez kadim Fars ve Mısır medeniyetlerinin işgaline uğradı. Bu işgallerden en tahripkarı Babil kralı Buhtunnasır’ın (İ.Ö.) 586 yılında buraya düzenlediği saldırı idi. Buhtunnasır’ın burada yaptığı katliam ve kıyım tarih kitaplarında geniş yer ayrılan en kanlı olaylardan biri oldu. Ayrıca Hz. İsa (a.s.) dünyanın bu en güzide kutsi yerinde dünyaya gözlerini açtı ve yine bu kentte Roma’nın iftiralarına ve işkencelerine maruz kaldı. Daha sonra Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’nun ve kısmen bir ara Fars İmparatorluğu’nun eline geçen Kudüs, Hz. Ömer (r.a.) döneminde Müslümanlarca fethedildi.
Hıristiyan dünyası Kudüs’ü almak için buraya sekiz Haçlı Seferi düzenledi. 1099 yılında bu kutsal kente giren Haçlı ordularının işledikleri kıyım, Buhtunnasır’ın geçmişte yaptığı katliam ve vahşeti unutturdu. Bu olaylardan büyük ders alan dağınık durumdaki Müslüman toplumlar, Selahaddin Eyyubi komutasında bir araya gelerek 1187’de şehri tekrar geri aldılar. Böylece şehir, Hz. Ömer döneminde gördüğü adil idari yapıya bir daha kavuştu. Eyyubiler ve Memlukler döneminde şehirde, Harem-i Şerif olarak adlandırılan bölge onarıldı ve minareler ile süslendi.
1517-1917 yılları arasında Osmanlı hakimiyeti altında olan Kudüs, yine tarihte eşi görülmemiş bir adil idare ve huzur ortamına kavuştu. Bu dönemde Müslümanlara ait kutsal yerler başta olmak üzere Hıristiyanlara ve Yahudilere ait mekanlar dahi ciddi bir restorasyondan geçti. Kudüs’ü Kudüs yapan eşsiz surlar ve kapılar bu devirde Mimar Sinan ekolü tarafından inşa edildi. Bazı tarihçilerin ve İsrailiyatçıların söylediği gibi surlar Süleyman Peygamber dönemine değil, tümüyle bizzat Kanuni Sultan Süleyman devrine, Mimar Sinan ekolüne aittir.
Kudüs sorunu II. Abdülhamit devrinde birden bire yine dünya gündeminin birinci sırasına oturdu. “Yahudi Devleti” kitabının yazarı ve Siyonizmin fikir babası Theodor Herzl Batı’nın da desteğiyle, Kudüs’ü almak için Osmanlı’ya karşı çeşitli desiselere başvuruyordu. 1897 yılındaki Basel Kongresi’nde Siyonistler Filistin’e Yahudi göçüne izin vermeyen II. Abdülhamit’in mutlaka düşürülmesine karar verdi. Daha sonra Fransa ve İngiltere arasında hazırlanan Balfour Deklarasyonu ile Filistin, 11 Aralık 1917 yılında İngilizlerin eline geçti. İngilizler ayrıldıkları 1948 yılına kadar bölgede Osmanlı’nın izlerini silmek için dünyanın her yerindeki Yahudileri, Siyonistlerin planları çerçevesinde adım adım buraya göç ettirdi. Bir anda Filistin’in demografik yapısı alt üst oldu. Bu dönemde hem İngilizlere hem de Siyonist Yahudilere karşı en önemli mücadeleyi, Çanakkale’de savaşmış olan bir Osmanlı beyefendisi, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni üstlendi. Kudüs Müftüsü İngilizlerin çekildiği tarihe kadar 27 yıl Kudüs davasının en yılmaz savunucusu oldu. 14 Mart 1948’de İngilizler bölgeden çekildiğinde, buraya getirilen Yahudiler İsrail devletini ilan ettiler.
1948’de Müslüman toprağı üzerinde kurulan İsrail, bölgedeki varlığını meşrulaştırmak için çeşitli politikalar takip etmektedir. Filistin halkına yapılan zulümler, işkenceler, sürgünler, Müslümanların topraklarından zorla çıkarılmaları gibi uygulamalarla ve yeni işgallerle kamuoyunun tepkisini çeken İsrail, devlet olarak kendisini geri plana çekip üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmaya yönelik politikalar gütmeye başlamıştır. Bu bağlamda yürüttüğü politika, arkeolojik kazı projeleri olmuştur. Bu kazılar çerçevesinde aslında İslam mirasını Filistin topraklarından silebilmek için uğraşmaktadır. Geliştirdiği bu politikanın ne kadar sinsi ve tehlikeli bir yöntem olduğu, Kudüs’ün Müslümanlar ve İslam dünyası için önemi göz önüne alındığında daha net anlaşılacaktır.
Bilakis, Kudüs’ün Müslümanlar nazarında çok önemli ve yüksek bir yeri vardır. Çünkü burada en başta Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa bulunmaktadır. Mescid-i Aksa Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde adı geçen iki mescitten biridir. Diğeri de, içinde Kabe’nin bulunduğu Mescid-i Haram’dır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ilk Müslümanlar, İslam’ın ilk yıllarında 17 ay boyunca namazlarını Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya dönerek eda etmişlerdi. Bunun yanı sıra, Hz. Peygamber’in Mescid-i Haram’dan başlayan gece yolculuğu (İsra) Mescid-i Aksa’da noktalanmış, buradan da miraca yolculuğu başlamıştır. Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Mekanların efendisi Kudüs, kayaların efendisi de Kudüs’teki kayadır.”
İslam Mescid-i Aksa üzerine kutsallık, keramet ve heybet örtüsü örtmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.) Mescid-i Aksa’da kılınan bir namazın Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi dışındaki mescitlerde kılınan namazdan 500 kat daha fazla sevap olduğunu bildirmiştir. Yine İslam fıkhında ifade edildiğine göre hac veya umre için Kudüs’ten ihrama girmek müstehaptır. Çünkü bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Her kim hac ya da umre için Mescid-i Aksa’da ihrama girerse geçmiş günahları bağışlanır.” Geçmiş yüzyıllardaki Hacc yolculukları ile ilgili yazıları okuduğunuzda dünyanın birçok yerindeki Müslüman’ın Kabe’ye düzenledikleri seferlerinde mutlaka Kudüs’e de uğradıklarını görürsünüz.
Müslümanlar İslam güneşinin doğuşundan beri Kudüs’e değer verip saygı göstermişlerdir. Filistin’e ve Mescid-i Aksa’ya eskiden beri önem verdiklerinin bir göstergesi de tarihte yüzyıllar boyunca buralarla ilgili küçük büyük her şeyden söz etmiş olmaları, buralar hakkında detaylı analizler yapıp bu kutsal yerleri ebedileştirircesine büyük çapta kitaplar yazmış olmalarıdır. Hz. Ömer (r.a.) döneminde Müslümanların denetimine geçen Kudüs’te geçmişten bugüne birçok İslam alimi yetişmiştir. Kudüs’te Müslümanlar için kutsal sayılan şeyler arasında Mirac Kubbesi, Hz. Peygamber’in Mihrabı, Burak Duvarı ve Hicri 14, Miladi 635 yılında yapılmış olan Hz. Ömer Camii (Kubbetü’s-Sahra) vardır. Ayrıca Kudüs’te birçok sahabinin mezarı da bulunmaktadır.
Kudüs’teki Harem-i Şerif’in Süleyman Mabedi’nin merkezi olduğunu iddia eden Yahudiler, uzun yıllardır burayı yıkmak ve tahrip etmek için birçok desiselere başvurmaktadır. Bunların başında özellikle son günlerde dünyanın gündeminden düşmeyen, Harem-i Şerif’in içinde bulunan Mescid-i Aksa’nın altında kazılan tüneller gelmektedir. İsrail’in yaptığı bu tüneller Aksa’ya ciddi manada zarar vermektedir. Ayrıca İsrail’in Ağlama Duvarı’nın alanını genişletmek için yıkma kararı aldığı Harem-i Şerif’e giden Mağrib Kapısı’ndaki tarihi yol ve o yol üzerindeki iki mescit de bugün yıkımın eşiğindedir.
Bazı Batılı yazarlar “uzak” manasına gelen “aksa” sözcüğünden hareketle Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki mescit olmadığını söyleyerek yeni neslin burası ile ilgili bilgilerini saptırmak istemektedirler. Öte yandan, basın-yayın organlarından altın kaplamalı Hz. Ömer Mescidi’nin, Mescid-i Aksa olarak gösterilmeye çalışılması da Müslümanların dikkatle üzerinde durması gereken konulardandır.
İslam dünyası özellikle Kudüs’ün demografik ve mimari yapısını iki asırdır altüst eden ve Mescid-i Aksa’yı yıkmayı hedefleyen İsrail’in acilen durdurulması için girişimlerde bulunmalıdır. Mescid-i Aksa’daki tünel çalışmalarının durdurulması için geniş sivil toplum hareketleri başlatılmalıdır. İsrail’in Filistin ve Kudüs’teki İslam mirasına karşı yürüttüğü cüretkar politikalar bir an önce durdurulmalıdır.
Aksa Sempozyumu bir gerçeğe dikkat çekti:
Kudüs ve Aksa yoksa Müslümanlar vatansız kalırİHH İnsani Yardım Vakfı, Araştırma ve Kültür Vakfı, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB), MAZLUMDER İstanbul Şubesi, Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği, Mirasımız Derneği ve İnsan ve Medeniyet Hareketi’nden oluşan İstanbul Barış Platformu tarafından Zeytinburnu Sanat ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Mescid-i Aksa Sempozyumu'nda Mescid-i Aksa için daha fazla duyarlı olunması istendi.
xxxxx
İHH İnsani Yardım Vakfı, Araştırma ve Kültür Vakfı, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB), MAZLUMDER İstanbul Şubesi, Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği, Mirasımız Derneği ve İnsan ve Medeniyet Hareketi’nden oluşan İstanbul Barış Platformu tarafından Zeytinburnu Sanat ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Mescid-i Aksa Sempozyumu'nda yapılan konuşmalarda İsrail’in Kudüs’ü Müslümanlardan arındırarak tamamen bir Yahudi kentine çevirmeyi planladığı vurgulandı. Kudüs Müessesesi Dr. Muhammed Ekrem el-Adluni, Aksa Müessesesi Başkanı Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, Mizan İnsan Hakları Merkezi Dr. Kemal eş-Şerafi, Kudüs Kalkınma Kurumu’ndan Fadıl Vişahi ve Nahda Hareketi Genel Başkanı Raşid Gannuşi tebliğlerinde İsrail’in Kudüs’ü adım adım ele geçirme planlarını belgelerle ortaya koydular.
Bölgeden gelen gözlemciler, İsrail’in sadece Mescid-i Aksa’yı değil, diğer Osmanlı ve İslam eserlerini de ortadan kaldırmaya çalıştığını anlattılar.
Mescid-i Aksa önlem alınmazsa her an yıkılabilir
Sempozyumun açılış konuşmasını yapan İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım, İsrail’in kazı çalışmaları sebebiyle her an yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan Mescid-i Aksa’ya dikkatleri çekmek ve bu kutsal mabedin yıkılmasını önlemek için sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte böyle bir sempozyumu düzenleme kararı aldıklarını söyledi.
Yıldırım, Osmanlı zamanında 3 dinin mensupları için yüzyıllarca barış ve esenlik kenti olan Kudüs’ün İsrail’in Filistin’i işgal etmesiyle kaos ve işgallerin merkezi olduğunu belirtti.
Yıldırım şöyle konuştu: “Filistin işgalinin, işlenen katliam ve hak ihlallerinin temel sebebi Siyonizm’dir. Yahudilerin Siyonizm emellerini hayata geçirme çabaları son yüzyılda ortaya konmuş ve ‘Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin’ sloganı ile çarpık bir mantıkla hayat bulmaya çalışmıştır. Yahudi düşüncesine ait olmayan ne varsa yok edilmesini amaçlayan Siyonizmin en önemli hedefi Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve yerine Süleyman Mabedi’nin kurulması projesidir.
İsrail, 1967 tarihli Altı Gün Savaşı’nı takiben Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Kudüs’ü ele geçirmiş ve bu tarihten itibaren Aksa’ya yönelik saldırı ve tecavüzlerin ardı arkası kesilmemiştir. Yarım asra yakın bir süredir devam ettirilmekte olan saldırılarda Mescid-i Aksa farklı yöntemlerle defalarca yok edilmeye, yakılmaya çalışılmış; olmamış dinamitlerle patlatılmak istenmiştir. Özellikle Kudüs’ün Yahudilerce ele geçirildiği 1967 yıllından itibaren Mescid-i Aksa altında sürdürülen ve arkeolojik amaçlı olduğu iddia edilen kazılarla da bu kutsal mekânın süreç içerisinde yıkılması planlanmaktadır. Utanç Duvarı’yla abluka altına alınan Kudüs ve Mescid-i Aksa, İslami kimliğinden ve Müslüman nüfusundan arındırılmaya çalışılmaktadır. Nihai hedef ve Kudüs müdafaasının nirengi noktasını ise Mescid-i Aksa bariyeri tutmaktadır.”
Yıldırım’dan sonra söz alan AK Parti Konya Milletvekili Hüsnü Tuna ve Filistin Türkiye Büyükelçisi Nebil Maruf konuşmalarında İslam dünyasının Kudüs’e yeteri kadar sahip çıkmadığını vurguladı.
Protokol konuşmalarından sonra 48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı Şeyh Raid Salah’ın başkanlığında ilk oturum başladı.
İsrail’in amacı Müslümansız bir Kudüs oluşturmak
Kudüs Müessesesi Dr. Muhammed Ekrem el-Adluni ise konuşmasında İsrail’in Kudüs’ü Müslümanlardan temizlemek ve tamamen Yahudilerden oluşan bir bölge haline getirmek için çeşitli projeleri hayata geçirmeye çalıştığını söyledi.
60 bin Filistinli Kudüs’ten koparıldı
Kudüs’te İsrail’in uyguladığı tehcir uygulamalarına dikkat çeken Adluni, “En tehlikeli gelişme, işgal otoritelerinin el-Bustan, el-Abbasiye, Ra’s-u Hamis, Burcu’l-Laklak, Şeyh Cerrah ve benzeri mahallelerdeki birçok evin tahliyesi için çok sayıda mahalle sakinine tebligatta bulunmasıdır. Bu uyarıların ardından da evlerin yıkımı ve buraların ‘Kral Davut Parkı’na çevrilmesi gelecektir ki, bu park işgal devletinin hayalini kurduğu kutlu Yahudi kentinin (!) bir parçasını oluşturmaktadır” şeklinde konuştu.
Adluni, İsrail tarafından örülen utanç duvarı yüzünden 60 bin Kudüslünün tamamen şehirden koparıldığını kaydetti.
Aksa Müessesesi Başkanı Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye dekonuşmasında sadece Mescid-i Aksa’nın değil Kudüs’teki tüm yapılar büyük tehlike altında olduğunu söyledi.
Ağbariye, “1967 yılındaki İsrail işgalinden bu yana Kuds-ü Şerif; halkı, binaları, camileri, yolları, mezarlarıyla beraber, yok edilme ve Yahudileştirilmeye maruz kalmıştır” dedi.
Ağbariye şöyle devam etti: “Kudüs’te çokça bulunan İslami yapıları ve İslam mukaddesatını takip eden biri, tek bir gerçekle karşılaşır; o da bu mukaddesatta ve muazzam eserlerdeki derin İslam tarihi izlerinin tahrif, tahrip ve imha edilmeye çalışıldığı gerçeğidir.
Burada özellikle zikretmemiz gerekir ki, bölge camilerinin büyük bir kısmı eski ve tadilata muhtaç olup, her birinin tadilat masrafları binlerce hatta on binlerce dolar civarındadır.
1976 yılında işgalci İsrail hükümeti, Mücahidin Mezarlığı’na bir saldırıda bulunmuş, mezarlığı buldozerle kazmış ve şehitlerin naaşlarını çıkartmıştır. En-Nebi Davud Camisi, Yahudi dinî törenleri düzenlenmesi için sinagoga çevrilmiş, birçok cami kapatılmış, ezan okunması ve namaz kılınması yasaklamıştır.”
Vakıf mallarının sayısı bilinmemektedir
Kudüs’teki bütün vakıf mallarının kayıt altına alınması gerektiğini ifade eden Aksa Müessesesi Başkanı Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, “Kudüs’teki vakıf mallarının sayısı oldukça fazladır, fakat bu malların gerçek sayısı ayrıntılı bir şekilde bilinmemektedir. Bu vakıflar yani camiler, mezarlıklar, vakıf gayrimenkulleri ve vakıf arazileri hakkındaki her ayrıntının bilinmesi gerekmektedir
Yahudi yerleşimi özellikle mübarek Mescid-i Aksa yakınlarında her geçen gün artmaktadır” şeklinde konuştu.
Mescid-i Aksa için tehlike sinyalleri çalıyor
Sempozyumun bir diğer konuğu Mizan İnsan Hakları Merkezi Dr. Kemal eş-Şerafi, Aksa için tehlike sinyallerinin çalmaya başladığını belirtti.
Dr. Kemal eş-Şerafi, sözlerine şöyle devam etti: “İsrail, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’ya sahip bir Kudüs’ün, Arap ve İslam kimliğinden asla soyutlanamayacağının bilincindedir. Mescid-i Aksa’nın altında yürütülen ve artık Aksa’nın temellerini tehdit etmeye başlayan kazı çalışmaları, işgalci İsrail’in Aksa’yı ve Kudüs’teki diğer Arap ve İslam mukaddesatını yıkma hedefine yöneldiğinin açık göstergesidir.
Uzun işgal dönemleri boyunca yetkili birimler de, mübarek Mescid-i Aksa’nın altında tüneller açma çalışmalarını yürüttüler. Bu çalışmalar, Aksa’nın temellerini sarsmaya ve tehlike sinyalleri vermeye başlamıştır. Nitekim Mescid-i Aksa’nın yakınındaki el-Meğaribe Kapısı semtinde, BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA) Yardım Kuruluşu’na bağlı Kudüs İlköğretim Okulu’nun zemininin çökmesi, ileride Aksa’nın başına gelecek felaketlerin habercisi olmuştur.”
Dr. Kemal eş-Şerafi’nin diğer tespitleri şu şekilde:
“İşgalciler, ırkçı yasaları aracılığıyla Kudüs sakinlerinin yüzde 88’inin Yahudilerden ve yüzde 12’sinin de Araplardan oluştuğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. Son iki yıl zarfında 4000 Kudüslünün kimlikleri alınıp Kudüs’te ikamet etme hakları engellenmiştir. Böylece işgal yılları boyunca kendi memleketlerinde oturma hakları ellerinden alınmış Kudüslü Filistinlilerin sayısı 10.000’e yükselmiş olmaktadır.
Kudüs’teki Yahudi yerleşimcilik faaliyetlerinin ana hedefi, 1967’den itibaren doğu yakasında yerleşmiş bulunan Yahudilerin sayısını, mevcut Filistinlilerin nüfusunu ifade eden 250.000 rakamının üstüne çıkarmaktır. Bu çerçevede işgal gücü, Kudüs’ün etrafındaki 32 köyü işgal ederek yıkmış ve yerine Yahudi yerleşim birimleri kurmuştur. İşgal güçleri genellikle bu tür güvenlik girişimlerini meşru gerekçelere dayandırırlar. Ne var ki burada İsrailli tarihçi Tom Segif’in şu sözleri çok anlamlıdır: ‘Bugün Kudüs’te olanlar, güvenlik tedbirlerinden çok daha fazla bir anlam taşımakta ve şu Siyonist rüyayı gerçekleştirmektedir: En geniş araziler ve en az sayıda Arap halkı!’
İşgal kuvvetleri, hâlihazırda Doğu Kudüs’ün yüzde 74’lük bir alanına el koymuş durumdadır. Burada anlatılanlar, İsrail yönetiminin, Filistinliler ve mukaddes şehre karşı uyguladığı şiddet ve hak ihlallerinin sadece bir kısmıdır. İsrail’in uyguladığı ırkçı-faşizan politikanın hedeflerini şu şekilde sıralayabiliriz:
Coğrafi bakımdan Kudüs’ü diğer işgal altındaki Filistin bölgelerinden tamamen izole etmek.
Yerleşimciliği bir olgu olarak dayatmak ve Yahudi nüfusun oranını Araplardan daha yüksek tutmak.
Başkenti Kudüs olacak bir Filistin Devleti’nin kurulmasını engelleyecek zeminleri oluşturmak.
Şehirdeki Arap ve İslam kültürüne ait değerleri tamamen yok ederek şehri Yahudi kimliğine büründürmeye çalışmak.”
Kudüs Kalkınma Kurumu’ndan Fadıl Vişahi ise “İsrail işgal planına göre, 2020 yılına kadar Kudüslülerin ailelerinin Eski Kudüs’ten arındırılması hedeflemektedir” dedi.
Fadıl Vişahi şöyle devam etti: “Hiç kuşkusuz Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerinin yıkılması, işgalci güçlerin toprak üzerindeki egemenliğini pekiştirme yollarından biridir. 1967 yılındaki işgalden bu yana İsrail güçleri, şehri Yahudileştirmek ve oradaki Yahudi yerleşimlerini güçlendirmek ve ardından şehirde yaşayan Arapları oradan çıkarıp şehir sınırlarının dışına atmak için bu yöntemi kullanmaktadır. Uygulanan bu politika, Siyonist rüyasını açıkça ifade etmektedir: ‘En az Arap nüfusa karşılık en büyük miktarda toprağa sahip olmak!’ Sadece Kudüs’te 1967 Haziran ayından bugüne kadar çeşitli güvenlik ve çeşitli hukuki düzenlemeler gerekçesiyle yıkılan evlerin sayısı 8700’den fazladır. İşgalin kanunu kuvvettir!
Art arda gelen bütün İsrail hükümetleri, Filistinlilerin evlerini yıkma politikası yanında bir dizi başka yöntem ve politikalara da başvurmuştur. Söz konusu politikaları uygulamak için bazı kararlar ve kanunlar çıkarılmış, Yahudi yerleşimleri oluşturmaya yönelik uygulamalara yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle kılıf bulunmaya çalışılmıştır.
Son yıllardaki yıkım uygulamalarının tablosu şöyle:
Yıl |
Yıkılan ev sayısı |
Yıl |
Yıkılan ev sayısı |
1994 |
29 |
2002 |
45 |
1995 |
25 |
2003 |
99 |
1996 |
17 |
2004 |
152 |
1997 |
16 |
2005 |
120 |
1998 |
30 |
2006 |
111 |
1999 |
31 |
2007 |
140 |
2000 |
18 |
2008 Ağustos ayına kadar |
77 |
2001 |
41 |
Toplam |
951 |
İsrail’in 2000-2020 yılları arasında Kudüs için yaptığı ana plan, Kudüs kentinin Filistin’in başkenti ve Filistinliler için siyasi, iktisadi, kültürel, dinî ve sosyal hayatın merkezi olmasını engellemeyi ve tahammülsüz etnik, dinî bir zihniyetle Yahudilere ait bir şehrin oluşturulmasını hedeflemektedir. Plan, Yahudi mahalleleri hariç olmak üzere, şehrin mahallelerinin aşırı nüfusa sahip olduğunu, dinî ve tarihî bir şehir olarak Kudüs’ü bir müzeye dönüştürerek dokusunun korunması gerektiğini, şehirdeki yeşil alanların artırılması gerektiğini ileri sürerek Kudüs’ün Kudüslülerden arındırılması, Şa’fât ve Dâhıyetü’s-Selam kamplarının sökülüp ortadan kaldırılması ve Kudüs’ün banliyösü olmaktan çıkarılmalarını öngörmektedir.
İsrail’in Kudüs kentindeki Filistinlilere, Araplara ve İslam’a ait değerleri; tarihî ve siyasi olarak kazıyıp yok etme hamlesi karşısında bizlerin büyük bir ihmal içinde olduğumuzu, kesin bir biçimde söylemeliyiz. Bölgede arzu edilen biçimde Arap ve Müslüman desteği mevcut değildir. Aynı zamanda şunu da belirtmemiz gerekiyor ki, Kudüs’ü kurtarmak için talep edilen meblağlar, Yahudilerin İsrail’e aktardıkları milyarlarca dolarla asla kıyaslanamaz. İsrail’in, Yahudilerin Kudüs’te ikamet etmelerini teşvik için gösterdiği kolaylıklar ve ucuz kredilerden başka her bir Yahudiye 25.000 dolar hibe yardımları olmaktadır. Sizleri Kudüs’teki kardeşlerinize destek olmaya çağırıyoruz! Çünkü bizden maddi ve manevi olarak, Kudüs’te yaşayan Müslümanları, orada uygun olan her mekânda kendilerine, çocuklarına ve torunlarına ait olacak evleri yapmaları ve onarmaları için, direnişlerini ve Kudüs’te sebat etmelerini devam ettirmek için desteklememiz istenmektedir. Bizleri yalnız bırakmayacağınızı umuyoruz. Çünkü burası İsra ve Miraç mucizesinin gerçekleştiği Kudüs toprakları; çünkü burası Allah’ın onu ve çevresini mübarek kıldığı Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs! Evet, burası Kudüs; uğrunda her pahalı ve değerli şeyin ucuz kaldığı Kudüs!”
Nahda Hareketi Genel Başkanı Raşid Gannuşi konuşmasında “İsrail kendisi antisemizmi körüklüyor” dedi. Gannuşi, şunları anlattı: “Siyonist ideoloji ahlaki meşruiyetini yitirmeye başlamıştır. Siyonist yapının temellerinden birini oluşturan Holokost, yani Yahudilerin yaşadığı dramlar, Batı vicdanında onlara karşı suçluluk psikolojisi hissedecek ölçüde bir duygusallığa yol açmıştır. Nitekim onlara Filistin topraklarına yerleşme imkânını vermesi de Batı vicdanının bir tür kendini rahatlatma girişimidir. Ne var ki İsrail’in Filistin ve Lübnanlılara karşı giriştiği vahşet görüntülerinin dünyaya yayılmasıyla birlikte, Yahudi’nin bu masum imajı giderek sarsılmaya başlamıştır. Söz konusu katliamlara karşı dünya çapında sokak protestolarının patlak vermiş olması bu yöndeki değişimin bir göstergesidir. Çünkü yapılan zulümler, hem Siyonist yapıyı hem de Batı’daki siyasileri ve medya patronlarını zor durumda bırakmış ve ‘Antisemitizm’ adı verilen Yahudi düşmanlığını ortaya çıkarmıştır. Hatta dünyanın diğer bölgelerindeki Yahudi cemaatleri bile, İsrail’in izlediği politikaların kendilerine olumsuz etki etmesinden duydukları kaygıları dile getirmişlerdir.”
Sempozyumun diğer konuşmacıları Mescid-i Aksa ve Kudüs halkının yaşadığı tehditleri anlattılar.
Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi
Semihaşakir Cad. Adliye Meydanı Zeytinburnu - İstanbul
İnilecek Durak
Raid Salah; 48 Topraklari Islam Hareketi Baskani
Giriş
1- Mescid-i Aksa’nın inşa tarihi
Mübarek Mescid-i Aksa’nın inşa tarihini Nübüvvet’in o saf ve berrak pınarından açık ve net bir biçimde öğreniyoruz. Buhari ve Müslim’de rivayet edildiğine göre, Ebu Zer (r.a.) şöyle demektedir:“Bir gün Allah Resulü’ne; ‘Ey Allah’ın Resulü! Yeryüzünde ilk önce hangi mescit inşa edilmiştir?’ diye sordum. Resulullah; ‘Mescid-i Haram.’ buyurdu. ‘Peki sonra hangisi?’ diye sordum. Bana; ‘Mescid-i Aksa.’ buyurdu. Ben de; ‘Aralarında kaç sene vardı?’, dedim. Bunun üzerine; ‘Kırk sene.’ şeklinde karşılık verdi.” (Buhari, Enbiya 12; Müslim, Mesacid 1.)
Bu hadisi şeriften de açık bir şekilde anlıyoruz ki, yeryüzünde inşa edilen ilk mescit Mescid-i Haram idi, onun inşasından 40 yıl sonra da Mescid-i Aksa inşa edildi. Bildiğimiz kadarıyla Mescid-i Haram’ı inşa eden ilk kişi Âdem (a.s.) olduğuna göre, tabii olarak Mescid-i Aksa’yı ilk kuran kişinin de Âdem (a.s.) olması gerekir. En azından onun oğullarının Mescid-i Aksa’yı inşa etmeleri ihtimali bulunmaktadır. İbn Hişam, el-Hattâbi ve İbn Hacer el-Askalani’nin görüşleri bu yöndedir. Diğer bir ifadeyle Mescid-i Aksa, Kuds-ü Şerif yahut başka herhangi bir mescit yahut bir havra veya kilise ya da herhangi bir binanın olmadığı bir tarihî evrede vücut bulmuştur. Bunun anlamı şudur: Kuds-ü Şerif’in bizzat kendisi dâhil olmak üzere, Kudüs şehrindeki her yapı mutlaka Mescid-i Aksa’dan sonra varlık sahnesine çıkmıştır. Bu sebeple Mescid-i Aksa’nın, kendinden önceki bir binanın enkazı üzere kurulmuş olduğu iddiası, hem dinî hem de tarihî gerçeklere uymayan düpedüz bir yalan ve iftiradır. Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa, her zaman tevhidin adresi ve peygamberlerin mirası olarak imar edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Nitekim Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s.) Mescid-i Haram’ı yeniden inşa etmişlerdir. Daha sonra defalarca yıkılan bina, her seferinde yeniden yapılmıştır. Bugüne kadar hiç kimse de, Mescid-i Haram’ın tekrar tekrar inşa edilmesinden ötürü, mahiyetinin yahut isminin değiştirildiğinden söz etmemiştir. Keza hiç kimse, Mescid-i Haram’ın defalarca yenilendiği için bir mabet (Siyon Mabedi) yahut havraya dönüştüğünü de söylememiştir. Mescid-i Aksa da aynı şekilde defalarca yıkılmış ve tekrar tekrar inşa edilmiştir.
İşte Mescid-i Aksa’nın imar ve himaye sorumluluğunu üstlenen Hz. İbrahim (a.s.)’dır. Ve Hz. Yakub (a.s.)-Hafız İbn Kesir’in el-Bidaye ve’n-Nihaye adlı eserinde naklettiğine göre- Mescid-i Aksa’yı yeniden inşa etmiştir.
Allah’ın peygamberi Yûşa b. Nun (a.s.)da -İbn Kesir’in tefsirinde aktardığına göre- Mescid-i Aksa’yı himaye görevini deruhte etmiştir. Yine Allah’ın elçisi Davud (a.s.)da -İbn Teymiyye’nin Mecmuu’l-Fetava adlı eserinde anlattığına göre- Mescid-i Aksa’nın yeniden inşası için gerekli her türlü malzemeyi hazırlamasına rağmen, ecelinin yaklaştığını hissedince bu vazifeyi oğlu Süleyman (a.s.)’a vasiyet etmiş, o da Mescid-i Aksa’yı yeniden yapmıştır. Mescid-i Aksa’nın yeniden inşa ediliş süreçleri, bir açıdan yıkılış aşamalarını da göstermektedir. Nitekim Nabukadnazar MÖ 587 yılında Mescid-i Aksa’yı yıkınca, daha sonra tekrar inşa edildi. Yine Romalı komutan Titus MS 70 yılında Mescid-i Aksa’yı yıkmaya yöneldi. Ardından başka bir Romalı komutan Hadriyanus gelip Kuds-ü Şerif’i, Mescid-i Aksa binasının kalıntıları da dâhil olmak üzere, baştan sona sabanlarla bir tarla gibi sürdü ve taş üstünde taş bırakmadı. Mescid-i Aksa, binası yıkık olmasına rağmen temelleri ve kapsadığı alanı belirgin bir vaziyette öylece kaldı. Ve Halife Hz. Ömer dönemine kadar yeniden bir mescit olarak inşası için hiçbir girişimde bulunulmadı. Hz. Ömer döneminde mescidin binası ahşaptan yapılmaya başlandı. Daha sonra Abdülmelik b. Mervan, halifeliği döneminde Mescid-i Aksa’nın yeniden inşa faaliyetine koyuldu. Bunun peşinden Mescid-i Aksa’nın imar ve himaye aşamaları devam etti. Ebu Cafer el-Mansur’un, onun ardından Halife Mehdi’nin, sonra Halife Me’mun’un bu süreçlerde önemli katkıları oldu. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman bu vazifeyi deruhte etti. Nihayetinde de Sultan II. Abdülhamid bu görevi üstlendi. Daha sonra 1996 yılının başlarında ise, Kültür Kurulu’nun iş birliğiyle Vakıflar İdaresi ve İmar Kurulu’nun gözetiminde “Müessesetü’l-Aksa”nın gayretleri sonucu el-Mervani Namazgâhı ve Eski Aksa’nın yeniden imarı gerçekleştirildi.
Aktardığımız bu kısa tarihçede, Mescid-i Aksa’nın uzun tarihî sürecinde imar ve yıkım aşamalarının nasıl peş peşe gerçekleştiği dikkatlerden kaçmamaktadır. O sebeple herhangi birinin çıkıp da Mescid-i Aksa’nın mahiyetinin değiştiğini; birinci ve ikinci mabede veya havraya dönüştüğünü yahut duvarlarından birinin, mesela Batı Duvarı’nın mahiyetinin değişerek “Ağlama Duvarı”na dönüştüğünü veya Mescid-i Aksa’nın bölümlerinden biri sayılan el-Mervânî Namazgâhı’nın Süleyman Ahırları hâline geldiğini yahut Mescid-i Aksa’nın kapalı tutulan güney kapılarından biri olan Nebi Kapısı’nın Halde Kapısı olarak değiştirildiğini iddiaya kalkışması; ne akıl, ne hukuk, ne gelenek ve ne de tarihî gerçeklerle bağdaşır. Ayrıca 1996 yılında bir gece vakti Bibi Netenyahu tarafından törenle açılan tünele “Haşmunaim Tüneli” isminin verilmesi de hiçbir şekilde doğru değildir. Bu, Mescid-i Aksa hakkında uydurulmuş apaçık bir yalanın dayatılmasıdır. Evet, bütün bunlar asılsız iddialar olup ne dinî ne de tarihî gerçeklerle bağdaşmaktadır.
Yahudilerin dinî kaynakları incelendiğinde aklı başında her insan, “birinci veya ikinci mabet” söylentisinin tamamen bir kuruntu ve saptırmadan ibaret olduğunu görür. Çünkü Yahudilerin dinî kaynakları, hiçbir gerçekliği olmayan hayal âlemindeki bir mabetten söz etmektedirler. Üstelik bu dinî kaynaklarda mabedin nitelikleriyle ilgili anlatılanlar birbiriyle çelişmektedir. Bazen onun altından yapıldığını; bölümlerinin, sunaklarının ve mihrabının altından olduğunu söylerken, bazen de bu sözü edilen müştemilatın gümüşten yapıldığını belirtmektedirler. Ayrıca bu dinî kaynaklar, mabedin mekânı konusunda da çelişkili ifadeler kullanmaktadır. Kimi kaynaklar mabedin yerini “Iybal” olarak belirlerken kimi “Cerzim”, kimi “Beyt Lahm” kimisi de “Murya” olduğunu iddia eder. Aklı başında bir insan, bütün bu saçmalık ve çelişkilerin birbirini çürüttüğünü ve gerçekte ne “birinci” ne de “ikinci” bir mabedin olduğunu rahatlıkla kavrar.
Söz konusu mabet iddiasının aslında bir kuruntu ve gerçekleri saptırmadan öte bir anlam ifade etmediğini gösteren delillerden biri de şudur:
Tarihî kaynaklar bize Titus’un MS 70 yılında Kudüs’ü yaktığını; ardından da Hadriyanus’un MS 135 yılında gelip Kudüs’ü baştan sona tırpanladığını ve taş üstünde taş bırakmadığını söylemektedir. Bu tarihten itibaren Kudüs’te Yahudilere ait hiçbir yapının olmadığını, bunun ancak 1967 işgalinden sonra oluşmaya başladığını herkes bilmektedir. Bütün bunları bildiğimiz bir zaman diliminde, çıkıp hâlâ “Batı’daki Kudüs duvarının, mabedin kalıntılarından biri olduğu” iddiasını ısrarla savunan zavallılara şu soruyu sormak gerekir: Hadriyanus, Kudüs’ü taş üstünde taş bırakmayacak bir biçimde tırpanlamışken böyle bir şey nasıl olabilir?
Hadriyanus’un Kudüs’e ait bütün binaları tarumar ettiğini bilmemize rağmen “Süleyman Ahırları” veya “Halde Kapısı” yahut “Haşmunaim Tüneli” gibi hayali yapılardan, sanki mabedin kalıntılarıymış gibi bahsetmek mümkün müdür? Bütün bunların tek kaynağı gerçeklerin çarpıtılması değil midir?
Ayrıca çağdaş arkeolog ve araştırmacıların sözlerini inceleyen aklı başında her insan, birinci yahut ikinci mabet gibi bir söylentinin tamamen bir kuruntu ve saptırmadan ibaret olduğunu rahatlıkla kavrayabilir. Nitekim Cornfield, Ben Dof, Hertsoc, Mazar ve Ben David gibi isimler, Mescid-i Aksa’da on yıllardır sürdürülen kazılar sonucunda Mescid-i Aksa’nın hareminde geçmiş dönemlere ait ve adına “mabet” denebilecek -küçük de olsa- bir kalıntıya rastlanmadığını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Hatta arkeolog Mazar şöyle söylemektedir: “Ben David’in Mescid-i Aksa’nın hareminin doğusunda sürdürdüğü kazı çalışmalarında Yahudilere ait hiçbir tarihî eser veya kalıntıya rastlanmamıştır.”
Bu noktada 07.06.1998 tarihli İsrail’in Yediot Ahronot gazetesinde yayınlanan bir habere dikkat çekmek istiyorum. Gazetede tarihî eser araştırmacıları Prof. İsrail Fankalştin ve David Usişkin’in şu görüşlerine yer verilmektedir: “Kudüs, -el-Mikrat’ta da bahsedildiği gibi- Kral Süleyman döneminde bir imparatorluğun başkenti değil, sadece küçük bir site idi. O sebeple ortada önemli bir soru var: Kral Süleyman, Tanah’ta geçtiği gibi gerçekten birinci mabedi inşa etti mi?” Yine Samiri Yahudileri cemaatinin lideri Haham Abdülmuin Sadaka da şöyle demektedir: “Dinimizde ‘mabet’ diye şey yoktur. Sadece ‘toplanma çadırı’ veya “mişkan” (mesken) vardır. Toplanma çadırı da Kudüs’te değil Cerzim Dağı üzerindedir… Kudüs’ün bizim geleneğimizde hiçbir yeri yoktur… Tekrar ediyor ve diyorum ki, biz Kudüs’e inanmayız ve Tevrat’ta Kudüs diye bir şey olmadığı gibi beş kitabın (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye ve Yeşu) hiçbirinde Kudüs’ten bahsedilmez.” Bütün bunlar “birinci veya ikinci mabet” iddiasının tamamen bir safsata ve çarpıtmadan ibaret olduğunu göstermektedir.
2- Mabedin inşa projesi
Bizatihi kendileri de “mabet” söyleminin asılsız bir iddia olduğunu bilmelerine rağmen, bu iddiada ısrar etmelerinin sebebi ise, bunun üzerinden mevhum bir siyasi hak elde edebilme düşünceleridir. Bu itibarla Mescid-i Aksa’nın yerine bir mabet inşası talebi, İsrail makamlarınca da kabul edilen yasal, resmî ve ulusal bir proje hâline gelmiştir. Hatta bu proje, sağcısıyla solcusuyla laik veya dinî siyasi örgütlenmeler tarafından, kısacası İsrail toplumun bütün kesimlerince kabul görmeye başlamıştır. İşte size birkaç örnek:
Öncelikle herkes Ben Gorion’un şu sözünü âdeta slogan edinmiş durumdadır: “Kudüs’süz İsrail’in hiçbir kıymeti yoktur. Mabet’siz de Kudüs’ün hiçbir değeri olamaz.”
Buraya kadar aktardığımız açıklamalar, sadece birkaç örnektir. Bunların dışında daha onlarca açıklama var ki, İsrail’in mabet inşa etme projesinin artık İsrail’in bütün resmî ve sivil kuruluşlarından tam destek almış bir proje olduğunu ortaya koymaktadır.
3- Aksa tehlikede
1. Mescid-i Aksa işgal altındadır, dolayısıyla tehlikededir. Eğer işgalden kurtulamazsa, tehlike devam edecek ve söz konusu tehlike ancak İsrail işgali ortadan kalkarsa sona erecektir.
2. Mescid-i Aksa’yı bağrında taşıyan Kudüs işgal altındadır ve tehlikededir. Bugün için artık Kudüs’ü çepeçevre kuşatan tehlike ile Mescid-i Aksa’yı saran tehlike arasında bir fark söz konusu değildir. Zira, tehlike tektir ve kaynağı da aynıdır; o da İsrail işgalidir. Bu işgalin güttüğü hedeflerin sonuncusu ise, ancak bütün bir Kudüs Yahudileştirilir ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mekâna efsanevi mabet(!) inşa edilirse gerçekleşmiş olacaktır.
3. Bundan dolayı tarihî Siyonist projenin ve İsrail’in işgal stratejilerinin mimarlarından biri olan David ben Gorion şöyle der: “Kudüs’süz İsrail’in hiçbir kıymeti yoktur. Mabed’siz de Kudüs’ün hiçbir değeri olamaz.”
4. Kudüs’ün Yahudileştirilme planı, İsrail işgalcilerinin hesaplarına göre Mescid-i Aksa’nın yalnızlaştırılıp izole edilmesi hedefine yöneliktir. Mescid-i Aksa’nın yalnızlaştırılması ise, onun üzerindeki mutlak İsrail egemenliği için atılması gereken zorunlu bir adımdır. Bu yolla Aksa üzerinde egemenlik kurmak isteyen herhangi İslami bir yapı devre dışı bırakılacak ve daha sonra da arazisi üzerine efsanevi mabet inşa edilecektir.
5. Şu hususu iyi anlamak gerekir: Mescid-i Aksa’nın yerine inşa edilecek olan efsanevi mabet, Amerika’daki “Siyonist Protestanlar” (Evanjelistler) olarak bilinen yeni muhafazakârlar tarafından da kabul edilmektedir. Bunlar, Mescid-i Aksa’nın yıkılıp yerine efsanevi mabedin yapılmasının, “Armagedon Savaşı”nın hızlandırılması anlamına geldiğine inanıyorlar.
6. Bu gerçek de göstermektedir ki, Mescid-i Aksa, Siyonist politikanın yanı sıra yeni muhafazakârlar tarafından da düşman ilan edilmiştir. Bu sebeple Aksa kıskaç altındadır, bu da onun gün geçtikçe daha büyük tehlikelere maruz kalacağının bir alametidir.
7. Ayrıca şu yanılgıya da düşmemek gerekir ki, bugün için Mescid-i Aksa’ya yapılan saldırı ve düşmanlıklar -iddia edildiği gibi- sadece belli bir grup aşırı Yahudi’nin işi değildir. Tam tersine bu saldırıları sürdürenler, bizzat işgalci İsrail’in resmî kurumlarıdır.
8. Şu ana kadar Kudüs’ü de Mescid-i Aksa’yı da işgal altında tutan kurumlar bunlardır. Ayrıca Kudüs’ü Yahudileştirmek ve arazilerine, evlerine, mukaddesatına ve kurumlarına işgalci ellerini koyma hedefiyle her türlü yıkım yönteminin planını yapıp uygulamaya geçirenler de onlardır.
9. Mescid-i Aksa’ya yönelik her çeşit saldırının planlayıcıları ve uygulayıcıları da onlardır. Mesela, 1967 yılından günümüze kadar, Mescid-i Aksa’nın altında birbirine bağlı ağlar kuracak tünelleri kazma işini bizatihi onlar yürütmektedir.
10. Mescid-i Aksa’nın bölümlerinden biri olan “Burak Duvarı”na çeşitli yalanlarla “Ağlama alanı” adını verip orayı göz göre göre ele geçirme emelinin bir ön adımı olarak 11.06.1967 tarihinde el-Meğaribe mahallesini yerle bir edenler de onlardır.
11. Mescid-i Aksa’yı bütünüyle ele geçirme planının bir başlangıcı olarak onun kapılarından biri sayılan el-Meğaribe Kapısı’nın anahtarlarına el koymak suretiyle 1967’den bu yana söz konusu kapının idaresine tam anlamıyla egemen olanlar da onlardır.
12. Daha sonraları Mescid-i Aksa’nın bütün kapılarının idaresine el koyan, askerlerine bu kapıların önünde gece-gündüz nöbet tutturan ve âdeta Mescid-i Aksa kendi özel mülküymüş gibi dilediğinin girmesine müsaade edip dilediğini engelleyenler de onlardır.
13. Mescid-i Aksa’nın bütün kapılarının kontrolünü eline aldıktan sonra düşmanlığında sınır tanımayan ve bugün o bölgede olup biten her şeyi tam anlamıyla kontrol altına alma çabası içerisinde Mescid-i Aksa için zorunlu hâle gelen restorasyon malzemelerinin bile içeriye alınmasına engeller çıkartan, oruçluların iftariyeliklerine müsaade etmeyen, mescitte vaaz veren bir kısım davetçileri tutuklayan ve hatta bazı Müslümanları, el-Meğaribe Kapısı’nın yakınında namaz kıldıkları gerekçesiyle tutuklayacak kadar haddini aşanlar da onlardır.
14. En sonuncusu, 2007’nin başlarında yaşanmış olan birçok cinayeti Mescid-i Aksa’nın hareminde işleyenler de onlardır.
15. Mescid-i Aksa’nın altındaki tünellerde Yahudi havrası inşa edenler de onlardır.
16. Mescid-i Aksa’nın altındaki tünellerde bir İsrail müzesi kuranlar da onlardır.
17. 1967’den sonra Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri olan Tenkiziye Medresesi’ne el koyup daha sonra Aksa’nın namazgâhlarından biri olan bu medresenin namazgâhını bir Yahudi havrasına dönüştürenler de onlardır.
18. Mescid-i Aksa’nın her tarafına gizli veya açık kameralar yerleştirip ahalimizin mescit içerisindeki bütün hareketlerini gözetlemeye çalışanlar da onlardır.
19. Mescid-i Aksa’ya her gün istihbaratçıları, işgal askerleri ve özel birlikleriyle baskınlar düzenleyen ve hiçbir sınır tanımadan Kubbetü’s-Sahra’ya, Mescid-i Aksa’ya el-Mervani namazgâhına girip namaz kılan mümin erkek ve kadınların önünden pervasızca geçen ve hatta namaz kılmakta olan bir kısım Müslüman’ı tutuklayanlar da onlardır.
20. İsrail halkını zorla da olsa Mescid-i Aksa’ya girmeye teşvik edip dinî merasimlerini orada yapabilmeleri için her türlü güvenlik önlemlerini alanlar da onlardır.
21. Her gün binlerce yarı çıplak kadın ve erkek turisti Mescid-i Aska’ya fütursuzca sokanlar da onlardır.
22. Yine, 2007 yılının başlarında Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri sayılan el-Meğaribe yolunun yıkımını başlatan ve el-Meğaribe Kapısı’nı yıkıp söz konusu yol üzerine sağlam bir askerî köprü yapma niyetinde olduğunu açıkça ifade eden ve tankların, kamyonların ve iş makinelerinin bu sağlam köprü üzerinden kolaylıkla geçip Aksa’ya gireceğini ilan edenler de onlardır.
23. Mescid-i Aksa’nın namazgâhlarından biri olan Burak Namazgâhını bir Yahudi havrasına dönüştürme niyetinde olduklarını açıkça belirtenler de onlardır.
24. Keza, Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri olan Tenkiziye Medresesi’nin enkazı üzerine dünyanın en büyük havrasını inşa ederek Aksa’nın iç avlularını bu büyük havranın avluları hâline getirme arzusunda olduklarını açıkça ifade edenler de onlardır.
25. Ayrıca yalan ve hileyle Mescid-i Aksa’nın iç avlularını kamuya ait alanlar gibi lanse eden ve -söz konusu alanların Mescid-i Aksa’nın ayrılmaz birer parçası olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen- bunların Kudüs belediyesinin yönetimine bağlı olduğunu iddia etmeye başlayanlar da onlardır.
26. El-Mervani Namazgâhına ve eski Mescid-i Aksa’ya açılan ve hâlihazırda kapalı tutulan birtakım dış kapıları açarak söz konusu namazgâhların Yahudi havralarına dönüştürülme planlarını yapanlar da onlardır.
27. Eski Kudüs’ün ve bütün Selvan semtinin altından Mescid-i Aksa’ya doğru uzanan tüneller ağını kazma faaliyetlerini aralıksız sürdürenler de onlardır.
28. Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, işgalci İsrail kurumlarının bugün yapmakta oldukları faaliyetler, sadece Mescid-i Aksa’nın yerine kurulması planlanan mabedin ön adımlarıdır.
29. Bu sebeple işgalci İsrail kurumları; arazi, servet ve bütün imkânlara sahip olmalarına rağmen şimdiye kadar bir mabet inşa etmiş değillerdir. Çünkü onların hedefi, sadece Mescid-i Aksa’nın yerine efsanevi bir mabet inşa edebilmektir.
30. Bütün bunların yanı sıra işgalci İsrail kurumları, Mescid-i Aksa’yı çepeçevre kuşatacak bir biçimde bir dizi Yahudi havrası inşa etmeye de gayret göstermektedirler.
31. Öte yandan İsrail, yıkıcı gayretlerini işgalci İsrail kurumlarıyla birleştirerek Kudüs’ü Yahudileştirme ve Mescid-i Aksa’nın yerine efsanevi mabedi inşa etme çabası içerisindeki aşırı Yahudi örgütlerinin güvenliğini sağlamaktadır. Çok sayıdaki bu örgütlerin en meşhur olanları el-Ad, Atrat Kuhenim ve Mabed Mütevellileri’dir.
32. Bütün bunlar Mescid-i Aksa’nın tehlikede olduğu anlamına gelmektedir. Bu da mescide ve Kuds-ü Şerif’e yardım etmenin her birimiz için acil ve kaçınılmaz bir vazife olduğunu göstermektedir. Hiç kimsenin bu görevden kaçınmasının bir mazereti olamaz. İmanın en zayıf noktası, işgal altındaki Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmaktır. Bu dava, İsrail’in onlar üzerindeki işgali sona erinceye kadar asla bitmeyecek bir davadır.
Dr. Raid Fethi Halid Cabarin; Çağdaş Araştırmalar Merkezi
Önsöz
Hamd Allah’a, salat ve selam Allah’ın Resulüne olsun,
İslam ümmeti nesilden nesile devam etmektedir. Eğer hiçbir şehrin -İslam tarihinde- hiçbir şehrin dinî, akidevi diriliş ve canlandırma rolünü bu şehrin üslendiği gibi üslenmediğini söylersek mübalağa etmemiş oluruz. Bunu Mekke-i Mükerreme’nin Beyt-i Makdis’ten daha üstün bir mertebede olduğunu bilerek söylüyorum. Zira, Allah bu şehrin kaderine, bu rolü üstlenmeyi ve halkının kıyamet gününe kadar bağlılık ve sebat üzere olmasını yazmıştır. Bu bağlılık ve sebatın birçok yönü ve şekli olması sebebiyle, tarihî yön tartışmasını yeniden canlandırmak fakat bu kez farklı bir bakış açısıyla ele almak istiyorum. Birçokları Kudüs tarihini Hz. Ömer’in fethinden başlayarak ele alır, ben ise bu küçük araştırmada Mekke döneminden başlayarak ele alacağım. Çünkü bana göre Kudüs o ilk dönemlerden itibaren ümmetin vicdanında yaşıyordu.
Bu meselenin tam olarak gerçekliğine varabilmek için Kudüs’ten doğrudan ve dolaylı olarak bahseden Kur’an ayetleri hakkında tam bir araştırma yapmaya ihtiyaç duydum. Kur’an tefsirlerine müracaat edip müfessirlerin görüşlerinin üzerinde durmaya çalıştım. Mekki surelerde Kudüs’ün vurgulanmasının hikmetini öğrenmemiz için, Mekke dönemi ve özellikleri hakkında kısa bir önsöze gereksinim duydum.
Ben bu konuyla ilgili her şeyi iyice kavradığımı söylemiyorum, ama bu dosya bu yoldaki bir yazarın projesinden seçilenlerden oluşmaktadır.
1. Mekki sureler ve özellikleri
1.1. Mekke dönemiyle kastedilen
İslam âlimleri -ilk zamanlardan itibaren- vahiy ya da nübüvvetin iki ana döneme ayrılmasının önemini idrak etmişlerdir: Mekke dönemi ve Medine dönemi. Âlimler bu taksimi rastgele yapmamışlar bilakis, hedefleri belirlenmiş olan yol ve metotlarla bunu gerçekleştirmişlerdir. Müslümanlar Kur’an’a tam bir ihtimamla yaklaştıklarından ilk nazil olan, son nazil olan, gündüz nazil olan, gece nazil olan, yerleşik hayattayken nazil olan, seferdeyken nazil olan ayetleri tek tek takip etmişlerdir. İnsanlık tarihi, hiçbir ümmetin kitabını İslam ümmetinin Rableri’nın -Tebareke Teala- kitabı gibi önem verdiği görmemiştir. Bu malumatların ve bilgilerin belirtilmesi gerekir, zira bunlar okunan en yüce ve en önemli kitabın tarihi olmalarının yanı sıra Nasih, mensuh, âm, hâs, mutlak, mukayyet, mücmel, mübeyyen vb. önemli ilimlere hizmet eden bilgilerdir. Bu konuda İmam el-Fakih es-Seyudi eş-Şafii’nin “Kur’an İlmilerinde İtkan” adlı kitabında Muhammet bin Habib en-Neysaburi’den naklolunan cümlesinde şöyle deniyor:
“Kur’an ilimlerinden en şereflileri; nüzul ilmi, Mekke ve Medine’de nazil olan ayetlerin nüzul tertibi, Mekke’de inen ve hükmü medeni olanları, Medine’de inip hükmü Mekki olanlar, Mekke’de inip Medine halkıyla alakalı olanlar, Medine’de inip Mekke halkıyla alakalı olanlar, Mekke’de inip Medine’de inenlerle benzer yönü olanlar, Medine’de inip Mekke’de inenlerle benzer yönü olanlar; Cahve, Taif ve Kudüs’le ilgili olanlar vb. tespit eden ilimlerdir. Öyle ki bu ilimler 25 ayrı başlık altında toplanır, “Her kim bunları bilmez ve aralarındaki farkı ayırt edemezse Allah’ın kitabı hakkında konuşması helal değildir.¹” demiştir.
Kur’an-ı Kerim’in olaylara uygun olarak parça parça indirilmiş olması bir tertipsizlik değildir; bilakis o, Hâkim ve Habir olan Allah’ın tertibine göre indirilmiştir. Bu yönüyle, inatla karşı çıkanlara mucizesini göstermiş olması ve müminlerin Kur’an’ı ezberlemesini kolaylaştırması, Allah’ın ümmet üzerinde zuhur eden rahmeti olmuştur. Aynı şekilde, bu indiriliş tertibi, nüzul ile tatbik merhalelerini ve tesis ile yapılandırma merhalelerini birbirinden ayırmıştır. Büyük üstad ve dil üstadı âlimi Mustafa Sadık el- Rafii şöyle diyor:
“Bu Kur’an indirilişine sebep teşkil edecek ihtiyaçlara muvafık olarak ve Resul’ün kalbine yerleşecek şekilde, 23 küsur yıl içerisinde parça parça olarak indirilmiştir. Ayetleri ruhî bir zelzele gibidir ve Araplar üzerinde daha şiddetli bir tesir yapmıştır. Delil kendilerine daha açık bir şekilde ulaşmış, mucize yönü ortaya çıkmış, diyaloglardaki emrin icrasına daha yardımcı olmuştur. Dillerine kolayca yerleşmiş ve ifadeler peş peşe bir tertip hâlinde gelmiştir. Eğer parça parça indirilmeseydi deliller öne sürdükleri konulardaki iddialarını karşı tarafa kabul ettiremezlerdi; yani –(müşriklerin) istedikleri gibi- hepsi birden indirilseydi hakla batılın birbirine karıştırılabileceği bir durum oluşurdu.2”
Âlimlerin Mekki ve Medeni olma durumuna gösterdikleri önem bu duruma farklı açılardan bakmalarına sebep olmuştur. Bazıları hicretten sonra bile olsa Mekke’de inenlere Mekki ismini vermiş, Medine’de inenlere de Medeni ismini vermişlerdir. İkinci görüşse Mekke halkına hitap edenleri Mekki, Medine halkına hitap edenleri Medeni olarak kabul eder. Üçüncü görüş -ki tercih edilen görüş budur- -Mekke’den başka bir yerde bile inmiş olsa- hicretten önce inenler Mekki olarak isimlendirilmiş, -Medine dışında inmiş bile olsa- hicretten sonra inenleri de Medeni olarak kabul etmiştir. Buna göre fetih veya Veda Haccı senelerinde veya seferlerden birinde Mekke’de inen ayetler Medeni olarak kabul edilmiştir³. Tefsir usulü kitapları bu konuyla ilgili açıklama ve beyanlarda bulunmaktadır. Mekki ve Medeni ayetleri anlamakta izlenilen yol işitmeye dayalı ya da kıyas yoluyla olabilir.
1.2. Bu merhalenin teşri özelikleri
Mekki teşriatın temeli üzerine Medine’de ameli fürular bina edilmiştir. Mekke-i Mükerreme’de nüzul sürecini yaşayan Müminler topluluğu dinî kanaatlerini güçlendirici, onları bu yolda sabit kılıcı unsurlara en çok ihtiyaç duyan topluluktu. Aynı zamanda Kureyşlilerden oldukça büyük bir çoğunluk pusuya yatmış bu cemaati gözlüyordu. Onların ise ahiret günüyle korkutulması, İslam akidesinin açıklanmasıyla birlikte bunların hayal ve ilahlarının tutarsızlığının belirtilmesi gerekiyordu. Mekke dönemi, Kur’an-ı Kerim’in şeraitin bina edildiği temel esaslardan birinin de ahlak olduğunu hatta onun rukünlerinden bir rukün olduğunu açıklamasıyla, şeriatın ahlaki yönünün beyanına önem vermiştir. Başka bir ifadeyle Mekke dönemi diğer tüm hedeflerden daha çok akla ve aklı aydınlatmaya yönelik bir davet dönemi olmuştur. İmam el-Taberi (Allah kendisine rahmet etsin) Tarih’inde şöyle söyler:
“Allah-u Teala risaletten üç yıl sonra Nebi (s.a.v)’ye kendisine geleni açıkça ilan etmesini emretmiş; insanlara emrini beyan etmesini ve kendisine davet etmesini söyleyerek şöyle buyurmuştur: ‘Sana söyleneni açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir.’ (Hicr, 94). Keza bunun gibi, risaletin ilk üç yılında, açıktan davet emredilene kadar, Allah’a olan davetini gizli olarak yapması Resul’e emredilmişti. ‘Önce en yakın hısımlarını uyar. Sana uyan müminlere de her daim kol kanat ger!. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: ‘Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.’ (Şuara; 214-216) Resulullah (s.a.v)’ın ashabı namaz kıldıkları zaman kimsenin görmeyeceği yerlere gidip kavimlerinden saklanıyorlardı.4”
Mekki süreler, müminler topluluğunun ilk andan itibaren gereksinim duyduğu bu ihtiyaçlardan bahsetmiş ve genel olarak müminlerin bu ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Aynı zamanda bu dönem genel teşri kaidelere has olmuş, nefis ve akıllara da tenkitte bulunarak ahiret gününün alametlerini resmetmiştir. Doktor et-Ticani Abdulkadir Hamit, tafsilat ve fürulara girmeksizin değişmez gerçeklere ve kaidelere dayanan Mekki surelerin bilakis Mekke döneminin mantıksal sebebini açıklarken şöyle izahta bulunuyor:
“…Çünkü fürular önce gelip kaideler onu takip etseydi durum olması gerektiğinin muhalifi olarak düzenlenmiş sayılırdı. Eğer İslam, adalet ve hayır bakımından Kureyş toplumundan daha üstün bir toplumu müjdeliyorsa açılış hitabını o adaletli ve hayırlı toplumun yeniliklerine yönlendirmesi zorunludur…5”
1.3. Mekki Kudüs ayetleri
Mekki surelerin konuları bilindik ve belirgindir. Yani Mekki ve Medeni olma hakkında bilgi ve marifet sahibi olan kişi, Mekki ve Medeni olma konusunda ayetin sibakını bilmeksizin birbirinden ayırt edebilir. Bununla beraber âlimler, Kur’an-ı Kerim’in Medeni olup Mekki manada olan ve Mekki olup Medeni manada olan ayetlerini de birbirinden ayırmışlardır.
Kur’an-ı Kerim, Kudüs’ten bahseden ayetlerle doludur. Hatta bazıları Kur’an-ı Kerim’in Kudüs’ten bahsettiği gibi başka bir şehirden bahsetmediğini söylemişlerdir. Kur’an ayetlerine bakıldığında bu ayetlerin “doğrudan” ve “dolaylı” olarak iki kısma ayrılabileceği görülür. Doğrudan olan ayetler Kudüs’ten Arzu’l-Mübarek veya Arzu’l-Mukaddes isimleriyle bahseden ayetlerdir. Dolaylı olan ayetler ise Kudüs’ten bu iki vasfı kullanmadan bahseden ayetlerdir. Kur’an’daki doğrudan ayetler incelendiğinde bu ayetlerin beşinde Kudüs’ün Arzu’l-Mübarek olarak zikrolunduğu söylenebilir ve yer aldığı dört Kur’an suresi de Mekki’dir. Bu sureler Araf suresi 5, 136-137; İsra suresi 1, 17; Enbiya suresi 70-71, 81; Sebe suresi 18. Maide suresi 21. ayette ise Kudüs, Arzu’l-Mukaddes olarak geçmektedir.
Doğrudan olmayan ayetlerden üzerinde ittifak olunan da vardı, ihtilafa düşülen de; ki ihtilafa düşülenler çoğunluktadır. Burada araştırma konusu bu ayetler değildir; murat edilen Mekki ayetlerdir. Faydalı olacağı düşüncesiyle bu ayetleri aşağıda veriyoruz: Bakara suresi (58-59, 114, 259) Medeni; Al-i İmran suresi (37-39) Medeni; Yunus (93) Mekki; Meryem (16-17) Mekki; Mumin suresi (50) Mekki; Kaf suresi (41) Mekki; Hadid suresi (12) Medeni; Tin suresi (1-3) Mekki.
Araştırma konumuz Kudüs’le doğrudan alakalı olan ayetlere veya başka bir ifadeyle Arzu’l-Mukaddes ve Arzu’l-Mübarek lafzı geçen ayetlere dayanmaktadır.
2. Kudüs’le doğrudan ilgili olan ayetler
2. 1.
1) Arzu’l-Mübarek’le kastedilen mana konusunda farklı görüşler ve müfessirlerin sözleri
Burada kısaca; “Arzu’l-Mübarek’le kastedilen Kudüs değildir, bu toprak dışında başka bölgelerin ismi olarak zikrolunmuştur.” diyen müfessirlerin görüşü üzerinde durmaya çalışacağız.
Allah-u Teala Araf suresinde şöyle buyuruyor: “Biz de, onların ayetlerimizi yalanlamaları, onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk. Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (Yahudileri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, (onların) sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını (binalarını) ve yetiştirdiklerini helak ettik.6”
İlim ehli bu ayette zikredilen yeri tanımlamakta ihtilafa düşmüştür. Bu konudaki görüşleri dört ayrı guruba ayırabiliriz: Ayette Arzu’l-Mübarek ile kastedilen sadece Mısır’dır,7 Ebu Hayyan el-Tevhidi bu görüşü İbni Abbas, Hasan Basri ve el-Leys İbni Saad’a atfetmiştir.8 Ama bu konunun tartışılması gerekir. İbni Abbas’ın görüşüne dair bir delil ve senet zikredilmemiştir. Hasan Basri’nin görüşüne geldiğimizde de çoğunluk, onun bu ayetteki Arzu’l-Müberak lafzını Şam olarak kabul ettiğini belirtmiştir. Diğer taraftan el-Leys İbni Saad Mısır’da yaşamıştır ve kendisi müfessirlikten çok fakih ve muhaddis olarak tanınmıştır. Ebu Hayyan el-Tevhidi tefsirinde şöyle demiştir: “El-Leys, ayette kastedilenin, Nil sebebiyle meyve, tahıl ve hayrın bolluğuna işaret ederek Allah’ın bereketli kıldığı Mısır olduğunu söylemiştir. Ömer (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: Mısır’ın Nil’i nehirlerin efendisidir. Uzun bir hadiste ‘Asvan ile Reşit arasında kalan Nil’in iki yanındaki topraklar başından sonuna kadar tamamıyla bahçedir, ağaçlar birbirine bitişiktir, birbirlerinden ayrılmazlar.’ demektedir.”
Ebu Basra el-Gaffari der ki: “Yeryüzünün tüm hazinesi Mısır’dır. Hz. Yusuf (a.s.)’un şu sözünü görmez misiniz; ‘Beni yerin hazinelerine tayin et.’ ”9. Hz. İsa (a.s.)’nın orada 12 yıl kaldığı rivayet edilmiştir. Bu, Allah’ın Hz. Meryem’e Mısır ve topraklarına girmesi vahyiyle oldu. Ondan bir tepe olarak bahsedilmiş ve Allah-u Teala şöyle demiştir: ‘Onları, yerleşmeye elverişli sulu bir tepeye yerleştirdik.’10 İbni Ömer şöyle demiştir: ’Bereket on tanedir, dokuzu Mısır’da biriyse tüm yeryüzündedir.’11 Bu görüş sahipleri Allah-u Teala’nın Firavun’un kavmi hakkında söylediği şu sözü delil olarak göstermişlerdir: ‘Ama biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.’12 ‘Onlar geride neler bırakmışlardı; nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar! Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler! İşte böylece biz de onları başka bir topluluğa miras bıraktık.’ ”13
Yukarıda ifade edildiği gibi bereket, gerçekte ayette vurgulanmak istenen anlamda değildir. Asıl bereket bir şeydeki ilahi hayrın bolluğudur ve bu da Kudüs’te tam olarak gerçekleşmiştir. Üstad Muhammet Reşit Rıza, ashabın bu görüşü hakkında yapılan bir müzakerede şöyle söyler: “Ondaki nimetleri bırakarak cehenneme götürecek sebeplere dalmışlardır. Bu vasıf çokça bağ ve bahçelerin, akıp giden pınarların bulunduğu Şam bölgesinde daha açık bir şekilde mevcuttur. Mısırlıların çıkarılmasıyla kastedilen mana, o bölge üzerindeki egemenliklerinin ve hâkimiyetlerinin yok olması ve nimetlerinden faydalanmaktan mahrum olmalarıdır. Filistin bölgesi Şam’a, Şam da Mısır’a tabiydi.”14 İbni Ömer’in sözüne gelince onun görüşü bunu karşılamıyor.
Diğerleri tüm yeryüzünün kastedildiği görüşüne vardılar. Bu görüş el-Cebai el-Mutezili’den naklolunmuş15 olup el-Mevardi, İbni İsa’dan nakletmiştir.16 Şüphesiz ki bu görüşün zayıflığının aşikârlığı delilinin çarpıklığıyla sabittir. Çünkü herkes tarafından da bilindiği gibi İsrailoğulları kesinlikle tüm dünyaya hâkim olmadılar.
Üçüncü grupsa bu ayette Arzu’l-Mübarek ile kastedilenin Şam ve Mısır toprakları olduğu görüşünü savunanlardır.17 Bu görüş sahipleri bunu et-Tabarasi, el-Maverdi, el-Kurtubi ve el-Hasan el-Basri’den nakletmiştirler.18 El-Kurtubi bu görüşün tabiinden olan Kutade’nın görüşü olduğunu söylemiştir ki, bu bariz bir yanlıştır. Çünkü müfessirler topluluğu Kutade ve el-Hasan el-Basri’nin bu ayette zikrolunan Arzu’l-Mübarek’in Şam olduğu görüşünde olduklarını söylemişlerdir ve dayandıkları delil ise Firavun’un Mısır ve Şam’ın meliki olduğu ve İsrailoğulların da buna mirasçı olduğudur. Bu görüşü desteklemeyen bu tarihî koşulları göz ardı ederek ayete baktığımızda İsrailoğullarının Firavun ve kavminin toprağına mirasçı kılındığından bahseden ayet başka bir ayettir, o ayette Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım. Onları (ötekilerin) yerine koyalım.”19 Ama “Cümle âleme bereket verdiğimiz toprak” mealindeki bu ayete baktığımızda özel bir topraktan bahsedildiğini, yani tüm yeryüzünün murat edilmediğini bilakis alemleri için bereketli kılınan toprakların kastedildiğini açıkça görürüz.
Müfessirler topluluğu Arzu’l-Mübarek’le Şam topraklarının kastedildiği görüşünde bulunmuşlardır ve bu görüş el-Hasan el-Basri,20 Kutade21 ve Ebi bin Kaab’ın talebelerinden olan Zeyd İbni Eslem’den22 naklolunmuştur. El-Tabari ve müfessirlerin çoğu bu görüşü tercih etmişlerdir.23 Şüphesiz ki bu görüş diğer tüm görüşlere göre daha ağır basmaktadır.
Başka bir ayette şöyle geçiyor: “Onları hâkim kıldık.”24 İsrailoğulları Filistin haricinde Mısır veya herhangi bir ülkede açıkça hâkim kılınmamışlardır. El-Allame el-Elusi şöyle söylemiştir: “Mısır torakları Davud (a.s.) zamanında fethedildiğinde İsrailoğulları orada hâkimiyet ve istikrar sağlayamadı. Ancak hâkimiyet ve tasarruf Arzu’l-Mukaddes’te oldu. Orada hâkim oldular, fakat yönetimi ele geçiremediklerini vurgulamanın gerekli olduğu da söylendi.”25 El-Elusi (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) bunu beyan ettikten sonra Şam’ın üstünlüklerini hatırlatarak sözlerine devam etmiştir. “Aynı zamanda Musa (a.s.) onlarla birlikte denizi geçip Filistin’e girmeden önce, Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin.”26 diye ifade buyurduğu ayetini de delil göstermişlerdir ve Arzu’l-Mevud (Vadedilmiş toprakların)’un Arzu’l-Mukaddes olduğu ve bu toprakların da Arzu’l-Mübarek ile aynı topraklar olduğunu belirtmişlerdir.
2) Allah İsra suresinde şöyle buyuruyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.”27
İlim ehli buradaki mübarek kelimesinin Kudüs’te olduğu bilinen Mescid-i Aksa’ya ait olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.28 İbni Atiyye el-Muharrer el-Veciz’de; “O beyt-i Makdis mescididir.”29 dedi. Er-Razi; “Onunla murat edilenin Kudüs olduğu konusunda ittifak ettiler.”30 dedi. Allah-u Teala “Onu bereketli kıldık.” ifadesini Kudüs’ün bereketinden bahsettiği tüm ayetlerde kullanmıştır, ama bu ayette “Çevresini mübarek kıldık.” ifadesini kullanmak suretiyle ince bir ayrım yapılmıştır. Tüm Arzu’l-Mukaddes mübarektir, merkezi de Mescid-i Aksa’dır. Seyyit Kutub; “Mescid-i Aksa İsrailoğularının yerleşmiş olduğu Mukaddes toprakların kalbidir.”31 diyor. Mübarek Mescid-i Aksa bereketin merkezidir denilirse “onu bereketli kıldık” denilmesine hacet kalmazdı, bereketin aslı o olduğundan dolayı çevresini bereketli kıldık ifadesi yeterlidir. Mescid-i Aksa “Çevresini bereketli kıldık.” ifadesiyle nitelenmiştir ve bu niteleme bereketin çevresine ait olduğunu ve onun üzerine yağdığını resmetmiştir. Burada doğrudan onu bereketli kıldık veya onda bereket kıldık denmemiştir ve bu da Kur’ani tabirin inceliklerindendir.5
3) Allah Enbiya suresinde şöyle ifade buyurmuştur: “Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lut’u kurtararak içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.”33
Müfessirler bu ayette “etrafını bereketli kıldık” diye geçen topraklar hakkında ihtilafa düştüler. Bazıları onun Şam olduğunu söyledi ki bu görüş Ebi bin Kaab, el-Hasan el-Basri, Katada, el-Sedi ve İbni Ceric’den naklolunmuştur.34
Müfessirlerin çoğu bu görüştedir.”35 Bilakis Mısır olduğu da söylenmiştir36 ama tefsir kitaplarında bu görüşün kime ait olduğu nakledilmemiştir. Mekke olduğu da söylenmiştir ki bu görüş, İbni Abbas’tan el-Ufi’ye ve ondan da el-Mervi yoluyla naklolunmuştur.37 Ebi el-Avam’dan naklolunan görüşe göre de Kudüs’tür. El-Tahir bin Aşur onun Filistin toprağı olduğunu söylemiştir.39
Bu görüşlerin hepsine baktığımızda bunlardan sadece üçüne itibar edebileceğimizi görürüz. O da Şam, Mısır ve Mekke’dir. Çünkü her kim Şam veya Kudüs veya Filistin derse aynı şeyi demiş olur. Kim Şam’ın bereket merkezinden bahsederse o Kudüs’tür ve kim de Filistin olduğunu söylerse o da bereketin ikinci dairesidir ve kim de Şam olduğunu söylerse o da bereketin üçüncü dairesidir.40 İbni Teymiye (Allah kendisine rahmet etsin) Usul-u Tefsir kitabının önsözünde; “Müfessirler aynı şeyden farklı tabirlerle söz etmişlerdir.” demiştir.41 Öyle ki müfessirlerin düştüğü durum konusunda İbni Teymiye ile aynı görüşte olduğumuzu belirtmeliyiz. Bunun üzerine geriye Şam ve Mekke diyen iki farklı görüş kalıyor. İmam İbni Kesir tüm bu manaları bir araya toplamış ve şöyle demiştir: “Bunların en belirginleri arasından Şam üzerinden Arzu’l-Mukaddes görüşüne varmayı seçiyorum.”42
Arzu’l-Mukaddes’in Mekke olduğunu söyleyen bir kimse Allah Teala’nın; “Şüphesiz ki âlemlere bereket kaynağı olarak yeryüzünde ilk kurulan ev Mekke’deki Kâbe’dir.”43 ayetini delil gösterirse bu görüşe iki açıdan cevap verilir: İbrahim (a.s.)’in yerleşimi ve göçü Mekke’ye değil Filistin’deki Arzu’l-Sebe’ye olmuştur, ama Mekke’ye de uğramıştır. El-Tabari, el-Tahavi’den naklederek şöyle diyor: “Burada bizim seçtiğimiz söz, bütün ilim ehlinin aynı düşündüğü, Hz. İbrahim’in hicretinin Irak’tan Şam’a olduğu ve yerleşme yerinin de burası olduğu; hayatını burada geçirdiğidir. Mekke’ye gelmiş, orada ev yapmış, oğlu İsmail ve eşi Hacer’i oraya yerleştirmiş olsa bile kendisi burada ikamet etmemiş ve burayı vatan edinmemiştir. Lut da burayı vatan edinmemiştir. Allah İbrahim ve Lut’tan haber verirken kendilerini âlemler için bereketli kıldığı toprağa sevk ederek kurtardığını bildirmiştir.” 44
Her ne kadar İbrahim (a.s.) hakkında Mekke’ye gelip orada bir müddet ikamet ettiği nakledilse de Lut (a.s.) hakkında böyle bir nakil yoktur. Lut’un yerleşimi Şam topraklarındaki Utfeke’de olmuştur. 45
Kur’an ayetinde bahsedilen topraklar, bereketli kılınan topraklardır: “Bereket kaynağı olsun diye insanlar için kurulan ilk ev Mekke’deki Kâbe’dir.”46 ayetine hilafla bereket mescide has değildir.
Her kim onun Mısır olduğunu söylerse daha önce de söylediğimiz gibi bunu söyleyen belli değildir. Hiç kimse de İbrahim’in göçünün Mısır’a olduğunu söylememiştir.
Geçerli olarak kalan görüş Şam’dır ve bereket merkezi de Kudüs’tür.47 Doğru olan budur. İbrahim (a.s.) orada ikamet etmiş ve orada vefat etmiştir. Araştırmacının da Kudüs’ün bereketi hakkında aktardığı gibi, bereket bolluğu oradadır.
4) Allah-u Teala yine Enbiya suresinde şöyle buyuruyor: “Süleyman’a da kasırga (gibi esen) rüzgârı (boyun eğdirdi ki) onun emriyle içinde bereketler yağdırdığımız yere doğru estirdi. Biz her şeyi biliriz.”48
Bazıları bereket sıfatının arzı değil rüzgârı nitelediğini söylüyor. Bu zayıf bir görüştür ve Kur’an’ın fesahatiyle ve arzın kendisinde taşıdığı bereketle uyuşmaz.49 Ayette geçen bereket kelimesin mercii arzdır, ama bazıları da onun Şam toprakları olduğunu söylemiştir.50 Bazıları da bilakis “Kastedilen Kudüs’tür.” demiştir.51 Doğrusu daha önce de söylendiği gibi; birinin Kudüs, diğerinin Şam toprakları demesi arasında bir fark yoktur. Çünkü her kim Şam toprakları derse genellemiş olur, kim de Kudüs derse bereketin merkezini ifade etmiş olur.
5) Allah-u Teala Sebe suresinde şöyle bir ifadede bulunmuştur: “Onların yurdu ile içinde feyz ve bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta nice memleketler var ettik ve bunlar arasında yürümeyi mesafelere ayırdık. ‘Oralarda geceleri gündüzleri korkusuzca gezin, dolaşın.’ dedik.”52
Müfessirler “Bereket verdiğimiz memleketler,” ile Şam topraklarının kastedildiği konusunda ittifakta bulundular. İbni Atıyye bu konuda icmayla görüş birliğinin olduğunu söyledi. Ama Ebu Hayyan’ın el-Bahr el-Muhit’te, “Bereketli kılınan memleketlerin Şam memleketleri olduğu söylenmiş ama söylenildiği gibi bu konuda icma sağlanamamıştır. Mücahit, o memleketlerin Arzu’l-Seravi olduğunu söylemiş;53 Vehb, San’a köyleri olduğunu, İbni Cubeyr, Merab memleketleri olduğunu, İbni Abbas ise Kudüs memleketleri olduğunu söylemiştir.”54 diye belirterek gerçekte icma sağlanmadığını kaydetmiştir. El-Tabarani, bazılarında memleketlerle kastedilenin bereketli kılınan Kudüs köyleri olduğunu nakletmiş, el-Tevhidi de bu görüşü onaylamıştır.55 Ama âlimlerin çoğunluğu bereketli topraklarla Şam topraklarının kastedildiği konusunda ittifak sağlamışlardır.56 El-Esfahani’nin Ali bin el-Hüseyn’den naklettiği görüşe göre, bereketli kılınan topraklar Mekke-i Mükerreme’dir.57 Bu sebeple el-Elusi tefsirinde bin Cubeyr, Mücahit ve İbni Abbas’ın muhalefetini yineledikten sonra şöyle dedi: “İbni Atiye’nin söylediği gibi Müslümanların üzerinde icmada bulunduğu doğrudur.”58 Zaten daha ağır basan görüş de mübarek kılınan memleketlerin Şam olduğu görüşüdür. Eğer ondan bereket merkezi konusunda bahsedilecek olursa o da Kudüs’tür. Bu bölgenin bereketinden birçok ayet bahsetmiştir.
2.2. Mekke döneminde indirilen Kudüs ayetlerinin ibreti
Görmüş olduğumuz gibi Arzu’l-Mübarek ve Arzu’l-Mukaddes ayetleri Mekki’dir ve Mekki surelerde bulunmaktadırlar. Daha önce de bahsettiğimiz üzere, doğrudan olmayan ayetler dışında Kudüs’ten bahseden tüm ayetler Mekki’dir ve doğrudan olmayan Kudüs ayetleri Bakara ve Al-i İmran sürelerindedir. Bu iki mübarek surede Kudus’ün zikrinin tekrarlanması şaşırtıcı bir şey değildir. Tefsir usulünde ihtisas sahibi olanlar bilir ki, Mekki surelerde genel olarak ele alınan hükümler Al-i İmran ve Bakara suresinde tafsilatlı bir şekilde açıklanmıştır. Âlimler, Bakara ve Al-i İmran sureleri dışında hece harfleri (Huruf-u Mukattaa) ile başlayan tüm surelerin Mekki olduğunu söylemiştir ve bununla teşrinin tekliği ve teşrii yapanın da tek olduğu ilan edilmiştir.
Kudüs ayetlerinin Mekki olması hikmetlerine gelince, sayıları fazla ve güçlü bir şekilde öneminin büyüklüğünü işaret etmektedirler. Bu konuda daha önceden yazan başka birisinin varlığını bilmiyorum. Doğru için çalışıyor ve Allah’ın beni niyet, söz ve işimle doğru olana ulaştırmasını diliyorum.
Daha öncede belirtildiği gibi; Mekki Sureler, İslam akidesini açıklamaya özen göstermiştir. Kudüs, Hz. Musa (a.s.) döneminden itibaren sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in nübüvvetinin büyük bir bölümünde müminlerin ve muvahhitlerin kıblesini temsil ediyordu, onun akaidi boyutu devam ediyordu. Bu konunun Mekki surelerde ele alınmasının nedeni Kudüs’ün insanların içinde, vicdanlarında yaşadığının ve İslam ümmetinin geleceğinde var olacağının ilanıydı. Bunun üzerine vaizler ve davetçilerin sık sık dile getirdiği Kudüs’ün akide olması -ki öyledir de- sadece Kur’an-ı Kerim’de zikredildiğinden değil bilakis Mekki ayetlerde zikredildiğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü akide, Mekki Surelerin en büyük hedefiydi.
Kur’an-ı Kerim ilk dönemden itibaren sahabeyi kiramla yerel alandan küresel alana ulaşmak istedi. Onların otoritelerinin Mekke-i Mükerreme’de sınırlı olmayıp Farisi ve Rum olmak üzere iki büyük devletlerin sınırlarını da geçeceğini bilmelerini istedi. Bunun üzerine insanların, sahabenin özellikle bu yeryüzü parçasında ne olup bittiğini takip etmesine şaşırmaması gerekir. Farisilerin Rumlara üstün geldiğini duyduktan sonra Kur’an-ı Kerim’in teskin edici: “Rumlar (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın yerde yenilgiye uğradılar. Hâlbuki onlar bu yenilgilerinden sonra (3-9) yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah’ındır. O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.” mealindeki ayetleri gelinceye kadar bu durum onlara çok ağır gelmişti. Mekki dönem, bu toprakların bereket ve kutsiyetinin vurgulanması, bu boyutun kökleşmesinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Kureyşlilerle yapılan tartışmalar, günlük tartışmalar, Cuma hutbesi ve namaz gibi münasebetler vasıtasıyla birçok münasebette sık sık duydukları buydu. Kudüs inancının anlaşılması için, Kur’an’ın ilk mümin cemaati terbiye yöntemi takip edildiğinde, Mekki Sureler önce Arzu’l-Mübarek sonra Arzu’l-Mukaddes olarak isimlendirmiş, sonrasında da mülk ve miras olması bakımından ve barındırdığı mescidi itibarıyla bu toprakların önemini sahabe için izaha geçmiştir. Bu topraklardaki Mescid-i Aksa ile sahabenin arasındaki derin, kalbi ve büyük bağı doğal olarak tasavvur edebiliriz. Özellikle yeryüzünde ilk kurulan mescidin Mescid-i Haram olduğunu ve İslamiyet’e kadar içinde putlara ibadet edildiğini biliyoruz. Onlar diğerini sanki ellerinde bulunan vicdani bir alternatif olarak görüyorlardı.
Mekki Sureler, Arzu’l-Mübarek’in İslam akidesi düşünce ve bilincindeki yerini bu ilk merhalede mümin cemaat için açıklamaya önem verdi. Sizler nebilerin mirasının gerçek ve meşru mirasçılarısınız, bu toprak -bugün- sizin toprağınızdır, bu bereket sizindir, bu mescit sizin mescidinizdir.
Bu sebeple sahabe, özellikle Nebi (s.a.v)’nin Mekke-i Mükerreme’den Kudüs’e gece yürüyüşüyle getirilmesi sonrasında kalplerine yaşayan bu toprağı hürleştirmek yolunda ellerinden gelen her şeyi yapmayı görevleri olarak görmüşlerdi.
Yahudilerin bu davet ve düşüncenin düşmanlarına destek çıkmaları sebebiyle Müslümanların Medine-i Münevvere’de Yahudilerle karşılaşmalarından ve gelişen müminler topluluğuna dair kaygı taşımalarından önce, Kur’an-ı Kerim’in, Medine döneminden önce Kudus’ün ehemmiyetiyle ilgili sözünü tamamlaması, Kur’an’ın mucizelerindendir. Bu sebeple oryantalistlerin Hz. Muhammed’in Kudüs’ün kutsiyeti meselesini Yahudilerden öğrendiğini iddia etmeleri, ne dediklerinin bilincinde ve idrakinde olmadıklarının göstergesidir. Mekki surelerde Kur’an bu toprağın ehemmiyetini gayrı Müslim Yahudilerle karşılaşmadan önce açıklamıştı. Bu durum, olayın bir reaksiyon, siyasi bir okuma ya da taktik eğitimi olmadığının delilidir; biz de bu düşünceyi olanaksız buluyoruz. Yahudilerin bu konudaki inançsızlıklarından ayrı olarak Müslümanların akidesi sağlam ve köklüydü. Kudüs, İslami vicdanın Kudüs’ü idi.
İsra suresi Mekki’dir. Mekke döneminde indirilerek, farklı boyutlar ve şekillerle bu topraklardaki mücadelenin devam ettiğini açıklamaktadır. İsra suresinin tamamı bunu anlatmaktadır. Allah’ın onun için yazdığı ebediliği izah eder. Kur’an genel olarak Kudüs’ün öneminin kesinliğine ve üzerindeki mücadelenin devamlılığına işaret etmektedir. Ebediyet ve kesinlik akidenin özelliklerindendir. Dikkat edildiğinde Kudüs ve Kudüs ile bağlantılı olan topraklar dışında, Müslüman topraklarının hiçbir parçasında dünya çapında daimi bir mücadele olmamıştır. Doktor el-Ticani şöyle diyor: “Surenin bu ayetle başlaması Mescid-i Haram üzerinde rastgele ve yerel olan mücadelenin, yerel durumdan küresel duruma taşınmasının işareti olarak algılanmıştır. Allah-u Teala’nın; ‘Ona ayetlerimizi göstermek için’ mealindeki (لنريه من آياتنا) sözündeki “lam” sebep bildiren “lamı-ı talil”dir dolayısıyla Resul’ün Mekke’den Kudüs’e yürütülmesi, ona Allah’ın bazı ayetlerinin gösterilmesi amacını taşıdığını göstermektedir. Mescid-i Aksa ile ilgili ayetlerin en açığı İsra öncesinde Roma, Farisi ve İsrail çatışmalarıyla zuhur eden tarihî ayetlerdir (deliller). İsra (yolculuk), basit ve yerel mücadelenin, bölgesinden geçici olarak çıkarak Mekke üzerinden Kudüs’e ve bereketli Şam bölgesine doğru olmuştur. Resul (s.a.v.) bu esnada, tarihte olayların en büyüğünün cereyan ettiği Kudüs’ü uzaktan izlemiştir. Tarihî olayları meydana getiren nebilerle karşılaşmıştır. Kendisinden örtü kaldırılmış ve bu olayların cereyanında payı olan zalimlerin akıbeti gösterilmiştir.59”
Kudüs, Müslümanların ruhi yönünü temsil ediyordu ve fetihlerinin en büyüğüydü. Peygamber (s.a.v.) Kostantiniye ve Mısır’ı fetheden kişinin faziletini açıklamışsa da Kudüs’ün konumu Kur’ani bir konumdur. Bu yüzden özellikle Peygamber (s.a.v.)’in vefatı sonrasında tüm sahabenin düşüncesi Kudüs’ün fethiydi.
3. Mekki hadislerde kudüs
Konumuzla ilgili Mekki olan hadisi nebeviler üzerinde durmak kolay bir şey değildir. Hadis âlimleri her ne kadar hadislerin varid olma sebeplerini açıklamaya çalışmışlarsa da birçok hadisin rivayet yeri tam olarak belli değildir. Ama bazı hadisler Mekke dönemindeki Kudüs’ün yerini bize gösteriyor. Bu hadislerden bazıları İsra ve Miraçla alakalı olmakla birlikte bazılarının bu konuyla hiçbir alakası yoktur.
1. Erkam’dan rivayetle ki o, Bedir savaşçılarındandır. Peygamber Efendimiz Müslümanların sayısı 40’a tamamlanana kadar Safa Tepesi civarındaki onun evinde barınmıştır. Bu 40 kişiden biri en son İslam’a giren Hz. Ömer İbni Hattab idi. 40 kişiye ulaştıklarında müşriklerin karşısına çıktılar. Erkam dedi ki: “Ben Kudüs’e gitmek istiyordum. Resulullah’a veda etmek için gittim. Resulullah bana; ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sordu. Ben de Kudüs’e, dedim. Bana, ‘Seni oraya götüren sebep ticaret midir?’ diye sordu. Ben de “Hayır, sadece namaz kılmak için.” dedim. Resulullah (s.a.v.), ‘Burada kılmış olduğun namaz orada kılmış olduğundan 1000 kez daha hayırlıdır,’ dedi.”60
2. Enes bin Malik’ten rivayetle Resulullah şöyle buyurdular: “Sonra Burak getirildi. O, merkepten büyük, katırdan küçük, ön ayaklarını gözün gördüğü en son noktaya koyan bir hayvandı. Ona bindim, Kudüs’e geldim. Orada peygamberlerin bağlandığı halkaya bağlandım ve mescide girdim. İki rekât namaz kıldım. Çıktığımda Cibril (a.s.) bir elinde şarap, diğer elinde süt dolu iki kâse ile geldi. Ben sütü seçtim. Cibril: ‘Fıtratı seçtin.’ dedi, sonra benimle semaya yükseldi.”61
3. Hz. Cabir anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki; ‘Kureyş beni yalanladığı vakit Hicr’de ayağa kalktım. Allah-u Teala hazretleri Kudüs’ü bana tecelli ettirdi. Ben onlara onun alametlerini birer birer haber vermeye başladım, hem bakıyor ve hem haber veriyordum.’ ” (Bu üzerinde ittifaka varılmış bir hadistir.)62
4. Bu hadislerden çıkan sonuç
Bu hadisler yukarıda savunduğumuz teoriyi açık bir şekilde destekleyerek onaylamaktadır. Birinci hadisteki sahabenin ilk davetin ortaya çıkışından bu yana -sayıları 40 kişiyle sınırlıyken bile- Kudüs’ün ne olduğunu, Kudüs’ün konumunu bildiklerini açıklıyor. Kudüs ilk andan itibaren akidevi bir sembol taşıyordu. Kendisine duyulan alaka siyasi ve merhalesel bir taktik niteliğinde değildi. O Kur’ani, ilahi bir inanıştı ve ne dönemin düşüncesiyle sınırlı ne de zamanın geçmesiyle değişiyordu. Kudüs’e has hadisler, bu dönemin hadisleri, Mekke döneminde Müslümanların sadece duygusal, akidevi ve vicdani bir durumla sınırlı olmadıklarını, bu dönemin Kudüs kültürü diye isimlendirebilecek bir aşamaya geldiğini de göstermektedir. Bu dönemde de bu topraklarda ne olup bittiğini dikkatli bir şekilde takip ediyorlardı. Çünkü Allah Rumların mağlup olduktan sonra birkaç sene içinde galip olacaklarını vaat etmişti. Kâfirler kendileri lehine yorumlayabilecekleri olayları beklerken sahabe de Kudüs’te ne olup bittiğini takip ediyordu.
Kudüs’le alakalı durum bununla sınırlı kalmamıştır. Sünnet-i mutahhara, Allah (c.c,)’ın Peygamber (s.a.v)’e göstermesi esnasında Kudüs’ü maddi olarak anlatıyordu. Sanki durum maddi bir tasvirdi. Peygamber (s.a.v.) Kureyş’e Mescid-i Aksa’yı kapı kapı, direk direk tarif ederken sanki sahabe de onu takip ediyordu. O kadar ki, tablo sanki Ömer İbni Hattab’ın ve diğer fethe katılanların zihnine asılmıştı. Tercüme ve siyer kitaplarında nakledildiğine göre Hz. Ömer Mescid-i Aksa’yı görünce tekbir getirmişti, onu yakinen tanıyordu. Peygamber (s.a.v.)’in tanımladığı gibiydi, burası Kudüs’tü.
Son söz
Bazı oryantalistler, Müslümanların, Ömer İbni Hattab’ın fethinden sonra ve Hristiyanların verdiği önemi gördükten sonra, Kudüs’e önem verdiklerini iddia ettiler. Bazıları da daha aşırı giderek Emevi dönemi sonrasında Abdullah bin Ez-Zubeyr ile olan tartışma etkisiyle Müslümanların Kudüs’e önem vermeye başladığını ve hadislerin varit olduğunu iddia ettiler. Bir kısmı da Müslümanların mübarek Mescid-i Aksa’ya ve Kuds-ü Şerif’e Haçlı seferleri sonrasında Hristiyanlara karşı kışkırtma amacıyla önem verdiklerini iddia etti. Ama en büyük yanılgı da Siyonist mutaassıp araştırmacılardan bazılarının, Müslümanların Kudüs’e önem vermelerinin Yahudilerin Osmanlı Padişahı II. Abdulhamid’den Filistin topraklarını millî devlet kurmak için istemeleri sonrasında olduğunu iddia etmeleridir.
Bu araştırma Müslümanların Kudüs’e verdikleri önemin risalet kadar eski olduğunu göstermektedir. Mekke döneminde Yahudilerle herhangi bir temas veya Hristiyanlarla bir çatışma olmamıştır. Bilakis o dönemde Hristiyanlarla Müslümanların ilişkisi: “O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevinecekler.” mealindeki ayette geçtiği gibi uzlaşı içindeydi. Müslümanlarla Kudüs’ün ilişkisi bu kadar erken dönemde başlamasına rağmen Mekke dönemi Kur’an’ında Arzu’l-Mukaddes lafzı beş yerde geçmiştir. Arzu’l- Mukaddes’ten arz olarak bahseden ayet ise bir tane olup daha önce de açıklandığı üzere hepsi Mekki surelerdir. Mevzudan doğrudan bahsetmeyen ayetlere gelince, Al-i İmran ve Bakara’daki bazı ayetler hariç yine hepsi Mekki’dir. Daha önce de açıkladığımız gibi, Müslümanların Kudüs ile olan ilişkileri değişmez ve sürekli olup siyasi veya jeopolitik değişiklikler niteliğinde olmamıştır.
Daha önce başka bir kişinin bu konu hakkında yazdığını görmedim ve Kudüs’ün bizim akidemizin bir parçası olduğunu insanlığın bilmesi için bu konunun -özellikle davet ve vaazlarla- genele yaygınlaştırılmasının Müslümanların vazifesi olduğunu düşünüyorum. Bu mesele, özellikle Şam toprakları üzerindeki günümüz Müslümanlarının durumu ile alakalı olarak okunması gereken konuların mihenk noktasını oluşturmaktadır.
Duamızın sonu âlemlerin Rabbi’ne Hamd olsun’dur.
Sonnotlar
1 El-Sayudii (d.t.), el-İtkan fi Ulum-u Kur’an.
2 El-Rafii (1997), İcaz-ı Kur’an, 26.
3 El-Sayudii (d.t.), El-İtkan fi Ulum-u Kur’an, 16.
4 El-Tabari (1997), Tarih-u Tabari 1/452.
5 El-Ticani, Hamit (1995), Usul-u Fikr Siyasi fi Kur’an Mekki, 21.
6 Kur’an-ı Kerim, 5/136-137.
7 Bkz. el-Tevhidiye, Ebu Hayyan (d.t.), el-Bahr el-Muhıt (2/12).
8 Bkz. el-Tevhidiye, Ebu Hayyan (d.t.), el-Bahr el-Muhıt (2/114).
9 Kur’an-ı Kerim.
10 Kur’an-ı Kerim, Tefsir-u rubat, Mısır’da zayıftır. Tefsir âlimlerinin onayladığı Filistin’dedir. Bkz. İbni el-Merci (2002), Fedail-u Beytü’l-Makdis (351/356).
11 Bkz. el-Elusi’ye bkz. (1996) Ruh-ul Beyan (5/23).
12 Kur’an-ı Kerim 27/57-59.
13 Kur’an-ı Kerim 44/24/28.
14 Rıza, Muhammet Reşit, el-Menar, 9/84.
15 El-Tabarasi (1997), Mücmeu’l-Beyan fi Tefsiru’l-Kur’an (6/23).
16 El-Maveredi, El-Nekt.
17 El-Razi’ye (d.j) Mefatih-ul Ğayb (3/25).
18 El-Tabarasi, Tefsiri, el-Kurtubi, el-Camiu li Ehkamu’l-Kur’an, el-Maveradi,
19 Kur’an-ı Kerim (28/5).
20 El-Elusi, Ruhu’l-Meani, el-Beydavi, Envaru’l-Tenzig ve Esraru’l -Tevil, el-Tevhidi, el-Bahr el-Muhit.
21 El-Maveredi, el-Nek ve el-Uyun, el-Elusi, Ruhu’l Meani, el-Tabari, Tefsiru’l Tabari, el-Tabarasi.
22 Rıza, Muhammet Reşit (1988), el-Menar, 9/83.
23 Geçmiş tüm kaynaklara bkz.
24 Kur’an-ı Kerim.
25 el-Elusi, Ruhu’l-Meani.
26 Kur’an-ı Kerim 21/ 70-71.
28 El-Zemahşeri’ye bkz. el-Keşşaf 2/623, el-Şankıdi, Edvau’l-Beyan 3/297, Taalib, Abdulmunim, Feth-ul Rahman fi Tefsir-ul Kur’an 4/4.
29 El-Tevhidi, Abu Hayyan (d.t.), el-Murrer el-Veciz 3/436.
30 El-Razi (d.t.) Mefati-ul Ğayb 10/117.
31 Kutub, Seyyid (1996), Fi Zilal-ul Kur’an 2/2212.
32 Kutub, Seyyid (1996), Fi Zilal-ul Kur’an 2/2212.
33 Kur’an-ı Kerim 21/7071.
34 El-Tabari (d.t.) Cami-ul Beyan 2/34. Bkz. Kurtubi (d.t.), el-Cami li Ahkam-il Kur’an, 3/22.
35 Geçenlere ek olarak şunlara bakınız: El-Zamehraşi, el-Keşşaf, el-Beydavi, el-Şukani, Mealim-il Tenzil.
36 El-Kurtubi, el-Cami Lahkam-il Kur’an.
37 El-Tabari, Cami-ul Beyan, el-Kurtubi, el-Cami Lahkam-il Kur’an, el-Razi, Mefati-ul Ğayb, İbin Kesir.
38 El-Tabari, Cami-ul Beyan 4/23, el-Kurtubi, el-Cami Lahkam-il Kur’an, 6/23, el-Elusi (2001), Ruh-ul Meani.
39 İbin Aşur (d.t.), el-Tahriri ve el-Tenvir 7/127.
40 El-Hamvi, Yakut (1995), Mucem-ul Büldan 5/172-173, el-Sire el-Halebiyye 1/62, İbni Kesir, el-Bidaye 2/40.
41İbni Teyme (d.t.) Usul-u Tefsir232.
42İbni Kesir (1992), el-Tefsir Elazim 3/248.
43 Kur’an-ı Kerim.
44 El-Tabari (d.t.), Cami-ul Beyan 6/32.
45 Geçen tefsir kitaplarına bakınız.
46 Kur’an-ı Kerim.
47 Bkz. Feda-ul Sahabe1/ 895-906.
48 Kur’an-ı Kerim 21/81.
49 İbni Atiye (1978), el-Muharrir el-Veciz 10/186, el-Elusi (2001), bkz. Ruh-ul Meani, 9/75.
50 Cami-ul Beyan (1992) 9/81, İbni Atiye (1978), el-Muharrir el-Veciz 10/186, Elelusi (2001), Ruh-ul Meani, 9/75, Elbukai (1995), Mazm-ul Derer 5/102, el-Şankıdi, Edva-ul Beyan 512, Abridge of Tafsir İbn.
51 El-Razi (d.t.), Mefati-ul Kur’an, 11/174.
52 Kur’an-ı Kerim 34/18.
53 El-Seravi.
54 El-Tevhidi, Ebu Hayyan (d.t.), el-Bahr el-Muhit 7/261.
55 El-Taberi (d.t.), Caim-ul Beyan, 10/366.
56 El-Taberi (d.t.), Caim-ul Beyan, 10/367, el-Bukai (1995), Nazm-ul Derer, 6/171, el-Kurtubi (d.t.).
57 El-Asfahini (1989), el-Rağib, el-Müfredat fi Ğarib-il Kur’an-i Kerim 2/402.
58 El-Elusi (2001), Ruh-ul Beyan, 11/227.
59 El-Ticani, Abdulkadir (1995), Usul-ul Fikr Siyasi 148 -149.
60 Hadisi bildiren Hâkim dedi ki: “Bu hadisin senetleri ahihdir (1990). El-Müstedrek (3/576 hadis no 6130), el-Dıhak (1989), el-Ahaad ve el-Emesani (2/19 hadis no 688), el-Tabarani (1972), el-Mucem el-Kebir (1/306 hadis no 907), Fi Cemi-ul Zevaid (2/5) “Ahmet el-Tabarani ve güvenilir adamları rivayet etti.”
61 Hadisi bildiren: Müslim Sahih-i Müslim, (1/145 hadis no 162).
62 Hadisi bildiren: El-Buhari (1997), Sahih-ul Buhari (3/1409, hadis no 3673) Müslim (d.t.), Sahih Müslim (1/156 hadis no, 170).
Mustafa Özcan, Araştırmacı-Yazar
Haremeyn veya Mescid-i Aksa ve Mekke-i Mükerreme’deki Kâbe-i Muazzama, İslam’ın getirdiği kutsal mekânlar değil; bilakis İslam’ın teyit ettiği, vurguladığı kutsal yerlerdir. İslam’ın getirdiği yeni mekân veya yenilik Medine-i Münevvere’dir. Bu yeni kutsal mekân ise Peygamberimizin manevi mirasını temsil etmektedir. Hicretten ve Mescid-i Nebevi’nin yapımından sonra Haremeyn denilince Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Nebevi akla gelmektedir. Hâlbuki öncesinde tarihî Haremeyn, Kâbe-i Muazzama ve ondan yaklaşık 1000 yıl sonra kurulan Mescid-i Aksa’dır. Bu, eskilerin dediği gibi zaruri ve bedihi bir bilgidir.
Kâbe-i Muazzama Hz. İbrahim (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Daha doğrusu, Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği gibi, 4000 yıl kadar önce Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (a.s.) tarafından yapılmıştır. Mescid-i Aksa veya Süleyman Mabedi ise MÖ 1012 tarihinde yapılmıştır. Mescid-i Aksa veya Süleyman Mabedi’nin inşasına Hz. Davud (a.s.) başlamış ve Süleyman (a.s.) da tamamlamıştır. Dolayısıyla Kâbe’nin inşasında Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.)’in, Mescid-i Aksa’nın inşasında ise Hz. Davud ve Süleyman (a.s.)’ın isimlerini ve izlerini görmekteyiz.
Süleyman Mabedi ile Abdülmelik tarafından yaptırılan Mescid-i Aksa’nın ilişkisi noktasında da bir karışıklık vardır. Bilindiği gibi Hz. Ömer, hicri 16 veya 17’inci yılda Kudüs’e geldiğinde Süleyman Mabedi’nin sadece enkazı kalmıştı. Zaten Romalılar mabedi bir şekilde yıkmışlar ve yerine Jüpiter Tapınağı’nı inşa etmişlerdi; tıpkı Cami-i Emevi ahvalinde olduğu gibi. Bilahare, Roma’nın Hristiyanlaştığı dönemde o da yıkılmıştır. Lakin Hristiyanlar, reddi mirastan dolayı ve Yahudilerin Hz. Mesih’e yaklaşımından ötürü Hz. Süleyman ve Davud (a.s.)’un mirasına bigâne kalmışlar ve kendi hâline terk etmişlerdir. Hz. Ömer’in ise ruhanilerin kendisine kilise içinde gösterdikleri bölüm yerine, dışarıda mezbelelik hâline gelmiş Jüpiter Tapınağı arazisinde namaz kıldığı bölüm, muhtemel olarak Süleyman Mabedi (Mescid-i Aksa)’nin bulunduğu ve sonra hatırasına cami yapılan yerdir. Dolayısıyla kazılar aracılığıyla ispat edilse de edilmese de Mescid-i Aksa, Süleyman Mabedi’nin öteki adı ve yüzüdür.
İslam sonrasında bu yapı İslamileştirilmiştir. Bu konjonktürel bir değişim olsa bile aslına aykırı değildir. Zira İslam, bütün peygamberlerin getirdiği dinin genel adıdır. Bu genel ad zamanla Musevilik, İsevilik gibi özel adlar da kazanmıştır. Hatta Batılılar bazen İslamiyet’in son mesajı olan Risalet-i Muhammediye’yi, Muhammedilik olarak adlandırmaktadırlar. Bu, İsevilik benzeri tanımların karşılığıdır. Hâlbuki Müslümanlara göre, dinin kaynağı Muhammed (s.a.v.) olmayıp Allah olduğundan, Muhammedilik tabiri kabul edilemezdir. Peygamberimiz de kendisinin Ahdi Atik (İlk Sözleşme) ve Ahd-i Cedit (Yeni Sözleşme)’in bir devamı olduğunu özellikle vurgulamıştır. Peygamberimiz, peygamberlik manevi soy ağacının Faran’dan yükselen dalıdır. Peygamberimizin isimlerinden ve sıfatlarından birisi “cami”dir; yani diğer risalet ve mesajların varisi ve toplayıcısıdır. Bütün risaletlerin özü bir şekilde Hz. Muhammed (s.a.v.)’de toplanmış ve buluşmuştur. Bundan dolayı da “Ene evla bi İsa.” yani “Ben Hz. Mesih’e Hristiyanlardan daha yakınım.” buyurmuşlardır. Bu yakınlığın ifadelerinden birisi, Hz. İsa’nın bir şekilde nüzulüyle ahir zamanda ümmetine dâhil olacağı keyfiyetidir. Hz. Musa ve diğer peygamberlerle ilişkisi de böyledir. Peygamberimiz bütün nübüvvetlerin özü olduğu gibi Kur’an-ı Kerim de bütün kitapların özüdür. Kur’an-ı Kerim yine Kur’an lisanıyla “müheymin” bir kitaptır ve bu onun tamamlayıcı vasfını ve onun da ötesinde toplayıcı ve egemen vasfını göstermektedir.
Kitaplar gibi mabetler de, önceki İslam milletlerinden son sözleşmenin sahibi olan Müslümanlara miras olarak kalmıştır. Bu itibarla, Müslümanlar Mescid-i Aksa’ya herkesten daha layık ve münasip oldukları için Süleyman Mabedi’ni Mescid-i Aksa adıyla ihya etmişlerdir.
Burada bir iltibas var. Museviler fiziki olarak Süleyman Mabedi’nin kendilerine ait olduğunu, zira kendilerinin Davud milletinden olduklarını ileri sürüyorlar. Hâlbuki manevi mirasta bir kayma yaşanmıştır. Tasavvufta “döl yavrusu veya evladı” ile “yol evladı” gibi bir tabir vardır. Yahudiler yollarını değiştirdikleri için yol evladı olmaktan çıkmışlar ve buna mukabil “ümmiyyin” olarak anılan Müslümanlar yol evladı olmuştur.
Bu çerçevede bugün, Yahudiler Süleyman Tapınağı’nın kalıntılarını Mescid-i Aksa’nın altında yaptıkları kazılarla ararken Müslümanlar da iki yapı arasındaki fiziki irtibatı reddediyorlar. Hâlbuki metafizik irtibat gibi pekâlâ fiziki bir irtibat da mümkündür. Fiziki irtibat olmasa, yani Mescid-i Aksa’nın inşaat mahalli Süleyman Mabedi’nin biraz ilerisinde veya gerisinde de olsa hiç fark etmez. Zira “barekna havlehu” ibaresi, mahallin çevresinin de kutsiyetini göstermektedir. Tin ve Beled surelerinde de buna atıf vardır. Dolayısıyla Yahudilerin iddialarını savuşturmak için Süleyman Mabedi ile Mescid-i Aksa arasındaki münasebeti iltibas hâline getirmek doğru değildir. İkisinin mekân olarak bir olduğu ispat edilirse bu sadece Müslümanların Hz. Davud ve Süleyman’a ve onların manevi mirasına varis olduklarını gösterir; fiziki olarak da bu durumu ispat eder. Yine, ayrı yerlerde olmaları da aralarındaki manevi mirası baltalamaz. Dolaysıyla Müslümanların, “Mescid-i Aksa’nın yeri Süleyman Mabedi’nin yeri değildir,” savunması içi boş ve muhtemelen de doğru olmayan bir savunmadır. Buhari’de yer alan bir hadiste ifade edildiği gibi; “Peygamberler, anneleri farklı babaları bir kardeşlerdir.” Peygamberler geride fiziki değil metafiziki miras bırakırlar. Buradaki baba, aslında, dinin özünü yani akaidini göstermektedir. Menhec ve şeriat ise konjonktüreldir ve anneyi temsil etmektedir. Bazen peygamberden peygambere veya zamandan zamana değişebilir.
Bir başka iltibas konusu da Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te mi, yoksa Mekke’de mi olduğu meselesindedir. “La tüşeddu’r rihalu illa ila selasin/Ancak üç mabet için kafile hazırlanır ve hususiyle ziyarete çıkılır.” hadisi, sarahaten üç harem-i şerife işaret ediyor. “Kâbe-i Muazzama, Kudüs ve benim mescidim” ifadesi açık olmasına rağmen kimi oryantalistler bu hadisin Emeviler tarafından uydurulduğunu ve buradaki maksadın Hicaz’a gidecek olan hacıları Kudüs’e yönlendirmek olduğunu söylerler. Dolayısıyla bu zevata göre Mescid-i Aksa (En Uzak Mescit) Kudüs’te değil Mekke’dedir. Türkiye’de bu iddiayı paylaşanlardan birisi Vatan gazetesi yazarı Süleyman Ateş’tir. Süleyman Ateş, Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil Mekke’de olduğunu ileri sürmektedir. Bu ise daha önce Mustafa Sibai ve Mustafa Azami gibi Müslüman âlimlerin cevap verdikleri ve reddettikleri bir tezdir. Müslümanlar, Hz. Mesih’ten sonra 600 yıl kadar atıl olan Süleyman Mabedi’ni yeniden ihya ve inşa etmişlerdir. Bu, Yahudilerin kurmak istedikleri üçüncü mabettir. Yani şu anki Mescid-i Aksa Yahudilerin kurmak istedikleri üçüncü mabettir. Dolayısıyla üçüncü mabet Müslümanlar tarafından inşa edilmiş ve kurulmuştur. Yahudiler de kendilerine gelen mesaja sadık kalabilselerdi bu mabedin üçüncü mabetleri olduğuna ikna olurlardı. Özlerine yabancılaşmamış olsalardı bu mabedi manevi olarak Müslümanlarla paylaşırlardı. Ancak bunu yapmayacaklardır. Onlar Hz. Mesih’in mesajını, yani yeni sözleşmeyi reddettikleri gibi, en yeni sözleşmeyi de reddetmektedirler. Dolayısıyla onlar, anakronik bir mabet peşindedirler. Sıkıntının temeli de burada yatmaktadır. Süleyman Ateş, Alfred Guillaume’a dayanarak, Mescid-i Aksa’nın ne Kudüs’teki Süleyman Mabedi ne de gökteki Beyt-i Mamur olduğunu söylemektedir. Ateş’in tezine göre, Mescid-i Aksa Hz. Muhammed (s.a.v.)’in zaman zaman gidip namaz kıldığı Ci’rane Vadisi’nde bulunan bir namazgâhtır. Ci’rane Vadisi’nin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i Edna (En Yakın Mescit), Hz. Peygamberin namaz kılıp ihrama girdiği namazgâha da Mescid-i Aksa (En Uzak Mescit) denmişti. Dolayısıyla bu zevata göre, İsra hadisesinin olağanüstü bir durumu yoktur. İsra, onlara göre bedensel bir gece yürüyüşüdür. Miraç da Ateş’e göre ruhsal bir yükselme ve müşahededir.
Hâlbuki Mescid-i Edna yani yakın mabet Kâbe-i Muazzama’dır ve zaten Müslümanlar 16 veya 17 ay boyunca Mescid-i Aksa’ya, yani Kudüs tarafına yönelerek namaz kıldıktan sonra Yahudilerin başa kakmalarından mütevellid olarak Peygamberimizin arzusu istikametinde kıble Kâbe’ye kaydırılmıştır. Dolayısıyla, Mescid-i Aksa, Mekke’de değil Kudüs’tedir. Müslümanların kıblelerinin değişerek Kudüs’ten Kâbe’ye veya Mekke’ye doğru yöneliyor olmaları onu terk ettikleri anlamına gelmez. Reddi miras yoktur, tadil ve takdim vardır. Bilakis İsra suresi Müslümanlarla Mescid-i Aksa ve Kudüs ilişkisini pekiştirir ve teyit eder. Bunun dışındaki görüşler ya oryantalistlerin maksatlı görüşleridir ya da kompleks sahibi Müslümanların ileri geri konuşmalarından ibarettir.
Kur’an ve Kudüs tartışmaları
Bir süre önce Elaph adlı haber portalına bakarken el-Cezire’de yayınlanmış bir programın videosuyla karşılaştım. Tartışma çarpıcı ve dikkat çekiciydi. Bana Davos’u hatırlattı. Bilindiği gibi Şimon Peres Davos’ta Başbakan Erdoğan’a yönelik olarak; “Araplar karışmıyor da bu işe sen niye karışıyorsun ve burnunu sokuyorsun?” mealinde sözler sarf etmişti. Gerçekten de bu ifadeler bazı Yahudilerin kabalık ve hoyratlıklarını gösteren karakteristik ifadelerdir. Benzer sözleri Bar Llan Üniversitesi Arapça Bölümü öğretim üyelerinden Mordechai Kedar da el-Cezire spikeri karşısında sarf etti. Sözleri soğuk duş etkisi yaptı. El-Cezire muhabiri veya spikeri, konuğuna Kudüs çevresindeki yeni yerleşim merkezlerini ve bu yerleşim merkezlerinin barış sürecini sabote edip etmediğini soruyordu ki, karşısındaki kaba bir şekilde patladı; “Sorunuzu anlamıyorum. Kudüs bizim 3000 yıllık şehrimizdir. Senin ataların şarap içip kızları canlı canlı gömerken ve Lat ve Uzza’ya tapınırken biz bu şehri mamur ve bayındır hâle getirdik. Siz kalkmışsınız Katar’dan bizim işlerimize burnunuzu sokuyorsunuz. Kimseden izin alacak hâlimiz yok. Bu şehir Yahudi ve Müslümanlara, herkese açık ama tapusu bize aittir...” dedi. Bunun üzerine spiker; “Madem tarihten bahsediyorsunuz öyleyse Kur’an’dan da Kudüs’ü kaldırabilir misiniz?” diye mukabele etti. Lakin adam aynı küstah tavırla daha da garip cevaplar vermeye başladı. Hayretler içerisinde tartışmayı pürdikkat izliyorduk. Adam bu sefer daha kökten şeyler söylemeye başladı ve ezcümle dedi ki, “Kur’an-ı Kerim’de bir tek yerde bile Kudüs ibaresi geçmiyor. Kur’an-ı Kerim’de öyle bir şey yok...” Bunun üzerine spiker “Sübhanellezi esra biabdihi leylen mine’l Mescidi’l-Harami ile’l Mescidi’l-Aksa...” ibaresini okudu ancak adam Kur’an’da Kudüs’ün geçmediğinde ısrarlıydı.
Aslında bu hususta kabahat Yahudilerden önce Müslümanların. Mustafa Sibai’nin es-Sünne kitabında belirttiği gibi, Goldziher gibi oryantalistler, Emevilerden İbnü’s-Zübeyr’in Haremeyn’i kontrolü sırasında insanları Harem-i Şerif’ten Kudüs’e çevirmek için hadis uydurduklarını ileri sürer. Daha sona Mustafa Azami, yine bazı müsteşriklerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın gerçekte Kur’an’daki Mescid-i Aksa olmadığını söylediklerini anlatır. Maalesef bizim içimizde de bu yönde kalem oynatanlar, müsteşriklere öncülük ve rehberlik yapanlar var. Bizim için üzücü olan nokta da burasıdır. Mesela şazz (kaide harici) rivayetlerin toplayıcısı olan Süleyman Ateş de Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil de Mekke’de olduğunu söyleyen kalem erbabı arasındadır. İslam tarihinde bu veya benzeri iddiaları daha çok Şii müellifler dile getirmişler ve rivayet etmişlerdir. Yakubi bunlardan birisidir. Onlardan birçoklarına göre Mescid-i Aksa yerde değil de göklerdedir. Yani Şii müellifler arasında da hem tarihte hem de günümüzde farklı düşünen kimseler vardır. Bununla ilgili tarihte kimi Şii müellifler Yahudilere koz verir rivayetler serdetmişlerdir. Lakin bunlar sadece tarihte kalmamış, etkileri günümüze de yansımıştır. Mescid-i Aksa’nın yerde veya Kudüs’te değil de göklerde olduğunu iddia eden Şii âlimlerden birisi, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’dan da ödül almış bulunan Cafer Murtaza el-Âmili’dir.
Mordechai’den önce de kimi Yahudi müellifler ve oryantalistler benzer bir dil kullanmışlardır. Söz gelimi, İslam Ansiklopedisi’nde (Encyclopaedia of Islam) Yahudi F. Buhl’ın yazdığı al-Kuds kelimesinin altında şöyle denilmektedir: “Belki de Elçi, Mescid-i Aksa’nın gökyüzünde bir yer olduğuna inanıyordu.”! Buhl, daha sonra şöyle der: “Elçi Muhammed, belki en başından itibaren ayeti kerimede bahsedilen mescidin sonradan Beytu’l-Makdis’de inşa edilen mescit değil de gökyüzünde bir yer olduğunu anlamıştı.” Yine, The Hebrew University’de Yahudi araştırmacı ve aynı üniversiteye bağlı Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü üyesi Isaac Hassoun, el-Meclisi’nin Bihâru’l-Envar isimli kitabında ve el-Kundûzi’nin Yenâbîu’l-Mevedde isimli kitabında yer alan rivayetleri bu görüşüne delil olarak getirmiştir. Isaac Hassoun, bir yazısında şöyle demektedir: “Müslümanların âlimleri Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki mescit olduğu üzerinde görüş birliği içinde değillerdir. Çünkü bazıları onun Kudüs’ün veya Mekke’nin üzerinde, gökyüzünde bir mescit olduğu görüşündedir.” Yahudi yazar Yehuda Litani “Yediot Aharonot” gazetesinde “Mescid-i Aksa etrafında zihin savaşı” başlığıyla yazdığı makalede Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki mescit olduğu konusunda Müslümanlar arasında görüş birliği olmadığını söyleyerek şöyle der: “Gerçek şu ki, Mescid-i Aksa ifadesi için farklı İslami tefsirler vardır ve bunlar Mescid-i Aksa’nın başka bölgelerde olduğunu söylemektedir. Medine-i Münevvere yakınlarındaki bir yer de bu bölgeler arasındadır.”
Lübnanlı Şii âlimlerinden 1945 doğumlu Cafer Murtaza el-Âmili de, “Mescid-i Aksa nerede?” adıyla bir kitap yazmıştır. Bu kitabın tek amacı Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te yer alan Mescid-i Aksa olmadığını, bilakis ayette adı geçen Mescid-i Aksa’nın gökyüzünde olduğunu ispat etmektir. El-Âmili kitabında Mescid-i Aksa’nın Müslümanların genelinin inandığı gibi Kudüs’teki mescit değil, gökyüzünde bir mescit olduğu sonucuna ulaşır! El-Âmili, Es-Sahih min Siyreti’n-Nebiyyi’l-A’zam (En Yüce Nebi’nin Sahih Siyeri) isimli kitabında şöyle der: “Ömer (r.a.) Kudüs’e girdiğinde, Aksa adını taşıması bir yana orada mescit dahi yoktu.” Ve şöyle devam eder: “İsra olayının gerçekleştiği ve Allah’ın çevresini mübarek kıldığı Mescid-i Aksa gökyüzündedir.”!
Maalesef görüldüğü gibi bazıları bilerek veya bilmeyerek Yahudilerin değirmenine su taşımaktadır.
Beyaz Minare ve Mescid-i Aksa
Son dönemlerde Mescid-i Aksa’nın konumuyla ilgili olarak çeşitli iddialar aldı yürüdü ve bu hususta şüpheye sevk edici yorumlar yapılmakta. Bunlardan birisi de Hz. Peygamber ve hatta Hz. Ömer döneminde burada bir mabedin olmadığı iddiasıdır. Müsteşrikler ve bahusus Goldziher gibiler, buradaki mabetlerin Emeviler döneminde inşa edildiğini delil göstererek Mescid-i Aksa’nın kutsiyetiyle ilgili rivayetlerin İmam Zühri ve sonrasında uydurulduğunu ileri sürüyorlar. Bu bağlamda, Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olmadığı rivayetleri öne çıkarılıyor. Yine benzer gerekçelerle Mecid-i Aksa’nın Mekke civarındaki bir mescit olduğunu ileri süren kimseler de vardır. Kimileri de Mescid-i Aksa’nın göklerde olduğunu iddia etmektedirler. Bunlara göre Mescid-i Aksa göklerdedir ve Beyt-i Mamur olarak bilinir. Oysa ki mescit yıkılmakla vasfını kaybetmez. İslam fıkıh kitaplarında mescidin sadece yüzey olarak mescit olmadığı bilakis göklere kadar muvazi uzantının da mescit kapsamına girdiği ifade edilir. Yine mescidin statüsü sadece göklere değil ayın şekilde yedi kat yere kadar uzanır. Bundan dolayı camilerin altlarının gayrimeşru alışverişler için kiraya verilmesi caiz görülmemiştir. Hz. Ömer’in namaz kıldığı ve bilahare cami yapılan mekân ve hazire, aslında Süleyman Mabedi’nin haziresidir ve Mescid-i Aksa ve Ömer Camisi buranın üzerine yapılmıştır. Birinci ve ikinci mabetlerin yıkılmasından sonra Romalılar buraya Jüpiter Tapınağı’nı yapmışlar; İseviler ise Yahudilerle husumetlerinden dolayı bu yerle ilgilenmemişlerdir.
Hz. Peygamberin Miraç’a çıkarken İsra hadisesinde peygamberlere imamet yaptığı yer Süleyman Mabedi olsa gerek. Zaten Hacer-i Muallak da bu hazire ve külliye içerisindedir. Dolayısıyla mescit veya cami, tuğla veya beton bloklarından ibaret değildir, aksine manevi bir mekândır ve ruhanilerin ve müminlerin buluştukları ve ibadet ettikleri yerdir.
Eğer göklerde veya Mekke’de idiyse Müslümanlar 17 ay boyunca Mescid-i Aksa ve Kudüs’e müteveccihen nasıl namaz kıldılar? Bunun izahı yok. Göklerde olsaydı zaten Kudüs’e teveccüh etmeye gerek ve lüzum yoktu. Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olduğunun ispatı sadece “La tüşeddu’r rihalu illa ile selasin” hadisi değil, Abdullah İbn-i Ömer gibi ilim sahibi sahabilerin de bu kentte mücavir olma arzu ve istekleridir. Buna rağmen bazı TV programlarda Mehmet Ali Bulut ve Abdulaziz Bayındır gibi isimler önceki iddiaları yineleyip durmaktadır. Bazıları bu yaklaşımın, mülkiyet konusunda Yahudilere açık çek vermek anlamına geleceğini söylemektedir. İster Mescid-i Aksa tam Süleyman Mabedi üzerine inşa edilmiş olsun isterse hafif sağa sola kaydırılmış olsun, hiç fark etmez. Birincisi, Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği gibi “barekne havlehu” ayeti celilesiyle birlikte münhasıran Mescid-i Aksa değil çevresi de mukaddestir. Dolayısıyla Mehmet Ali Bulut’un tezine göre, nokta olarak mescidin yerinin tam Süleyman Mabedi’nin üzerinde olup olmaması tamamen ikinci derecede bir tartışmadır. Mescidi Yahudilerin sahiplenmesi meselesine gelince bu da biz Müslümanlar için önemli değildir; çünkü Hz. Musa bizim de ulu’l azm peygamberimizdir ve dolayısıyla Müslümanlar onun manevi mirasına haiz ve sahiptir. Peygamberimiz “Ene evla bi İsa” ve “Ene evla bi Musa” gibi sözler söylemiştir. Aşure günü de cami günlerden birisidir. Peygamberimizin sıfatlarından birisi de “cami”dir. Zira risaleti bütün risaletlerin sonuncusu ve özüdür. Kur’an-ı Kerim de “el-Müheymin” sıfatıyla birlikte bütün önceki kitapların toplamı ve özüdür. Dolayısıyla Yahudilerin Hz. Musa’nın mirası üzerinde hiçbir hakları yoktur. İseviler mesajlarını ve dinlerini, kitaplarını bozmuşlar, Yahudiler de kendilerini bozmuşlardır.
Yine Hz. İsa’nın ahir zamanda ineceği haber verilen el-Menaretü’l Beyza’nın da Emevi Camisi olmadığı ileri sürülmüştür. Esasında, Emevi Camisi ile Mescid-i Aksa’nın kaderleri benzerdir. Her ikisi de Jüpiter tapınaklarıyla kiliseler veya mabetler üzerine inşa edilmişlerdir. Hadis-i şeriflerde Hz. İsa’nın Dimeşk şehrindeki Beyaz Minare’ye ineceği haber verilmiştir. Lakin o dönemde bir beyaz minare olmamasından dolayı Müslümanlardan bazıları hem Beyaz Minare hem de Hz. İsa’nın nüzulü konusundaki haberlere şüphe nazarıyla bakar olmuşlardır. Bu da heva ve hevese tabi olmaktan başka bir şey değildir. Bunu yapanlar tevil yerine inkâra yelteniyorlar. Elbette ahir zaman havadisi müteşabihattan olduğundan keyfiyete gelmez veya bir nevi tevile tabidir. Lakin inkârı tevili değildir. Gazali’nin ve diğerlerinin ifadesiyle haşvişat erbabı (lüzumsuz sözler eden) ve ehli ne kadar kınamaya haiz ise, inkâr ve tevil ehli de öyledir. İnkârda, tevilde israf da iflastır. Beyaz Minare birçok ehli ilmin ortak ifadesiyle Cami-i Emevi’dir.
Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği
Tevhid inancının önderleri olan peygamberlerin Allah’ın dinini en yoğun olarak insanlara tebliğ ettikleri kutsal bir mekân olan Kudüs, tarih boyunca birçok devlet ve milletin ilgi odağı hâline gelmiştir.
Tarihte farklı isimlerle anılan şehrin en çok bilinen ve en çok kullanılan isimleri Asuriler zamanında kullanılan Urusilimmu, Ursalimmu; İbraniler tarafından kullanılan Yruşim veya Yeruşalayim yahut Yerûşalem’dir. Grekler burayı “kutsal şehir” anlamında Heirosolyma; Latinler ise Jerusalem diye isimlendirmişler ve bu isim bütün Batı dillerinde bu veya buna yakın bir telaffuzla anılmıştır.
Yeruşalayim ismi Arapçaya “kutsal ve esenlik yurdu” olarak çevrilince Tevrat’ın Arapça metinlerinde şehrin ismi Darusselam diye anılmıştır. Hatta tam manasıyla “esenlik ve barış şehri” anlamında da Medinetu’s-Selam diye isimlendirilmiştir.
“Kutsal belde, kutsal şehir” şeklinde vasıflandırılan bu mübarek belde; “doğruluk şehri, Allah’ın şehri, barış şehri, inananların şehri” şeklinde de anılmıştır. İslam tarihi kaynaklarına bakıldığında ise şehre hemen hemen aynı anlama gelen “kutsal şehir, bereket yurdu, mukaddes mekân” anlamında “Kuds” adı verilmiştir. Veya “kutsal ev” anlamında Beytulmakdis/Beytulmukaddes şeklinde isimlendirilmiştir. Aslında İbraniler buraya, Hz. Davud (a.s.)’un inşa ettiği kutsal mabed için kullanılan bir isim olarak önce mabed, sonra da şehir için Beth Makdeşe veya Beth Ha-Mikdaş adını vermişlerdir. Aramice ile Arabicenin birbirlerine olan yakınlıklarından dolayı da bu isim Arapça kaynaklara Beytu’l-Makdis şeklinde yansımıştır. Şehrin adı Kur’an-ı Kerim’de Maide suresi 21. ayette “Kutsal toprak” anlamında “el-Ardu’l-mukaddese” şeklinde geçmektedir. Kaynaklarımızın bir kısmında da Mescid-i Aksa için “Kudüs’teki el-Beytü’l-Mukaddes” denilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ise bu kutsal mabede “etrafı bereketli kılınmış mescid” denilerek “el-Mescidu’l-Aksa” adı verilmiştir. İslam kaynaklarının bir kısmında da Eyle, İlia veya İliya diye anılmasının nedeni, şehrin Romalılar tarafından işgal edilmesi üzerine yeniden yapılandırılmış olmasıdır. İslam öncesi Arapları, Romalılar ve Bizanslılar zamanında bu şehre sık sık gelip gittikleri için şehre dönemin Roma İmparatoru Adriyanos’un asıl adı olan “Alius”tan dolayı Alius’un şehri anlamında İliya demişlerdir.
Bu çerçevede, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem (a.s.)’in dünyaya indirildiği, Havva ile buluştuğu ve yeryüzünde ilk ibadetini yaptığı yerler kutsal sayılmış ve bu kutsallık önemli ibadetler için mekân kabul edilerek bu yerlerin önemi nesilden nesile aktarılarak devam etmiştir. Bugüne intikal eden bazı bilgilere bakılırsa Hz. Adem ve Hz. Havva’nın buluşma mekânları Arafat Tepesi’dir. Kutsallığı da o günden bu yana devam etmektedir. Daha sonra Hz. İbrahim’in, eşi Hacer ile oğlu İsmail’i Bekke/Mekke Vadisi’ne getirip bırakmasının ardından susuz kalan anne ve bebeğinin su ihtiyacını karşılamak üzere Cenab-ı Allah’ın hikmetiyle fışkıran zemzem suyu ve çıktığı yer; Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme meselesinden dolayı Mina ve Müzdelife gibi yerler, mukaddes mekânlar olmuş ve bunlardan Mina, Allah’a yakınlık maksadıyla kurban kesme mekânı olmuştur. Aynı şekilde İbrahim ve oğlu İsmail (a.s.) tarafından Allah’ın emri üzerine insanlar için bir ibadet mekânı olsun diye inşa edilen Kâbe, kutsal bir mabed olarak kabul edilmiştir (Al-i İmran; 96).
Hz. Musa’nın ilk vahyi aldığı mekân olan Tuva Vadisi (Ta-Ha; 12) ile levhaları aldığı Tur Dağı (Tur; 1, Tin; 2); Hz. Davud’un yaptırdığı ve oğlu Süleyman tarafından tamamlanan mabet, Mescid-i Aksa ile Hz. İsa’nın doğduğu mekân olan Beytullahm vb. yerler de kutsal mekânlar olarak kabul edilmiştir. Bu gibi yerlerin kutsallığı buralarda meydana gelen olaylardan ötürüdür ve kutsallıkları vahiyle teyit edilmiştir. Kâbe’nin kutsallığı ile ilgili inanç, Hz. İbrahim devrinden itibaren bu bölgede yaşayan insanlar tarafından devam ettirilmiş ve bu kutsallık daha sonra şirk dönemlerinde dahi sürdürülmüştür. Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliği ile bu kutsiyet yeniden teyit edilerek ebediyen, kıyamete kadar süreceğine iman edilmiştir. Resulullah’ın Yesrib’e hicret etmesi üzerine onun talimatıyla sınırları belirlenip “hicret yurdu” olarak kabul edilen ve “Peygamber şehri” anlamına gelen “Medinetu’n-Nebi” adıyla anılan şehir ve burada Peygamber ve arkadaşları tarafından inşa edilerek “Mescidu’n-Nebi” diye anılan mescit de bu kutsal mekânlar arasında yer almıştır.
Bütün bu kutsal mekânlar içinde üç dinin mensupları tarafından kutsal kabul edilen Kudüs ve Mescid-i Aksa, dünya tarihinin son 21 asrında, âdeta paylaşılamamaktadır. Ancak bu şehrin ve içindeki mekânların kutsallığı Allah tarafından belirlendiğine göre, Allah’ın indirdiği hükümler ve şeriatların hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi de yine vahiy gereğidir. Bu şehir ve şehirdeki kutsal yerlerin paylaşılamaması meselesine daha sonra değinmek üzere, son ilahi vahyin ve son Peygamberin Rabbinden aldığı ahkâma dayalı olarak kutsallıklarının en son durumlarını incelemeye çalışalım.
Kudüs, imar edildiği günden bu yana Şam diyarının merkezi ve başkenti olagelmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un Filistin bölgesine gelip yerleşmelerinden itibaren bu bölgenin tümü mübarek kabul edilmiştir, “Biz onu (İbrahim’i) ve (yeğeni) Lut’u âlemler için mübarek kıldığımız arza (yere ulaştırıp) kurtardık.” (Enbiya; 71). Bereketli kılınan bu bölgenin mübarek olarak kabul edilmesinin nedeni, Cenab-ı Allah’ın hikmetiyle buradan pek çok peygamberin gelip geçmesi ve burada vefat edip defnedilmesi veya meyve ve sebzelerle etrafının bereketlendirilmiş olmasından ileri gelmektedir.
Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’in Mescid-i Aksa’dan söz ederken etrafının mübarek kılındığını ifade etmiş olması da son derece manidardır. “Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah) bütün eksikliklerden münezzehtir. Ona ayetlerimizden bazısını gösterelim diye (bu yolculuğu yaptırdık). Şüphesiz ki O, işitendir görendir.” (İsra, 1).
Yeryüzünde inşa edilen ilk mescidin Mekke’deki Mescid-i Haram olduğu bilinmektedir. Bu mescidin Hz. Adem veya ondan sonra gelen evladından birileri tarafından inşa edilmiş, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (a.s) tarafından da bu inşanın yenilenmiş olduğu kaydedildiği gibi; Hz. İbrahim ve İsmail (a.s)’in ilk temellerini atıp ilk defa bu mabedi yaptıkları da ifade edilmektedir.
Yeryüzündeki ikinci mescidin ise Mescid-i Aksa olduğu Peygamber (a.s)’den gelen hadislerle anlatılmaktadır. Bazı tarihçi ve yorumcuların kanaatlerine göre, Mescid-i Aksa’nın inşasına Hz. Davud (a.s) tarafından başlanmış Süleyman (a.s) tarafından bitirilmiştir. Bir başka yoruma göre ise bu mescit, Davud (a.s)’dan önce vardı. Fakat onun zamanına gelinceye kadar bina bir hayli hırpalanıp eskidiği için Hz. Davud ve Süleyman (a.s) tarafından yeniden inşa edildi. Hz. İbrahim (a.s)’den Hz. İsa (a.s)’ya kadar birçok peygamberin bu bölgeden gelip geçmesinden ve tevhid inancının kutsallığının onaylandığı Mescid-i Aksa’nın burada bulunmasından dolayı burası etrafı mübarek kılınmış bir bölgedir.
Hz. İbrahim’in bir oğlu kutsal mekân olan Hicaz’da, diğer oğlu bir başka kutsal mekân olan Kudüs ve çevresinde bulunuyordu. Hz. İshak ve oğlu Yakub, Filistin ve Kudüs’te hüküm sürerken; Yakub (a.s)’un oğlu Yusuf’un Mısır’a yerleşmesi ve sonra ailesini yanına aldırmasıyla bu kutsal mekânın yöneticileri bölgeyi tümüyle terk etmemiş, yerlerine salih ve Allah’a itaat eden ve kendileri gibi iman eden kimseleri görevlendirmişlerdi. Zira bütün kutsal mekânlar, Allah’ın hükümlerinin yeryüzünde en mükemmel şekliyle uygulandığı ve Allah’ın razı olacağı adalet ilkelerine ve tam anlamıyla tevhide bağlı adil ve vahye dayalı idareciler tarafından yönetilmelidir. Yeryüzüne salih kulların mirasçı olabileceğini Cenab-ı Allah hükme bağlamış ve bu durum âdeta bir sünnetullah olmuştur.
“Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmişti. O da bunları eksiksiz yerine getirmişti. Allah: ‘Ben seni insanlara imam (önder-yönetici) kılacağım’ demişti. (İbrahim de): ‘Zürriyetimden de’ (önderler olsun) demişti. Allah: ‘Ahdim zalimlere erişmez,’ buyurmuştu.” (Bakara; 124). Yani, Cenab-ı Allah zalimleri asla önder kılmam buyurmuştu. Bu ayetin ve “And olsun ki Biz Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne benim salih kullarım mirasçı olur.’ diye yazdık” (Enbiya; 105) ayetinin hükmüne göre, bu kutsal mekânlar, ilkelerini verdiğimiz adil yöneticilerin idaresinde olabilir.
Bu çerçevede Hz. Yakub ve Yusuf, Mısır’a yerleşmelerinden sonra Kudüs ve Filistin çevresini de kendileri gibi iman edenlerin yönetiminde ve kontrollerinde tutuyorlardı. Ancak Filistin’e Amalikalıların, Mısır’a da firavun yönetiminin hâkim olmasıyla bu bölgelerde yaşayan insanların tevhidden uzaklaşmaları üzerine, Cenab-ı Allah yeni bir peygamber olarak Hz. Musa’yı gönderdi. Musa (a.s), kavmini ve firavun yönetimini Allah’ın ahkâmına uysunlar ve ona ibadet etsinler diye tevhid inancına davet etti. Kendisine iman edenlerle birlikte Mısır’dan çıkıp Filistin’e gitmek üzere yola koyuldu. Ancak Musa’nın kavmi Allah’ın kendilerine verdiği tüm nimetlere rağmen mukaddes topraklara girmeleri emrolunduğunda orada zalim ve zorba bir toplum olduğunu, onlar oradan çıkmadıkça mukaddes bir yer de olsa asla oraya girmeyeceklerini söyleyerek Musa’ya “…Git, sen ve Rabbin onlarla savaşın, biz burada oturuyoruz.” (Maide; 24) diyecek kadar azgınlaştılar. Bunun üzerine Musa; “Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fasık kavmin arasını ayır.” diye dua etti. Hz. Musa’nın bu duasından sonra Cenab-ı Allah Musa’ya; “40 sene o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fasık kavim için üzülme!” dedi (Maide; 25-26) ve kendilerine verilen bunca güzel nimetlere rağmen Allah’ın dinine sahip çıkmayan bu kavmi 40 yıl müddetle Tih Çölü’nde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere cezalandırarak kutsal mekânlara fasıkların sahip ve mirasçı olamayacağını bildirdi.
Kudüs’e gelince; Hz. Peygamber, İsra ve Miraç mucizesinin burada gerçekleşmesinden dolayı bölgenin kutsiyetini ifade buyurarak Mescidu’l-Aksa’nın İslam dini nazarında kutsal bir mekân olduğunu ilan etmiş ve Mekke ile Medine’nin yanında üçüncü kutsal belde olarak bu şehirden söz etmiştir.
Hz. Peygamber; “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidu’l-Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya.” buyurmuştur. Rasulullah’ın bu hadisi ile bu üç belde İslam’da kutsal ilan edilmiş ve bunların dışında kutsiyeti olan başka bir dördüncü şehirden söz edilmemiştir. Ancak Şam ve İstanbul da hadislerde zikredildiklerinden bir bakıma kutsiyetlerine işaret edilmiş beldelerdir.
İslam’ın Mekke’de ilk tebliğ edildiği günlerde bu dinin en önemli ibadetlerinden biri olan namazın Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılınması İslam’ın ilk kıblesinin bulunduğu Kudüs şehrinin önemini açıkça gösterir. Müslümanlar bu ilk kıblenin kutsiyetini idrak ederek tarih boyunca buraya sahip çıkılması gerektiğinin bilinciyle hareket etmiş ve bu mukaddes beldeyi her zaman koruyarak tevhid inancının bayrağı altında bulunması gerektiğine inanmışlardır. Kudüs ebediyen İslam’ın ilk kıblesi olma özelliğini koruyacak ve Müslümanlar buraya sahip çıkmak zorunda olduklarını hep idrak edecek ve bu beldenin Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmesi hâlinde tarihte olduğu gibi mutlaka kurtarılması gereğine inanarak çalışacaklardır.
Aslında Kudüs Yahudilerin değil, Hz. Adem’den bu yana gelen tevhidin temsilcisi peygamberlerin mirasıdır. Bu miras nesilden nesile Allah’a itaat eden salih kullara devredilmiş ve onlar buna sahip çıkmışlardır.
Cenab-ı Allah bu kutsal toprakların daima salih kimselerin yönetiminde kalmasını irade buyurmuş, fasık ve zorbaların hâkimiyetine geçen bu toprakların tekrar peygamberlerin veya peygamber mirasçılarının eline geçmesini istemiştir. Bunun için de sık sık bu bölgeye peygamberler gönderip hep onları uyarmıştır. Hz. Musa’dan sonra gelen ve İsrailoğullarına mensup birçok peygamberin (Davud ve ardından Süleyman’ın) bu topraklarda Allah’ın şeriatıyla güçlü bir devlet olarak hükmetmelerinin sebebi budur. Davud öncesinde de Allah İsrailoğullarını tekrar küfre karşı cihad etme hususunda imtihan etmiş ve onlara Talut’u hükümdar olarak belirlemişti. Fakat onlar yine itaat etmeyip isyan ederek bu mukaddes topraklar uğruna savaşmaktan kaçınmışlardı. İşte bütün bu olaylar çerçevesinde, (Davud ve Süleyman (a.s)’dan sonra) bu kutsal mekân ve toprakların mutlaka mümin ve muvahhidlerin yönetiminde olması gerektiğini anlıyoruz. Kâfir ve müşriklerin bu topraklar üzerinde velayet hakları olmamalıdır. Özellikle daha sonra Zekeriya ve Yahya (a.s)’yı öldüren kitlenin bu topraklar üzerinde velayet hakkına sahip olamayacakları açıktır.
Yahudiler bu topraklara Hz. Musa zamanında sahip çıkmayıp, “Git, sen ve Rabbin savaşın…” demişler ve bu kutsal mekânları korumaya yanaşmamışlardır. Bu tutumlarının sonucunda da kutsal topraklar ellerinden alınmıştır. Hatta onlar bu yerleri koruma fırsatı ellerine birkaç kez geçmesine rağmen aynı isyan ve korkaklığı gösterdikleri için artık bu mescit ve çevresi hakkında hiçbir sahiplik iddiasında bulunamayacaklardır. Bu durumu Cenab-ı Allah onlara çeşitli vesilelerle defalarca bildirmiştir. Buna rağmen çağımızda dünyayı fesada boğarak Filistin’i işgal edip bunca insanın kanına girmeleri, boşuna günah çıkartma gayret ve ikiyüzlülüklerinden başka bir şey değildir.
Bu nedenle Cenab-ı Allah, salih bir kulu ve habibi olan son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e bu kutsal mekânı teslim etmek ve bu yerlerin kıyamete kadar onun ve ümmetinin elinde kalmasını temin etmek için onu İsra ve Miraç vasıtasıyla alıp oraya götürmüştür. İsra olayında bir devir teslim merasimi vardır. Cenab-ı Allah, İsra ve Miraç gecesinde bu mekânı bütün peygamberlerin ruhlarının şahitliğiyle Rasulullah (s.a.v.)’a teslim etmiş, o da bu mübarek şehri ümmetine bir miras olarak devretmiştir. Burada Cenab-ı Allah’ın bu devir ve teslimden sonra bu mukaddes şehir ve mescidi, peygamberlerini katleden ve yeryüzünü fesada boğan bir milletin elinden alarak Rasulullah’a teslim ettiği gayet açıktır.
İşte bundan dolayı biz Müslümanlar inancımız gereği Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç mekânı olan bu yere büyük bir kutsiyet izafe edip buranın ebedi kutsiyetine inanırız. İslam fetihlerinin ve İslam’ı bütün insanlığa tebliğ maksadıyla Hicaz bölgesinden çıkarak dünyaya açılmanın ilk günlerinde, ulaşılması ve fethedilmesi gereken bir mekân olarak görülen Filistin ve özellikle Beytu’l-Makdis (Kudüs), fetih hareketlerinin başlangıcında İslam toprağı hâline getirilen ilk yerlerdendir. Bu mirasa sahip çıkmak maksadıyla Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) tarafından Bizanslıların elinden alınarak İslam devletinin topraklarına dâhil edilmiştir.
Hz. Ömer zamanında her gün genişleyen İslam fetihleri, Ecnâdeyn Zaferi’yle Bizans kapılarını iyice araladı. Hristiyanların kutsal merkezi olan Kudüs’ün de içinde bulunduğu Filistin bölgesi, Suriye orduları başkumandanı Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrah’ın yönetiminde fethedildi. Şehri bizzat halifeye teslim etmek isteyen Kudüslülerin talebi üzerine Hz. Ömer İbnü’l-Hattab, İslam ümmetinin halifesi olarak başkent Medine’den çıkıp Filistin’e geldi. Son derece mütevazı elbiseler içinde Kudüs’e giren Hz. Ömer, şehre İslam’ın verdiği izzet ve şerefle girdiklerini, üzerindeki yamalı elbiselerin hiçbir değeri olmadığını hâl ve davranışlarıyla anlatıyordu. Büyük Halife Hz. Ömer, şehrin anahtarını Patrik Sophronios’tan bizzat teslim aldıktan sonra, burada yaşayan ve Müslüman olmayan kimselere tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir eman verdi. Bu tarihten sonra Kudüs, Haçlı işgaline kadar sürekli İslam devletlerinin hâkimiyetinde kaldı.
Hz. Ömer burada, Rasulullah’ın vefatından sonra hiç ezan okumayan Bilal-i Habeşi’den Mescid-i Aksa’da ezan okumasını istedi. Mekke’nin fethi günü Rasulullah’ın emriyle Kâbe’de ezan okuyan Hz. Bilal (r.a.), Peygamberimizin vefatından sonra ilk kez Mescid-i Aksa’da ezan okudu ve şehir son mirasçılarına tamamen teslim oldu. İşte bu mübarek şehir Kudüs, kıyamete kadar tüm Müslümanlara ve ümmete Hz. Ömer’in yadigârı ve emaneti olarak kalacaktır.
Hz. Peygamberin 23 yıllık peygamberlik süresinde 14 yıl boyunca namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığı bu mukaddes mekânın -etrafı mübarek kılınmış mescit ve kutsal şehir Kudüs’ün- işgal altında olması bütün ümmet için bir zuldür. Şehir, tarihte zaman zaman Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmişse de bu işgaller kısa süreli olmuş ve Müslümanlar bu beldeyi kurtarmanın yolunu bulmuşlardır. Haçlılar büyük ordular hâlinde Filistin’e saldırıp bir asra yakın bir müddet buraya yerleşmişler ancak onların orada ebediyen kalacaklarına hiçbir Müslüman inanmamıştır. 638 yılından 1099 yılına kadar İslam beldesi olarak kalan bu mübarek şehir, 461 yıl süreyle el-Makdis gibi çok sayıda büyük ilim ve fikir adamları yetiştirmiş, büyük bir kültür merkezi hâline gelmiştir. 1099 yılına gelindiğinde Haçlı ordularınca işgal edilmiş ve 88 yıl gibi tarihte hiç önemi olmayacak kadar kısa bir süre işgal altında kalmıştır.
Selahaddin el-Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü kuşattığında Beytü’l-Makdis’e beslediği sevgi sebebiyle bu mübarek beldeyi savaş felaketinden korumak istemiş, bunun için de birkaç kez çok elverişli şartlarla Haçlıları teslim olmaya davet etmiş ancak netice alamamıştır. O, bu kutsal şehrin surlarını yıkmak, binalarını yok etmek ve en ufak bir taarruzla şehre zulüm yapmaktan çekiniyordu. Bu nedenle o da Hz. Ömer gibi barış yoluyla şehri teslim almaya çalıştı. Bunun için şehre elçiler gönderip, “Kudüs’ün Allah’ın kutsal saydığı beldelerden biri olduğuna büyük bir inancım vardır. Sizin de kutsallığına inandığınız bu beldeye muhasara ve savaşın gerektirdiği yollarla hücum etmek ve girmek istemiyorum.” dedi.
Kutsal mekânlar, salih kulların sahipliğinde kutsallıklarına paralel olarak korunurlar. Temennimiz, İslam dünyasındaki uyanış ve direniş hareketlerinin güç kazanması, bu kutsal mekânların tekrar Allah’ın kendilerinden razı olduğu salih kulların eline geçmesidir. Bunun ilk işaretlerinin görülmeye başlanmış olması bu ümidimizi arttırmaktadır. Her geçen gün güçlenen Müslümanlar, bir gün mutlaka işgal altındaki bu toprakları kurtaracak ve yeniden salih kimseler ve müminler yeryüzüne mirasçı olacaklardır. Korkak ve üzerlerine zillet vurulmuş Yahudiler’in Filistin’i boydan boya bölen utanç duvarını yapmalarının sebebi, bu toprakların öte tarafında saklanmak içindir. Batı yakasında barınamayacaklarını anladıkları için bu duvarı inşa ettiler.
42 yıldır süren bu işgale “hayır” demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır. Kudüs için yapabileceğimiz çok şey var! 42 yıllık bu işgal sona ermeden İslam dünyasının başını dik tutması mümkün değildir!
Muhammed Demirci, Mirasımız Derneği
Kudüs, hicri 15, miladi 636 yılında fethedildi. O tarihe kadar kalpler hep bu şehri özlüyordu. Mekke ve Medine bu kutsal şehrin onlara katılmasını bekliyordu. Çünkü ancak o zaman dünyanın üç mescidi bir araya gelecek ve Peyagamberimizin (s.a.v.) vaadi de gerçekleşmiş olacaktı. Zira, Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur; “Yolculuk ancak şu üç mescitten birine olur. Benim şu mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa. Böylece müminlerin kalpleri ve nefisleri arınmış olur ve yaratan Allah’a temiz, pak bir şekilde yükselir.”
Müslümanlar bu fethi “Ömerî Fethi” olarak adlandırmışlardır. Bu fetih sıradan bir fetih olmayıp dünyaya hoşgörü, kerem, barış ve güven konusunda benzersiz bir örnek sunmuştur. Bundan dolayı bu şehir selam (barış) şehri olarak bilinmektedir.
Fethin özel manalarını ve Hz. Ömer’in emannamesini anlatmadan önce şunu bilmemiz gerekmektedir; bu fetih siyasi ve askerî bir sürecin sonucunda değil, sahabenin 23 yıl boyunca Resulullah (s.a.v.)’tan almış olduğu eğitim ve terbiye sonucunda meydana gelmiştir.
Aynı zamanda bu fethin hikâyesi Hz. Ömer zamanında değil, Müslümanların namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldıkları andan itibaren başlamıştır. Bilindiği gibi İslam dininin en önemli ibadetlerinin başında namaz gelmektedir. Müslümanlar Mekke’de ve 16 ay boyunca Medine’de namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılmışlardır. Bu dönem boyunca Müslümanların Mescid-i Aksa’ya olan sevgileri artmış; ve ancak Mescid-i Aksa’ya duyulan sevgi zirveye ulaştığında ve müminlerin içinde sarsılmaz bir hâl aldığında, kıble Kâbe-i Muazzama olmuştur. Mescid-i Aksa yanlızca ilk kıble olmasından değil, yanı sıra İsra ve Miraç hadisesinin de orada yaşanmasından dolayı bir kez daha dinimiz için önem kazanmıştır. İşte tüm bunlar sebebiyle bu şehrin İslam sancağı altında yaşaması gerekmektedir.
Bu şehir o kadar kıymetlidir ki, Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde mübarek gözleri o bölgeye bakıyordu. Efendimiz vefatından önce Kudüs’teki Rumlarla savaşmak için Usame (r.a.) önderliğinde bir ordu hazırlattı. Bundan önce yine Kudüs yolunu güvene almak için Hayber, Tebük ve Mute savaşları yapılmıştı. Bu savaşlar sonucunda üç mukaddes yerin birleşmesi hedeflenmişti.
Kudüs’in fethi bilindiği üzere Hz. Ömer İbn-i Hattab (r.a.)’ın döneminde gerçekleşti. Hz. Ömer bizzat kendisi bu fethi gerçekleştirmek için gayret sarfetti. Aslında Hz. Ömer çok sevdiği Resulallah (s.a.v.)’ın mübarek kabrinin bulunduğu Medine şehrinden ayrılmak istemiyordu, fakat Resulullah’ın bu fethe çok sevineceğini bildiği için Kudüs’e gitti. Bu ayrılığın acısını içinde duyarak şehrin kapılarına ulaştı. Orada dünya tarihinde görülmemiş, muazzam bir uzlaşma ve barış sağlandı. Bu barışın adı Hz. Ömer’in Emannamesi’dir. Bu emanname gerçek İslam’ın izlerini taşımaktadır.
Hz. Ömer’in Emannamesi
Hz. Ömer’in genel olarak Kudüs ahalisine verdiği sulh anlaşması şöyledir:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,
Bu sözleşme, müminlerin emiri ve Allah’ın kulu Ömer tarafından İliya halkına verilen bir emandır. Onların canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, yerleşik ve göçebe olan bütün fertlerine verilen bir teminattır.
Kiliseleri mesken yapılmayacak, yıkılmayacak ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyecektir. İçindeki kutsal eşyalara dokunulmayacaktır.
Mallarına el sürülmeyecektir.
Kimse dinî inançlarından dolayı zorlanmayacak, kendilerine asla zarar gelmeyecek ve yurtlarına Yahudiler iskân olunmayacaktır.
Buna karşılık onlar da cizye vereceklerdir.
Bunlardan kim yurdunu terk etmek isterse, gideceği yere kadar mal ve can emniyeti sağlanacaktır. Yurdunda kalmak isteyenler ise, güvende olacaklardır ve cizye vereceklerdir. Dileyen Rumlarla gidecek, dileyen de toprağına dönecektir.
Hasat elde edinceye kadar onlardan bir şey istenmeyecektir.
Bu, Allah’ın Resulü’nün, halifelerin ve müminlerin Kudüs halkına verdiği güvenlik ahdidir. Cizye ödedikleri müddetçe geçerlidir.
Şahitler: Halid bin Velid, Amr bin As, Abdurrahman bin Avf ve Mu’aviye bin Ebi Süfyan, hicri 15 yılında hazırlandı ve yazıldı.”
Kudüs halkı fethin hemen akabinde İslam hâkimiyeti altına girmeye kendileri karar vermiştir. Sonrasında Hz. Ömer (r.a.) şehirde birtakım icraatlarda bulunmuştur. Takdir edersiniz ki, Hz. Ömer feraset sahibiydi. Yaptığı icraatlar zahirde idari bir uygulama idi, ancak hakikatte ileriye dönük siyasi boyutlar taşıyan şer’i bir karardı.
Bu şehrin dinimizde çok özel bir yeri olduğu için Hz. Ömer, şehrin vakıf olduğunu ve hiç kimsenin burada toprak alıp satamayacağını, hibe edemeyeceğini ilan etti. O, Mescid-i Aksa’ya İsra ve Miraç hadisesinde olduğu gibi Peygamberimizin girdiği yerden girmeyi tercih etti ve Mescid-i Aksa’nın içinde tahıyyetu’l-mescit namazı kıldı. Öğlen namazı vakti geldiğinde ise herkes Efendimizin müezzinine baktı. O eski günleri tekrar yaşamak istiyorlardı. Fakat Bilal (r.a.), Efendimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra hiç ezan okumamıştı, ancak bu an farklıydı. Efendimiz (s.a.v.) bu anı sahabeye anlatmıştı. Ve Bilal (r.a.) kalkıp ezan okudu, bütün gözlerden aşk ile yaşlar süzüldü.
“Sen bu fethi istiyordun Ya Resulallah! Ve işte biz şehri fethettik. Kudüs kardeşlerine kavuştu.”
Bu kutsal şehir, despotizm yönetiminden kurtulup güven ve barış içine girdi. Kısa fetih tarihçesini verdiğimiz şehrin bugünkü hâline baktığımızda Hz. Ömer’in fethinden önceki dönemi görüyoruz. Bugün şehrin üzerinde oynanan oyunlar eskisinden daha fazladır. Bu şehrin önemi yanlızca kutsallığından ileri gelmiyor; tarihe bakıldığında Kudüs ümmetin gücünü ve izzetini göstermektedir.
Hz. Ömer döneminde Kudüs’ün fethi yeni bir dönemin başlangıcıdır ve bu fetih, ümmetin zaferine işaret ederken İslam dininin de bir çıp gibi yayılmasına vesile olmuştur. Bu şehri kaybetmek, ümmetin tehlikede ve zayıf olduğunu gösteriyordu. Şehrin hüküm süreçlerine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Kudüs şehri Eyyübi döneminde ümmetin izzetinin, kerametinin ve güçlülüğünün tacı olmuştur. Fakat şehir kaybedilince ümmetin içine zayıflık girmiştir.
Osmanlı dönemine gelindiğinde, Osmanlı Kudüs’e 400 yıl hâkim olmuştur. Bu dönemlerde Osmanlı Devleti dünyadaki en büyük güçtü; zayıflama döneminde ise gücünü, hâkimiyeti altında bulunan Kudüs şehrinden alıyordu. Osmanlı düşmanları, Osmanlının elindeki bu gücün farkında oldukları için saygı ve korku içindeydiler. Bundan dolayı Sultan Abdülhamid Han bütün baskılara rağmen bu şehirden vazgeçmedi. Abdülhamid Han, bu şehrin öneminin surlar, evler ve camilerden ibaret olmadığının farkındaydı. Bu şehri kaybettiği zaman devletin tamamını kaybedeceğini biliyordu.
Hz. Ömer’in emannamesini anlamak için İslam dinindeki Kudüs tarihini bütün olarak incelemeliyiz ki, bu eşsiz emannameyi anlayabilelim…
Dr. Muhammed Ekrem el-Adluni; Kudüs Müessesesi
Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa için bir araya gelmiş bulunmak hepimiz için büyük bir onurdur. Burada yeri göğe bağlayan Kudüs şehri için toplanmış bulunuyoruz. Mebde’ ve mead, yani “başlangıç ve bitiş” noktası olan, Sidre-i Münteha’ya hidayet miracı olan Filistin için toplanmış bulunuyoruz. Filistin; Allah-u Teala’nın kendisini ve etrafını mübarek kıldığı topraklardır, meleklerin iniş yeri, peygamberlerin duasıdır.
Kıymetli katılımcılar,
Sizlere Aksa’nın dertlerini ve sıkıntılarını anlatmak istiyorum. Konuşmamda kısa bir şekilde bugün işgal altında bulunan Filistin’i ele geçirmek için yapılan işgal planlarına değinmek istiyorum.
Mübarek Mescid-i Aksa’nın, kendisinden 40 sene önce inşa edilmiş olan Mescid-i Haram’ın ikizi olduğunu hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Mescid-i Aksa iki kıblemizin ilkidir, inşa edilen ikinci mescittir ve ibadet maksadı ile ziyaret edilebilecek üçüncü mescittir. Muhakkak surette Mescid-i Aksa ve civarında kıyamet gününe değin devam edecek kurtuluşa ermiş bir grup varlığını sürdürecektir. Resulullah (s.a.v.) bu grup hakkında buyurmuştur ki: “Allah’ın emri, yani kıyamet günü gelip çatana kadar onlarla ters düşünler onlara zarar veremez.”
Mübarek Mescid-i Aksa’yı kuşatmış olan tehlikelerin boyutu hepinizin malumudur. Siyonist işgal otoriteleri her yönden saldırmakta, her türlü saldırganlığı göstermektedir. Bir yandan Mescid-i Aksa’nın altını kazmakta, diğer yandan restorasyonuna mani olmakta, müsadere yöntemleri kullanmakta ve saldırılarını sürdürmektedir.
İşgal güçleri, bugün, geçmişte olduğundan daha fazla Kudüs şehrinin dinî ve kültürel kimliğini, “Yahudi milletinin kutsal başkenti” olarak tescil ettirme çabası içindedirler. Bunu da tek taraflı olarak nihai devletlerinin sınırlarını dayatma ve oluşturma projelerinin bir parçası olarak yapmaktadırlar. Hâliyle de bu durum kentin kalbi demek olan Mescid-i Aksa’nın ve eski yerleşim bölgesinin Yahudileştirilmesi anlamına gelmektedir. Bunun için de dört aşamalı bir plan dâhilinde kentin İslam’a ve Hristiyanlığa ait mukaddes yapılarını ve tarihî dokusunu Yahudiliğe ait kutsal yapılarla ve tarihî doku ile değiştirmeye çalışmaktadırlar:
Bu dört aşamalı çalışma, geçen iki yıl zarfında eşi görülmemiş bir biçimde ilerleme kaydetmiştir. İşgal güçleri bıkıp usanmaksızın eski şehre paralel olarak inşa etmekte oldukları kentin kollarını uzatmaya çalışmaktadır. İşgal devleti devamlı olarak eski şehrin güney, batı ve doğusunun büyük bir parçasını, kuzeyinin de bir bölümünü içine alacak şekilde kurulması planlanan, “Kutsal Havzanın Rehabilitasyonu” projesi kapsamında “Kral Davut Kenti’ diye adlandırdığı kentin yeniden inşasından bahsetmektedir. İşgal devleti, kutsal Yahudi kentini(!), eski şehrin çevresinde özellikle de şehrin güneyinde Selvan semtinin, doğusunda Zeytun Dağı ve Tur Dağı’nın bulunduğu alana doğru inşa ettiği parklar, bahçeler, müzeler ve arkeolojik yapılarla bağlamaya çalışmaktadır. Bu projede birçok hükümet kuruluşunun ve yerleşim derneğinin çalıştığını da belirtmek gerekir.
Bu proje çerçevesinde işgal devleti, ziyaretçilerin gözleri önünde, kutsal havza diye adlandırılan bölgede fiilen on bir adet kazı bölgesi açmış bulunmaktadır. Bunun dışında on birden fazla yerde de yapı ve kazı faaliyetleri devam etmektedir. Ve geçen dört ay zarfında bu kentteki çalışmalar çok hızlı bir şekilde sürdürülmüştür. Şubat ayının ilk günü Babu’l-Meğaribe bölgesindeki Kudüs İlköğretim Okulu’nda bir sınıfın çökmesi, Mescid-i Aksa’nın güney duvarına sadece yüz metre uzaklıktaki Selvan semtinin kuzeyine kadar kazıların ulaştığını ortaya koymuştur. Şubat ayının beşinde el-Aksa Vakıf ve Kültür Kurumu, Selvan semtini Babu’l-Meğaribe bölgesine bağlayan yolun altından giden batı tarafındaki Ayn-ı Selvan Mescidi’ne paralel bir tünel kazısını ortaya çıkarmıştır. Bütün bunlara ilave olarak, Mescid-i Aksa civarındaki Selvan semti mahallelerinden mescide en yakın olan Vadi’l-Halve mahallesi sakinlerinden büyük bir bölümü evlerinin altından gece gündüz devam eden kazı sesleri duyduklarından söz etmektedirler ve bu durum mahallenin birçok yerinde rapor edilmiş durumdadır.
Mart ayının başlarında “Yahudi mahallesini geliştirme” şirketi, mahallenin dar yollarındaki izdihamı azaltmaya yardımcı olması ve büyük grupların meydana ulaşmalarını kolaylaştırmak için yerin altından Şeref sokağını el-Burak Meydanı’na bağlayan mobil güzergâhın inşasına başlanacağını duyurmuştur. Bütün bu gerekçeler şirketin dile getirdiği uydurma gerekçelerdir.
Bundan birkaç gün sonra işgal devleti medyası, hükümetin bir projeyi onayladığını duyurmuştur: “Eski şehrin kapılarının ve önemli arkeolojik mekânlarının tekrar imarı” projesi adıyla anılan bu proje için 145 milyon dolarlık bir meblağ tahsis edilmiş durumdadır. Bu proje, kapıların ve hedefteki mekânların mimari yapısını değiştirmeyi amaçlamaktadır. Böylelikle buraların İslami yapı özellikleri yok edilerek Yahudi ütopyasına uygun bir hâle getirilmeleri planlanmaktadır.
İşgal devleti, vatandaşlarının zihinlerine, mübarek el-Aksa’nın enkazı üzerine en kısa zamanda uyduruk heykelin inşa edilmesi gerektiğini yerleştirmiş bulunmaktadır. Bu sebeple de buraya saldırı ve Yahudileştirme operasyonlarını hızlandırmıştır. Burada en dikkat çeken ise, son olarak İsrail Knesset’inin, güney yönündeki Mescid-i Aksa’nın duvarlarına bitişik olan Emevi saraylarından birine ait büyük bir taşın yerinden alınıp işgal altındaki Kudüs’te bulunan Knesset binasının önüne konmasıdır. Bu taşın uydurma heykelin bir parçası olduğuna inandıklarından bunu yapmışlardır. Bu, İsraillilerin resmî ve gayriresmî her düzeyde, mukaddes yerler üzerine ve buraların İslami ve Hristiyan özelliklerini değiştirmeye yönelik saldırılarını yoğunlaştıracağına dair kararlılığını göstermektedir.
4. Tehcir
En tehlikeli gelişme, işgal otoritelerinin el-Bustan, el-Abbasiye, Ra’s-u Hamis, Burcu’l-Laklak, Şeyh Cerrah ve benzeri mahallelerdeki birçok evin tahliyesi için çok sayıda mahalle sakinine tebligatta bulunmasıdır. Bu uyarıların ardından da evlerin yıkımı ve buraların “Kral Davut Parkı”na çevrilmesi gelecektir ki, bu park işgal devletinin hayalini kurduğu kutlu Yahudi kentinin (!) bir parçasını oluşturmaktadır.
Bugün burada bulunan bizler, 1967’deki Kudüs şehrinin bütünü ile işgalinden bu yana yaşanan tehcirin en büyük planına tanıklık ediyoruz. İşgal devleti, yerleşkeleri ile Kudüs’ün batı yakası arasındaki nüfusun birleşmesini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu birleşme fiili olarak gerçekleştiğindeyse Mescid-i Aksa ile eski şehir Kudüs’ün kuzeyindeki Filistin mahalleleri birbirinden tamamen kopmuş olacaktır. Konuyu yakından takip eden herkesin bildiği gibi, eğer işgal devletinin bu vahşice uygulamalarına dünya kamuoyu böylesine sessiz kalmamış olsaydı o, bu tür uygulamalara asla cesaret edemezdi. Kudüs ahalisi işgale karşı direniş noktasında yalnız bırakılmış, Müslümanların geneli kendi meşguliyetlerine düşmek sureti ile onları terk etmiştir. Ne var ki Kudüs ahalisi her gün direnişine devam etmekte, bu kutsal şehri tüm zorluklara rağmen ısrarla terk etmemektedir. Buradan bütün Kudüs ahalisine saygı ve tazim dolu selamlarımızı iletmek istiyorum. Ve müsaade ederseniz özellikle de Kudüs’teki direnişin sembolünü, Hacı Ümm-ü Kâmil el-Kürd Hanımefendi’yi selamlamak istiyorum. Şeyh Cerrah mahallesindeki evi işgal güçleri tarafından elinden alınıp kendisi ve ailesi zorla evlerinden çıkartıldıktan sonra çadırında nöbet tutmaya devam etmektedir. Bu vesile ile tehcir tehdidi altındaki mahallerde nöbetlerini tutmaya devam eden bütün herkesi selamlamak istiyorum.
5. El-Aksa’ya karşı yapılan tecavüzler
Yukarıda anlatılanlara ilaveten aşırı grupların tecavüzleri durmaksızın devam etmektedir. Bu saldırılarla işgal güçleri, Yahudilerin Heykel Dağı’nda (Mabet Tepesi) dua hakkını kabul ettirmeyi hedeflemektedirler. Ve bu mescidin “İslam’a özel mekân” niteliğini kaldırma ve burayı Yahudilere ve turistlere açık bir bölge hâline getirme niyetini gütmektedirler. Burada üzücü olan durum ise, işgal güçlerinin bir dereceye kadar bu konuda başarılı olmasıdır. Günümüzde, Mescid-i Aksa her gün Siyonistler tarafından saygısızca çiğnenmektedir. İşte yerleşimci sürüleri ve Yahudi ziyaretçiler onun avlusunda dolaşmaktadırlar. Ve bütün bunlar burada oluşturulmuş olan askerî noktalarda devamlı surette bulunan işgal devletinin polislerinin gözleri önünde cereyan etmektedir. Son olarak işgal güçleri, mart ayının onunda, Burak duvarı yakınında, Mescid-i Aksa’nın batı yönündeki mescide bitişik binaların birinde, yüz ölçümü 140 m2yi bulan bir polis merkezinin açılışı için hazırlıklara başlamıştır. Bunu da her gün Mescid-i Aksa’ya giren Yahudi yerleşimcileri ve turistleri korumak ve güvenliklerini temin etmek maksadı ile yaptıklarını duyurmaktadırlar.
6. Ayırma duvarı
Siyonistler, Kudüs’ü işgal ettikleri günden bu yana buradaki Filistinlilerin nüfusunun %22’yi aşmaması için planlar yapmaktadırlar. Bu nedenledir ki, işgal güçleri, Yahudi üstünlüğünü garantileyen birtakım icraatlar gerçekleştirmektedirler. Bu sebeple de Kudüslülerden olabildiğince çok kimseyi topraklarından kovabilmek için ayırma duvarını inşa etmeye karar vermişlerdir. Bu duvar yüzünden 154’ten fazla Kudüslü şehirlerinden ayrı düşmüştür. Geçen şubat ayının üçünde işgal güçleri Ram bölgesini Kudüs’e bağlayan el-Berid banliyösü kapısını kapattılar ve böylece 60.000 Kudüslüyü şehirden tamamen koparmış oldular. Bu da doğal olarak Kudüs kentine doğru geniş ölçekli bir nüfus hareketi doğmasına sebep olmuştur. Buna bağlı olarak da zaten Kudüs kentinin yaşamakta olduğu mesken krizi artmış ve bu kimseler için mesken ve iş krizi doğmuştur.
Müslümanların görevi
Yaşanan bu gerçekler bizlerin harekete geçmesini farz kılmaktadır. Çünkü biz bir ümmetiz. Mukaddes değerlerimizin onur kaynağımız ve şeref sembolümüz olduğuna inanmış kimseleriz. Biz Müslümanların, işgal güçlerinin planlarına karşı iyi hazırlanmış bir projesinin olması gerekir. Bu projenin en bariz yönleri şunlar olmalıdır:
Son olarak belirtmek isterim ki, mukaddes mekânlarımız esaret altında iken onurumuzu korumamız; topraklarımız işgal altında iken şerefimizi muhafaza etmemiz mümkün değildir. İşte bunun için, Allah’ın izni ile, esir düşen Kudüs geri kazanılana ve özgür Mescid-i Aksa’nın kubbeleri altında namaz kılana kadar çalışmaya devam edeceğimize dair kararlılığımızı yinelememiz gerekmektedir.
Zeki Muhammed Tevfik Ağbariye, Aksa Müessesesi
Kudüs şehrinin 14 asırdan bu yana Müslümanların gönlünde büyük bir yeri vardır. İlk kıble ve üçüncü Harem-i Şerif olmasının yanı sıra, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine yürütüldüğü, peygamberlere imamet ettiği ve miraca yükseldiği yerdir. Kudüs, İslam inancında mübarek ve Müslümanlar nazarında mukaddes bir toprak olup Müslüman’ın ruhi, imani ve nefsi şekillenmesinin bir parçasıdır.
Kur’an ve sünnet naslarından süzülen bu hadiseler, tarihin seyrinde büyük bir tesiri olan mübarek toprakların bir parçası olması hasebiyle Mescid-i Aksa’nın kutsiyetini ve Kudüs’ün ehemmiyetini vurgulamaktadır. Müslümanların ilgi odağı olan şehir, onların varlıklarının kökleştiği bir beldedir. Ne İslam tarihinde ne de diğer semavi dinlerin tarihlerinde kutsiyet, saygınlık, himaye, gözetme ve ilgiye bu şehir kadar mazhar olmuş başka bir şehir tanımıyoruz. Halifeler, emirler, salih âlimler orayı korumuşlar ve orada camiler, mescitler, kervansaraylar, yollar, okullar, mezarlıklar inşa etmiş; çevresindeki arazilerin çoğunu da vakıf arazisi hâline getirmiş, imar ederek eskilerini onarıp yeni binalar inşa etmişlerdir.
Mescid-i Aksa Kudüs’ün ilk ve en önemli sembolüdür. Bu nedenle Kudüs toprakları ve gayrimenkullerinin ekserisi, kimsenin üzerinde tasarruf hakkının bulunmadığı İslami vakıf malları kapsamına girer. Bu vakfiye; mukaddes mekânların, asırlardır oraları imar eden ve orada hizmette bulunan Müslümanların özel mülkü hâline gelmesine mani olmaktır.
Kudüs’teki İslami vakıf ve mukaddesatın tarihi, Emiru’l-Müminin Hz. Ömer zamanından İslam tarihi dönemlerini içine alarak vakıf çalışmalarının zarar görmeden devam ettiği Osmanlı dönemine kadar dayanır. Hiç şüphesiz Kudüs’teki vakıf faaliyetleri ve projeleri Osmanlı hilafeti döneminde Kudüs şehri genelinde, daha doğrusu Filistin genelinde artmıştır.
Kudüs’ün İngiliz işgali ve mandası altında kalması 1948’de İsrail’in Batı Kudüs’ü işgal sürecini kolaylaştırmıştır. Bu süreç, 1967’de Doğu Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın işgaliyle sonuçlanmıştır. İsrail işgalinden bu yana Kuds-ü Şerif; halkı, binaları, camileri, yolları, mezarlarıyla beraber, yok edilme ve Yahudileştirilmeye maruz kalmıştır. Kudüs’te çokça bulunan İslami yapıları ve İslam mukaddesatını takip eden biri, tek bir gerçekle karşılaşır; o da bu mukaddesatta ve muazzam eserlerdeki derin İslam tarihi izlerinin tahrif, tahrip ve imha edilmeye çalışıldığı gerçeğidir.
Bu araştırmada İsrail’in saldırılarını -ve başka türlü zulümlerini- ele aldık. Me’menullah Mezarlığı’na saygısızca yapılan saldırıları örnek vermek suretiyle, kalan Kudüs mukaddesatını koruma ve bakım projelerinin uygulanmasına duyulan acil ihtiyaca da dikkat çekerek çeşitli İslam mukaddesatına vurgu yapmaya çalışacağız.
Kudüs camileri
Hiç şüphesiz Kudüs gibi bir şehrin, diğer Arap-İslam şehirleri gibi, caddelerinde ve sokaklarında camilerin olmaması imkânsızdır. Elbette ki bu camiler, kendisinde kılınan bir rekât namazın diğer yerlerde kılınan 1000 (diğer bir rivayete göre 500) rekât namaza denk olan mübarek Mescid-i Aksa’nın bulunduğu bir şehirde ikinci planda kalır. Fakat Kudüs’te bazıları hâlâ ibadete açık, bazıları ise çeşitli sebeplerden ötürü ibadete kapanmış birçok cami vardır. Biz burada Suriçi/Eski Kudüs ve çevresindeki camiler üzerinde duracak ve Kudüs’ün yeni mahallelerindeki birkaç camiden de bahsedeceğiz.
Camilerin listesi
Cami/Mescit adı |
Konumu |
Açıklama |
|
1 |
Eş-Şeyh Lulu Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-Amud Kapısı |
2 |
Es-Sağir Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-Amud Kapısı |
3 |
El-Burak Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-Burak Kapısı’na bitişik |
4 |
Hanu’s-Sultan Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Zincir Kapısı Çarşısı |
5 |
Muhammed El-Karmi Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-Karmi sokağı |
6 |
Haratu’n-Nasrani Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Hanu’z-Zeyt yolunda |
7 |
El-Bazar Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-Bazar Çarşısı |
8 |
Ez-Zaviye En-Nakşibendiyye Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Hıtta Kapısı yolunda |
9 |
Hanu’z-Zeyt/El- Mustafa Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Hanu’z-Zeyt Çarşısı |
11 |
Elumeri es-Sağir Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Eş-Şeref sokağı |
12 |
Suveykat Allun Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Suveykat Allun |
13 |
El-Kal’a/Davut Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Kaleiçi-El-Halil Kapısı |
14 |
El-Kaymari Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Yeni Kapı girişinde sağda |
15 |
El-Hanikatu’s-Salahiyye |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Kıyamet Kilisesi’nin kuzeybatısında |
16 |
El- Umeri/ Ömer b. Hattab Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Kıyamet Kilisesi’ne varmadan |
17 |
El-Ya’kubi Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-Halil Kapısı-Kale yönü |
18 |
Beni Hasan Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-Halil Kapısı-Kale yönü |
19 |
Haratu’l- Ermen Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Ermeni ibadethanesi yönünde |
20 |
Tariku’n-Nebi Davud Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
En-Nebi Davud yolu |
21 |
El-Cevaldiyye Mah. Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
El-İfrenc İbadethanesi yolunda |
22 |
El-Mevleviyye Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
23 |
Eş-Şeyh Mekki Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
24 |
Eş-Şeyh Reyhan Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
25 |
El-Mi’zene El-Hamra Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
26 |
Ez-Zaviye El-Afğaniyye Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
27 |
Dergas Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
28 |
Eş-Şurabci Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
29 |
El-Mesbet Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
30 |
Kalavun Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
31 |
Hamza b. Abdu’l-Muttalib Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
34 |
Osman b. Affan Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
35 |
Maharib Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
36 |
Es-Sultan Zahir Berkuk Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
37 |
Eş-Şurafa Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
38 |
El-Besyuni Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
39 |
El-Edhemi Camisi |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
|
40 |
Ed-Disi Camisi* |
Kudüs Surlarının içinde - Eski Kudüs |
Eş-Şeref sokağı |
41 |
El-Mesud Camisi |
Kudüs Surlarının dışında - Yakın çevrede |
Sa’d sa’id mahallesi |
42 |
Eş-Şeyh Cerrah Camisi |
Surların dışında |
Eş-Şeyh Cerrah mahallesi |
43 |
El-Hicazi Camisi |
Surların dışında |
Babu’s-Sahira mahallesi |
44 |
En-Nebi Davud Camisi |
Surların dışında |
En-Nebi Davud mahallesi |
45 |
Ukkaşe Camisi |
Surların dışında |
|
46 |
Mithane Camisi |
Surların dışında |
En-Nebi Davud mahallesi ve Eş-Şerefi sokağı arasında |
47 |
Vadi’l-Cevz Camisi |
Surların dışında |
Vadi’l-Cevz mahallesi |
48 |
Abidin Camisi |
Surların dışında |
Vadi’l-Cevz mahallesi |
*Osmanlı camileri
Kudüs civarındaki Cebel’il-Mukebbir, es-Sevahira, Selvan, Ebu Deys, Ra’su’l-Amud, et-Tur, es-Sevri, Sur-u Bahir, Şe’fat, Beyt Hanine, el-İseviyye gibi mıntıkalarda da camiler vardır. Ayıca 1948’de Ayn Karim, Dir Yasin, Lefta, en-Nebi Samoil (İsmail), el-Velce vb. köylerdeki camiler işgal edilmiştir. Zikredilen bu camilerin hâlihazırdaki durumlarının tespit edilmesi için yeniden incelenmeleri gerekmektedir.
Burada özellikle zikretmemiz gerekir ki, bölge camilerinin büyük bir kısmı eski ve tadilata muhtaç olup, her birinin tadilat masrafları binlerce hatta on binlerce dolar civarındadır.
Kudüs’teki Müslüman mezarlıkları
Kudüs şehri tarih boyunca fethedenlerinin çokluğu, ziyaretçilerinin sevgisi ve muhabbetiyle meşhurdur. Âlim ve fatihlerin onu sık sık ziyaret etmelerinin sebebi, diğer şehirler arasında öne çıkan eşsiz ve seçkin dinî-dünyevi konumudur. Şehrin bu özelliği onu ziyaret eden âlimler, seyyahlar, ünlüler, fakihler ve ileri gelen kimselerin İslam’ın bu temiz topraklarına defnedilmeyi vasiyet etmelerine de sebep olmuştur.
Kudüs’ün İslamiyet’in himayesine girişinden sonra şehirle olan ilişki ve irtibat Allah (c.c.) katında büyük bir mana ifade etmeye başladı. Onun uğrunda savaşanlar kıyamet gününe kadar bir cihat içinde olacaklardır. Orada metfun zatlar da geçmişle bugün ve yarınları, torunlarla dedeleri birbirine bağlayan, gelecek nesillere fiziki ve ruhi bir uzantı olan güçlü bir bağ ve delildirler. Müslümanlar birçok eski Kudüs evinde defnedilmiş durumdadırlar; mezar taşları hâlâ yerinde durmaktadır.
Kudüs’te birçok Müslüman mezarlığı vardır. Bir kısmı önceden kullanılmış fakat zamanla ortadan kalkmış, diğer bir kısmı ise kendisine yönelik İsrail saldırılarına rağmen hâlâ işlevini sürdürmektedir.
Me’menullah Mezarlığı Eski Kudüs’ün batısında el-Halil Kapısı’na 100 m uzaklıkta yer almakta olup Beyt-i Makdis’teki en büyük Müslüman mezarlıklarındandır. Alanı yaklaşık 200 dönüm olan mezarlığa ilk İslam fethi zamanında birçok sahabe ve mücahit defnedilmiştir. Mezarlığa defin işlemi Yahudi işgaline kadar devam etmiş ve bu yere yüzlerce âlim, fakih, edebiyatçı ve ileri gelen kimseler defnedilmiştir. Ancak 1948’de Me’menullah Mezarlığı’nı da kapsayan Batı Kudüs’ün işgalinin ardından buraya defin işlemleri durdurulmuştur.
Şehir surlarının kuzeyinde, Sahira ismiyle bilinen kapıya birkaç metre uzaklıkta yer almakta olup büyük Müslüman mezarlıklarından biridir. Buraya birçok değerli zat defnedilmiştir; hatta Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethi sırasında onunla beraber savaşan birçok mücahidin buraya defnedilmesi nedeniyle “Mücahitler Mezarlığı” olarak da anılmaktadır.
Harem-i Şerif surlarının doğusunda yer alan meşhur Müslüman mezarlıklarından biridir. Geçmişte günümüzdekinden daha geniş bir alana sahipken zamanla alanı daraltılmıştır. İçerisinde Hz. Ömer (r.a) ve Selahaddin Eyyubi (r.a)’nin Kudüs fetihlerine katılan birçok mücahidin ve sahabeden H 34/M 654 yılında vefat eden Ubade b. Samit el-Ensari (r.a.) ve H 58/M 677 yılında vefat eden Şeddad b. Evs el-Ensari (r.a.)’nin de mezarları bulunmaktır.
El-Esbat Kapısı yanında ve Babu’r-Rahme Mezarlığı’nın kuzeyinde yer almaktadır. Hakkında bilinen tek şey (H 872/M 1467) Şam Hükümdarı tarafından imar edildiğidir. Mezarlık hâlâ işlevini korumakta ve Müslümanlar ölülerini buraya defnetmektedirler.
En-Nebi Davud (Davut Peygamber) mahallesinde Eski Kudüs’ün surlarının yakınında yer alır. Kudüs’te Alaeddin el-Basiri Türbesi, el-Evhadiyye Türbesi, el-Calikiyye Türbesi, es-Sa’diyye ve daha birçok türbe bulunmaktadır.
Burada belirtmemiz gerekir ki, bugün işgalci İsrail’in hedefi durumunda olan bu mezarlıkların tamamı düzenli tadilat ve korumaya muhtaçtır. Her bir mescidin tadilatı ve sürekli muhafazası için yıllık olarak on binlerce dolar gerekmektedir.
Camiler ve mezarlıkların yanı sıra Kudüs’te neredeyse tüm Kudüs’ü kaplayacak kadar vakıf malı vardır ve en önemlileri de Mescid-i Aksa surlarının içerisinde, Eski Kudüs’ün dört bir yanında ve yakın çevresinde yer alan okullardır. Bugün Kudüs’teki okul sayısı 55 olarak tespit edilmiştir.
Mukaddesattan ve vakıf mallarından sayılan bu yerlere, İslam tarihinin bir döneminde ilim ve zikir halkaları için kullanılan ve bazılarının hâlâ işlevini koruduğu tekke ve zaviyeleri de ekleyebiliriz. Bunlar arasına Eski Kudüs’ün içinde ve dışında yer alan, Batı Kudüs’te sayıları yaklaşık 10.000’i bulan özel ve genel gayrimenkulleri ve evleri de katabiliriz.
Kudüs’teki İslami mukaddesata karşı yapılan
İsrail saldırıları
Kudüs’teki İslami mukaddesata karşı yapılan İsrail saldırıları çok fazla olup en barizleri gasp, kapatma ve yıkımdır. Buna örnek teşkil etmesi bakımından 1995’te İsrail polisi gözetiminde Kudüs’te işgalci İsrail buldozerlerinin Babu’r-Rahme Mezarlığı’ndaki yıkım çalışmalarını zikredilebiliriz. Bu dönemde yol genişletmesi bahanesiyle bazı mezarlar kazılmış, yine bazı Yahudi grupları bu işle alakalı emellerine geçerliliği olmayan bahaneler bularak İsrail Yüksek Mahkemesi’nden Babu’r-Rahme Mezarlığı’nda defin yasağı getirme talebinde bulunmuşlardır. 1976 yılında işgalci İsrail hükümeti, Mücahidin Mezarlığı’na bir saldırıda bulunmuş, mezarlığı buldozerle kazmış ve şehitlerin naaşlarını çıkartmıştır. En-Nebi Davud Camisi, Yahudi dinî törenleri düzenlenmesi için sinagoga çevrilmiş, birçok cami kapatılmış, ezan okunması ve namaz kılınması yasaklamıştır.
Kudüs mıntıkasına yakın camilere yapılan saldırıların sayısı da oldukça fazladır. 1948’de işgal edilen köylerden Eşva’ köyündeki Eşva’ Camisi gibi birçok cami yıkılmış, aynı şekilde Dir Rafet köyündeki el-Hac Hasan Camisi yerle bir edilirken Dir Yasin Camisi Yahudiler tarafından akıl hastanesi olarak düzenlenmiş, Aynetu Karim Camisi ise uyuşturucu ve diğer zararlı alışkanlıkların müptelası olanların uğrak yeri olmuştur.
Me’menullah Mezarlığı:
Kudüs’teki mukaddesata füze saldırısı
Eski Kudüs’ün batısında yer alan Me’menullah Mezarlığı Eski Kudüs’ün sur kapılarından biri olan el-Halil Kapısı’ndan yüzlerce metre uzaklıkta olup, 200 dönümlük alanıyla Beyt-i Makdis’te alanı en geniş Müslüman mezarlıklarından biridir.
Me’munullah Mezarlığı Kudüs mezarlıkları arasında en eski, en geniş ve en meşhur olanıdır ve burada da Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethi sırasında savaşan birçok sahabe defnedilmiştir. Mezarlık, birçok sahabe, tabiun, salih ve yüce zatı barındırmaktadır. Daha sonra bizzat Kudüs halkının şahit olduğu şekilde buradaki defin işlemi 1948 yılı felaketine kadar devam etmiştir. Bu mezarlıkta birçok sahabe, fakih, edebiyatçı ve şehrin yöneticilerinin mezarları da bulunmaktadır.
Tarihi Me’menullah Müslüman Mezarlığı’na yapılan İsrail saldırıları, Kudüs’te İslam mukaddesatına yapılan saldırıların çirkinliğinin en bariz örneklerinden biridir. 1948 yılında İsrail güçleri Batı Kudüs’ü işgal ettiğinde Me’menullah Mezarlığı da Yahudilerin eline geçti. İşte o zaman işgalci İsrail Meclisi bir kanun çıkarttı ve bu kanun gereği mezarlıkları da kapsayan tüm İslami vakıf toprakları “sahipsiz mallar” addedildi. Böylece Me’menullah Mezarlığı da İsrail Toprak İdaresi Başkanlığı’nın el koyduğu araziler arasında yer aldı. O tarihten bu yana işgalci İsrail Meclisi, mezarlığın kimliğini değiştirmeye devam etmiş ve bugün mezarlığın eskiden 200 dönüme ulaşan alanından çok az bir kısmı kalmıştır.
1960 yılında işgalci İsrail Meclisi ve Kudüs Belediyesi, mezarları buldozerlerle kazmak, ölülerin kemiklerini ortaya çıkartmak, ağaç dikmek, birçok yerinde yollar yapmak suretiyle Me’menullah Mezarlığı’nın büyük bir kısmını “İstiklal Parkı” ismiyle parka çevirmiştir. Park ve mezarlığın geri kalan bölümleri Yahudi aşırılıkların sapkın işleri için kullanılmıştır.
1985 ve onu takip eden yıllarda işgalci İsrail Devleti’nin Ulaştırma Bakanlığı tarafından mezarlığın büyük bir kısmına otopark yapılmış ve yine kanalizasyon ve elektrik ağının uzatılması ve otoparkın genişletilmesi için birtakım kazı çalışmaları gerçekleştirilmiştir.
2000 yılından bu yana mezarlığın bir bölümünde, merkezi Amerika’nın Los Angeles şehrinde bulunan Wiesenthal Merkezi’nin girişimi ve sponsorluğunda “İnsan Onuru Merkezi - Kudüs’te Hoşgörü Müzesi” inşası için planlar yapılmaktadır. İnşası için ABD’den 200 milyon dolar toplanarak 2005 Aralık ayında uygulamaya konulmuş olan proje çerçevesinde birçok mezar buldozerlerle kazılmış ve ölü kemikleri açığa çıkmıştır.
Aksa Halk ve Hukuk Müessesesi, Yüksek Mahkeme’den çalışmaların bir süre durdurulması için bir karar çıkartmış, aynı şekilde İnsan Haklarına Saygı Müessesesi de Kudüs’teki Şeriat Mahkemesi’nden buralardaki çalışmaların durdurulması için bir karar çıkartmıştır. Me’menullah Mezarlığı’nın geri kalan kısmını korumak için Aksa Müessesesi Kudüs’teki Mezarlıkları Koruma Komitesi’yle iş birliği içerisinde mezarlığı korumak için İslami çalışma kampı düzenlemiş ve onarım çalışmalarını tamamlamak için de ikinci bir kamp düzenlemek üzere çalışmalar başlatmıştır.
2008 Kasım ayında işgalci İsrail’in Yüksek Mahkemesi, Me’menullah Mezarlığı üzerinde “Hoşgörü Müzesi” inşasını durdurma talebini reddetme kararı almış ve Yahudi-Amerikan şirketinin Me’menullah Mezarlığı üzerinde “Hoşgörü Müzesi”ni inşa etmesine izin vermiştir. O günden bu yana Me’menullah Mezarlığı’nda yüzlerce Müslüman mezarı üzerinde kazı ve kemik çıkarma çalışmaları devam etmektedir.
Buna rağmen Me’menullah Mezarlığı’nı korumak için mezarlığın geri kalan kısmının tamamının koruma ve tadilat projesi bulunmaktadır.
Özet ve öneriler
İsrail Adam Şamir, Araştırmacı-yazar;
Pink Floyd’un “The Wall” filmini küçük, tenha ve eski bir sinema olan “Semadar”da seyrettik. Burası Kudüs’teki eski Alman mahallesinde bir yer. 1948’de Yahudiler Almanları bölgeden çıkartmış, ama hâlâ kırmızı kiremitli eski taş binalar ve bunların kapı süslemelerindeki mermer levhalarda, Gotik yazı ile işlenmiş Mezmur dizeleri duruyor. Mahalle yukarıdaki ağır kapının gerisinde uzanan gizemli Tapınak Şövalyeleri mezarlığına komşu.
Semadar, Neşideler Neşidesi’nde geçen bir kelimeden ilhamla konulmuş bir isim. Burası Kaybolmuş Cennet’in (nostaljik savaş öncesi Filistin’i) popüler bir sesli filmler sinemasıydı. İngiliz subayları ve kutsal şehrin genç sosyetesi buraya gelirdi: Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Almanlar ve yerli Filistinliler. Sinemanın romantik bahçesinde yapılan düğünler sınırları, inançları, siyasi görüşleri aşar nitelikteydi. Bir Sefarad hahamın kızı kendine bir İskoç pilot bulur; asil bir Arap ailesi bir sol-Siyonist kızı gelin alırdı. Semadar pek değişmedi; ama bizim düşüşümüzü, bölünüşümüzü yaşadı. Amos Oz’un Kudüs romanlarının ayrılmaz parçası oldu; küresel ısınmaya direnen binlerce yıllık buzullar gibi bugüne ulaştı.
Semadar 1980’lerde her kesimden insanın uğradığı doğru düzgün bir yerdi. Aileler buraya rahatlıkla gelebiliyordu. O günler video, TV ve bilgisayarların boş vakitlerimize el koymasından önceki son mutlu günlerdi. Sık sık çocuklarla sinemaya giderdik. Ama bu kez “The Wall” yanlış bir seçim olmuştu. Filmin ortasında, sonuna kadar açılan bir ağız seyirciyi yutmak istiyordu.
Bu korkunç dişli ağız, tüm sahneyi doldurarak başlarımızın üzerinde yükseldi. Bu, yedi yaşındaki oğlum için çok fazlaydı; bir çığlık atarak dışarı kaçtı. Ama fuaye de aynı dev ağızlı afişlerle dolu idi! Onu yatıştırmak birkaç saat aldı ve “The Wall”ın sembolü olan o korkunç ağız o gün bugündür hafızamda yer etti.
Bugün hatıralarım, boşanan bir yay gibi geri döndü. Güzel bir yürüyüşün sonunda “Duvar”a çattım. Saatlerce araba sürerek ve yürüyerek yüksek bölgelerin yumuşak tarihî tepeliklerinde gezdik. Her yer yemyeşildi; mor yaban baklası çiçekleri topladık; hâlâ suyu akan bir dereden geçtik; sevimli ve uzun elbiseli kızların ve oğlanların çocukça bir haylazlıkla birbirlerine ve bize su attıklarını gördük. Onların, yakındaki Anata köyündeki ana babalarının yanından geçtik; piknik yapmaya hazırlanıyor ve birbirlerine yürekten selam veriyorlardı. Uçurumun tepesindeki St. Chariton Manastırı’ndan inen bir rahiple selamlaştık, bizi takdis etti; beyaz sağrılı küçük bir keçi sürüsünü kovaladık; Taybe köyü kilisesinde Meryem Ana için mum yaktık; özenle korunan yerel rivayetlere göre İsa göğe yükselmeden önceki son günlerini burada geçirmişti.
“Stones”ta (Ramallah şehrinde havadar, iki sıralı bir kahve) tüvit elbiseli, Bir Zeit Üniversitesi’nden bir felsefe profesörüyle karşılıklı Taybe köyünün ünlü birasını içtik. Profesör, buruşuk gülümsemeli ihtiyar bir İngiliz Yahudi’siydi; biraz Noam Chomsky’yi andırıyordu. Yanında koyu tenli, güzel, Fransızca konuşan Filistinli bir kız vardı. Kız Tunus’ta büyümüş, Paris’te okumuştu.
“Çoban’ın Tarlası”na (Çoban: İsa, ç.n.) doğru ilerlerken Duvar’a çattık. Duvar, yumuşak Beytlehem kırlarını dev bir ağız gibi çiğniyor, tabiatı yutuyordu. Düzinelerce buldozer tepeleri yırtıyor; incir ve üzüm ağaçlarını kökünden söküyor, kayaları parçalıyordu. Eski köy evlerini, yüzlerce yıllık duvarları yıkıyor; Meryem Ana’nın dolaştığı bayırları kazıyordu. Duvar dört şeritli geniş bir otoyol gibi inşa ediliyor; iki yanında yedi metrelik tel örgüler, üstünde yüksek gerilim telleri uzanıyor; üzerinde kameralar, keskin nişancı siperleri ve birkaç kapı bulunuyordu. Bu, şimdiye dek gördüğüm en ürkütücü toplama kampı duvarıydı.
Köylüler zeytinliklerinin içinden geçen bu kargaşaya bir şey yapamadan bakıyor, bölünüyor, ayrılıyorlar; birbirlerinden kopuyorlardı. Köylüler, bir hapishanedeki gibi bu Duvar’ın ardına hapsedilmişlerdi; tarlaları, otlakları, pınarları kendilerinden uzaklaştırılmıştı. Duvar’da açılan kapı İsrailli bir askerce korunuyor; o asker onları geçimliklerine, tarlalarına, özgürlüklerine bağlıyordu -kapı ordunun emriyle açılıyor ve kapanıyordu. Her zaman kârlı işler peşinde olan ordu, kapıyı her açtığında kişi başı iki dolar ücret alıyordu. Eğer Filistinliler zeytin ağaçlarıyla oynamaktan hoşlanıyorlarsa, eğlenceleri için para versinlerdi!
Bazı yerlerde Duvar dev bir beton yapıydı; manzarayı, görüntüyü çalıyor, köylüleri geniş bir hapishane bahçesinde tutsak ediyordu. Ama daha kötüsü bu yol vermez Duvar onlara bir zamanlar kendilerinin bildikleri arazileri gösteriyor, fakat vermiyordu. Duvar yüzlerce ve yüzlerce mil uzuyor; köyleri çeviriyor, arazilerini insanlardan ayırıyor, Filistin’in güzel tabiatını yiyip bitiriyordu.
Bu Duvar yeni bir icat değildi. Onu daha önce de görmüştüm. Kermil Dağı’na yakın bir yerde bir Ermeni köyü vardı. Ermeniler buraya 1915’te Kürtlerin takibinden kaçıp gelmişlerdi. Her zaman misafirperver olan Filistinliler, onlara evlerini yapmaları için yardım etmiş, arazilerini kiraya vermişlerdi; çünkü bu Ermeniler Van Gölü kıyılarından gelen çiftçilerdi. 1948’de köyleri Yahudi Devleti’nin parçası oldu. Yahudiler onları öldürmedi, kovmadı; sadece köyü bir duvarla çepeçevre çevirdiler ve boğdular. Köy, arazilerini kaybetti ve kapısında -İsrail ordusundan- bir gardiyanın beklediği bir hapishaneye dönüştü. Ermeniler bu duruma 10 yıl dayandı. 1950 yılında buradaki son Ermeni de evini yok pahasına bir Yahudi’ye satıp gitti.
Duvar’ın bir öncüsü de vardı: Sadece Yahudilerin gidebildiği yollar. Hayfa ile Afula’nın bile çevre yolu yokken her Arap köyünün bir “çevre yolu” vardı; bu yol köyü kuşatıyor, gelişimini önlüyordu. Yüzlerce Filistinlinin evi yıkıldı, binlerce dönüm arazi (Otostopçunun Galaksi Rehberi filminden çıkma gibi) çevre yolları ağı için mahvedildi. Görünürde bunları yapmak için hiçbir sebep yoktu. Zira küçük Yahudi yerleşimlerinin bu milyarlarca dolarlık yatırıma “güvenlik nedeniyle” de ihtiyacı yoktu. Dahası, yeni yapılan bu yollar ordu tarafından kapatıldı. Şimdi Duvar gitgide yükselirken bu çevre yolu şebekesinin ne olduğu daha iyi anlaşılıyor: O, yıkım ve tutsaklığın birinci safhasıydı.
“Duvar zeytinlikleri yerleşimcilere bıraktı.” demiş, her zaman çok rasyonel düşünen Uri Avneri. Ama yerleşimcilerin zeytinliğe ihtiyacı yok; araziyi ekmeyi de düşünmüyorlar. Onlar ağaçları yakmayı tercih ediyor. Yerleşimciler aslında sebep değil, ama sebebin meşrulaştırıcısı: Filistin’i nüfustan arındırın ve tabiatını öldürün!
Başka türlü olabilir miydi? Şimdi hayata geçirilen bu muzaffer Siyonist program 1930’da yazılan bir makalede ele alınmış: Vladimir Jabotinsky’nin “Demir Duvar”ında. Ama kökler daha da derinde çünkü Duvar, Yahudi ruhunun ve buna uyan Yahudi Devleti’nin nihai görüntüsü. Yahudi lehçelerinde “duvar” manasına gelen düzinelerle kelime var; belki Eskimoların “kar” için dillerinde olduğu kadar çok. Yahudilerin kutsal sembolü Ağlama Duvarı; makbul caddesi “Wall Street” (Duvar Sokağı, ç.n.).
Mısırlılar, Babilliler, Hristiyanlar ve Müslümanlar dikine piramitler, kuleler, katedraller inşa ederek göklerle yeri birbirine bağlarlar ama kendilerini tanrılaştıran Yahudilerin yere de göğe de ihtiyacı yok ve inşa ettikleri ilk şey -Londra’dan Minnesota’ya dek- “eruv”, yani onları Yahudi olmayanlardan ayıran sembolik bir duvar. Yahudi Mabedi’nden kalan tek şey (duvarları içinde İsa yargılandıktan 40 yıl sonra) ne On Emir ne de dinî emirlerdir; sadece üzerinde şunların yazıldığı bir duvar parçasıdır: “Goy (Yahudi olmayan; başka milletten)! Eğer bu Duvar’ı geçersen, korkunç ölümün için kendinden başkasını suçlama!”
Yahudi öğretisinin en önemli bölümü “Tevrat’ın etrafına bir duvar inşa edin.”dir. Bu, şeriatın her yasağını en az bir düzine daha yasakla takviye eder. Yahudi’ye Sebt Günü meyve toplamak yasaktır; ama “Duvar” bir ağaca tırmanmayı da engeller ki, kimse ağacın meyvelerinin çekiciliğine kanmasın. Peki ya meyvesiz bir köknar? Aynı sebeple yasaktır: Bu cumartesi bir köknara çıkarsın, ertesi cumartesi elma ağacına ve sonraki cumartesi de ondan elma koparıp günaha girersin.
Sharon’un Duvarı işte bu Tevrat etrafındaki duvardır. Zira eğer bir goy’un serbest dolaşmasına izin verirseniz, er geç bir Yahudi’yi öldürecektir. Sharon’un Duvarı Mabed Duvarı’dır. Zira bu duvarı geçen bir goy, keskin nişancıya hedef olursa kendini suçlamalıdır. Sharon’un Duvarı Filistinliler için bir Ağlama Duvarı, Yahudi müteahhitler için ise Wall Street’tir. Emreden ses Yakub’un, ama eller Essau’nundur. Duvar; zayıf Filistinli işçinin teriyle yapılmış, Ruslarca korunmuş, Amerikalılarca parası ödenmiş ve ardına kardeşler hapsedilmiştir.
Müteahhitler Duvar sayesinde altın madeni bulmuştur; daha önce 1970’te Süveyş Kanalı sahiline inşa edilen Bar Lev hattında olduğu gibi. Bu hattı Mareşal Sedat’ın Mısır 3. Ordusu, 6 Ekim 1973’te Sovyet yapımı pompalardan sıkılan tazyikli suyla yıkmıştı. 1973 Savaşı’ndan sonra bu duvardan ayakta kalan tek şey müteahhitlerin villaları oldu.
Bu Duvar Siyonistlerin gerçek yol haritası; çünkü bittiğinde Filistin mahvolacak, mutlu sakinleri mülteci olacak. Ama Yahudilerin kaderi de kıskanılır gibi olmayacak; çünkü artık duvar her yerde olacak. Her dükkân, her lokanta, bir zamanların neşeli Tel Aviv’inin her yerinde canlı duvarlar olacak: Korumak için tutulmuş bir Rus ya da Ukraynalı fedai. Onlar saatte dört dolar için hayatlarını ortaya koyacaklar. Bizler alışverişe, işe, eğlenmeye giderken günde on kez üst baş aramasından geçeceğiz. Aranmadan girebileceğiniz tek bir bina kalmayacak. Böylece Kutsal Belde (Filistin) tüm sakinleri için yüksek güvenlikli bir hapishaneye dönüşecek; Yahudi olsunlar ya da olmasınlar.
Bu tahmin edilebilirdi. “Yahudiler kötü yabancılarca getto duvarlarının arasına hapsedilmediler,” der Vladimir Jabotinsky, “bunu onlar seçtiler, tıpkı Çin’e gelen yabancıların ayrı mahallelerde yaşadıkları gibi.” İsrail Şahak 50 yıl sonra başka bir doğru gözlem daha yapıyor: “Getto duvarlarına devletçe dışarıdan gedik açıldı; ama Yahudiler ayrılmaya niyetli değildi. Görünür duvarlar delindi; iç duvarlar kaldı. Yahudi Devleti o paranoyak Yahudi korkaklığının ve yabancı nefretinin bir sonucudur. Öte yandan Pentagon’un dalavereci politikaları, aynı korku ve nefreti tüm dünyaya yayma çabasındadır.”
“Sadece kişiler delirmez, toplumlar ya da kültürler de tümden delirebilir.” Bu önemli keşfi yapan Amerikalı sosyal bilimci Ruth Benedict; Margaret Mead ve Franz Boas’ın da yakın ve sevilen arkadaşıdır. Onun “Kültürel Kalıplar” kitabı (1934) sosyal bilimlerde en çok okunan eserlerdendir. Benedict, eserinde çeşitli Amerikan yerli kültürlerini karşılaştırmış, Pueblo Kızılderililerini “sakin ve uyumlu” olarak göstermiştir. “Kwaikiutllerin büyüklenen megalomanyak karakteri”nden bahsetmiş ve Dobu Adası sakinlerinin “paranoyak ve kaba saba” olduklarını göstermiştir.
Son tarifi Yahudilere bir kültür olarak kalıp gibi uyar. Şu Irak’ta komplolar sonucu başlatılan kitle imha silahı araması ne idi? Elinde baltayla saldıran aldatılmış goy söyleminin aynısı değil mi? Ruth Benedict’e göre, bitmez tükenmez ceset arayışlarının ülkesi İsrail Devleti (ölen İsrail askerlerinin cesetlerini sürekli arama, isteme, ç.n.), nihai paranoyak bir toplumdur. ABD de aynı hastalığa Leo Strauss’un takipçilerinden oluşan yönetici eliti nedeniyle yakalanmak üzeredir (Yazı Obama’dan önce yazılmıştı, ç.n.). ABD de kendi vatandaşları için uzak ülkelerde duvarlar inşa etmekte, silahsızlandırma yapmaktadır; anlaşılan Yahudilerin hastalığı çok bulaşıcı.
Sebepleri atladıkça duvarla savaşmak boşadır; gayrimeşru yerleşimcilerle savaşmak da. “Duvar kalptedir” (ubeliba homa). 1967’de Yahudiler Kudüs’ü ele geçirdiklerinde bu şarkıyı söylüyorlardı. Duvar meselenin kalbindedir; ve Filistin’deki Yahudi Devleti budur. Genç ve pek genç olmayan barış eylemcilerinin duvar boyunca buldozerlere hâlâ söylediği, “İki Devlet”dir. Hâlbuki buldozerler bu “iki devleti”, benim kâbusumu gerçekleştiriyor: Bir Yahudi Devleti ve goyim için rezervasyonlar zinciri olan “Filistin Devleti”. Her kim “Bağımsız Filistin ile İsrail yan yana” diyorsa Duvar’a gözünü yumuyordur. Duvar, Siyam ikizlerini ayırmak için yapılan bir ameliyattır ve bu ameliyatı en güçlü olan atlatabilir. Duvar üzerine İsrail’deki tartışmalar boğulup gider; İsraillilerin çoğu İşçi Partisi’nden Likud’a, duvara destek verir; “barışsever” İsrailliler bu müthiş ağzın (duvar, ç.n.) en büyük destekçileridir.
Duvar, “Yol Haritası”yla öfkelenen masum ruhlarla alay eder; o da ikizleri ayırmak için başarısızlığa mahkûm başka bir plandı. Sharon, o planda Duvar’ı bitirmeye yetecek gecikmeler olursa üzülmez; çünkü bu durum barışı koruma mecburiyetini Filistinli tarafa yükler; ona boş vaatler karşılığı tam hareket özgürlüğü verir.
Barış eylemcileri Duvar’ın yolunu orada burada biraz değiştirebilmeyi umuyorlar. Ama bu da işe yaramayacaktır; çünkü Duvar insanları ve topraklarını hep ayıracaktır. Nereye koyarsanız koyun o, Deheyşe Mülteci Kampı’ndaki mültecilerle 10 mil öteden Devr eş-Şeyh’deki evlerini ayıracaktır. Taybe’nin Hristiyanlarını Kutsal Mezar Kilisesi’nden, Yassuf Müslümanlarını el-Aksa’dan ayıracaktır. Yahudileri kutsal yerlerden ayıracaktır. Tepelik köylerin köylülerini Tel Aviv ve Yafa’daki iş yerlerinden ayıracaktır.
Sharon’un Duvarı, bu dinmez felaket; Yahudi Devleti’nin gerçek özünü görmek ve onu yok etmeye çağrı için nadir bir fırsat sunmaktadır.
Duvar değil, aptal! Yahudi Devleti!
Dr. Kemal eş-Şerafi, Mizan İnsan Hakları Merkezi
Kudüs; şehirlerin goncası, evlerin gurur ve huzur kaynağı, Araplığımızın tacı, Müslümanların ilk kıblesi ve müminlerin ziyaretgâhı…
Filistin Devleti’nin başkenti, 1967’den bu yana İsrail işgalinin baskısı altında inliyor. İsrail projeleri, Müslüman veya Hristiyan bütün Arapları kuşatma altına alma hedefine yönelik olarak etraflarındaki çemberi daraltarak onları boğmak istiyor. Böylece işgalcilerin uydurduğu yasaların da zorlamasıyla Kudüs’ün gerçek sahiplerini göç ettirerek orayı bir Yahudi şehrine dönüştürmeyi planlıyorlar. 19. yüzyılın başlarından itibaren dünyadaki Yahudi liderleri, Kudüs’teki bütün gayrimenkullere yahut arazilere el koymak için önlerine çıkan her türlü fırsatı değerlendirdiler; kimi zaman zorbalıkla kimi zaman da kolay bir şekilde, hile yahut aldatma veya görüşmelerle bunu yaptılar, bunun için her yolu denediler. 1827 senesinde de Kudüs’te birtakım Yahudi mahalleleri kurmak maksadıyla fiilen göçler başlatıldı. 1842 ile 1897 yılları arasındaki süreçte ise Kudüs ve çevresinde 27 yerleşim merkezi, pek çok mahalle ve havra inşa edildi. Bunlardan bir kısmı, gerçekte Yahudi yerleşim birimleri olmasına rağmen, hastane ve yan kuruluşları olarak farklı isimler altında kuruldu.
I. Dünya Savaşı’nın ardından Filistin’in İngiliz Mandası altına girmesinden ve Balfour Deklarasyonu’ndan sonra manda hükümeti 117.000 dönüm araziyi Yahudi temsilciliğine bağışladı. Bu da Kudüs eyaletine bağlı hazine (miri) arazilerinin, yani şehrin yüz ölçümünün yaklaşık %7’sini (6 km2) oluşturuyordu. Manda yönetimi, Filistin’de ve özellikle de Kudüs’te bulunduğu süre zarfında, Yahudilere bağışlanmış arazilerin yüz ölçümünü daha da genişletmeye yardımcı oldu. Sonuçta Kudüs, Uluslararası Siyonist Bölgesi, Yahudi Temsilciliği ve Yahudi Millî Fonu Yürütme Bürosu’nun karargâhı hâline geldi. Ayrıca bölgede 1925’te İbriyye Üniversitesi ve 1939’da da Hedasa Üniversite Hastanesi kuruldu.
1967 savaşından sonra Kudüs İsrail’in eline geçti ve işgal güçleri, ilk andan itibaren şehrin tarihî dokusunu yansıtan el-Meğaribe mahallesini “yerleşime elverişli olmadığı” gerekçesiyle tamamen değiştirmeye kalkıştı. Öte yandan, 1000 Filistinli vatandaş evlerinden çıkartılarak o tarihte “Burak Duvarı” diye bilinen fakat daha sonra “Ağlama Duvarı” olarak adlandırılan duvarın bulunduğu alan inşa edildi. Ayrıca yaklaşık 17.700 dönümlük bir Filistin arazisine de el konuldu. Bütün bunlar, Kudüs’le ilgili çıkabilecek herhangi bir uluslararası kararın ön adımları olarak yürütüldü.
İşgal altındaki Kudüs’ün arazilerine el koyarak Yahudi yerleşim birimlerinin ve mahallelerinin kurulmasının temel amacı, Kudüs ile çevresindeki diğer Arap mahalleleri arasındaki herhangi bir bağlantıya engel olmak ve nihayetinde şehirdeki Arap varlığını, Yahudilerin ablukası altındaki bir bölgeye sıkışmış adacıklar hâline dönüştürmektir. İsrail, işgal altında tuttuğu Kudüs’e tamamen el koyma ve gerçek sahiplerini oradan sürüp bölgeyi bütünüyle Yahudileştirerek hiçbir Arap unsurun bulunmadığı bir yere dönüştürmeye yönelik kararlar almaya devam etti. Nitekim Kudüs’ü ilhak etmek maksadıyla işgalci İsrail Parlamentosu Knesset’e çeşitli teklifler sunuldu. Bu çerçevede 31 Temmuz 1980 tarihinde kabul edilen kanun, Kudüs açısından büyük önem taşıyordu. Bu kanuna göre; “Kudüs’ün tamamı tek bir yapı olarak İsrail’in başkenti olup devlet başkanının, İsrail Parlamentosu Knesset’in, hükümetin ve yüksek mahkemenin merkezidir.” deniliyordu. Üstelik bu kanun, herhangi bir İsrail hükümetinin, İsrail’in Kudüs üzerindeki hegemonyasına zarar verebilecek bir anlaşma imzalamasını da baştan engellemiş oluyordu. Sonraki İsrail hükümetleri de Kudüs şehrini Yahudileştirme sürecini hızlandırmak için pek çok yöntem ve uygulamaya başvurdular. Bunlardan bazıları şöyledir:
Mescid-i Aksa’nın abluka altına alınması ve yıkımı
İsrail, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’ya sahip bir Kudüs’ün, Arap ve İslam kimliğinden asla soyutlanamayacağının bilincindedir. Mescid-i Aksa’nın altında yürütülen ve artık Aksa’nın temellerini tehdit etmeye başlayan kazı çalışmaları, işgalci İsrail’in Aksa’yı ve Kudüs’teki diğer Arap ve İslam mukaddesatını yıkma hedefine yöneldiğinin açık göstergesidir.
Uzun işgal dönemleri boyunca yetkili birimler de, mübarek Mescid-i Aksa’nın altında tüneller açma çalışmalarını yürüttüler. Bu çalışmalar, Aksa’nın temellerini sarsmaya ve tehlike sinyalleri vermeye başlamıştır. Nitekim Mescid-i Aksa’nın yakınındaki el-Meğaribe Kapısı semtinde, BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA) Yardım Kuruluşu’na bağlı Kudüs İlköğretim Okulu’nun zemininin çökmesi, ileride Aksa’nın başına gelecek felaketlerin habercisi olmuştur.
“İsraile Ait Tarihî Eserler” idaresi ve kolonyalist “el-Ad” kuruluşunun denetiminde, Mescid-i Aksa’nın güneyine düşen Selvan mahallesindeki Ayn-ı Selvan Mescidi’nin sol tarafında yeni bir tünel kazılmaya başlandı. Bunun da amacı, söz konusu tüneli Mescid-i Aksa’nın altında kazılan büyük tünellerle birleştirmektir.
1996 yılının Eylül ayında, dönemin Batı Kudüs Belediye Başkanı Ehud Olmert, o bölgede Yahudilere ait tarihî eserler olduğu iddiasını ispatlamak üzere, Kudüs’ün altında uzayıp giden (tarihî) el-Burak tünelinin açılışını yapmıştır. Ne var ki arkeologlar, bu tünelin Arap kökenli Kenanlılar tarafından, şehrin savunma hatlarını güçlendirmek amacıyla sarp kayalığa kazıldığını vurgulamışlardır. Bunun üzerine Filistinliler de bu mukaddes şehirdeki kutsal değerlerine sahip çıkmak ve haklarını savunmak maksadıyla söz konusu uygulamayı protesto ederek sokaklara dökülmüş ve çıkan çatışmalarda 65 vatandaş şehit olmuştur.
İşgal güçleri, Mescid-i Aksa’nın çevresindeki bölgeleri her yönden boşaltmaya çalışmakta ve oradaki Araplara ait gayrimenkullere ve evlere el koymaktadır. Bu çabaların sonuncusu da, İsrail makamlarının bölgedeki Arap-İslam kimliğini yansıtan değerleri değiştirme hedefine yönelik olarak, Mescid-i Aksa’nın duvarlarına bitişik olan Selvan semtindeki 88 evi yıkma tehdidinde bulunmasıdır.
Keza, Selvan semtinin ana girişindeki ve Mescid-i Aksa’nın güney duvarına paralel duran Selvan Tepesi de tehlike sinyalleri vermektedir. Söz konusu semt, büyük çaplı kazı çalışmaları ve birbirine bağlı tünellerden dolayı alt zemini boşaltıldığı için bütünüyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir tepeden oluşmaktadır.
Öte yandan işgal güçleri, binlerce Yahudi’yi ve yabancı turisti, özellikle de kadınları, mekânın kutsallığına yakışmayan uygunsuz kıyafetlerle, 1967’den bu yana anahtarlarını elinde bulundurduğu el-Meğaribe Kapısı’ndan Mescid-i Aksa’nın içine almakta ve bu şekilde mescidin kutsal havasını kirletme amacı gütmektedirler.
Aşırı Siyonist “Kutsal Mabed Enstitüsü” de Mescid-i Aksa’yı 24 saat boyunca gözetlemek için etrafına kameralar yerleştirmeye ve kaydedilen görüntüleri, o meydandaki hareketliliği ve yapılan gösterileri belgelemek maksadıyla enstitünün internet sitesinde yayınlamaya çalışmaktadır.
Yine işgal güçleri, Kudüs sınırları dâhilinde yer alan eş-Şeref mahallesindeki küçük el-Mescidi’l-Ömerî’nin yerine, kubbeli en büyük ve en yüksek havrayı inşa etmeye başladılar. Buraya da “Hahurba (Harab) Havrası” adını verdiler. Aynı şekilde Yahudi yerleşimcilerin, Mescid-i Aksa yakınlarındaki tarihî “Hamamu’l-Ayn”ın yerine “Ohel İshak” adını verdikleri başka bir havra yapmalarına müsaade ettiler.
Ayrıca el-Meğaribe’yi Mescid-i Aksa’ya bağlayan yolun işgal güçlerince yıkılmış olması da, Mescid-i Aksa ile ilgili gerçek niyetleri gözler önüne sermektedir. Uluslararası kamuoyunun tepkilerine rağmen işgal güçleri, söz konusu projelerini harfiyyen uygulamaya devam etmiş; Mescid-i Aksa içindeki hareketlerini kolaylaştırmak ve mekânın İslami dokusunu değiştirmek için bir köprü inşasına başlamıştır. Bunun yanı sıra, aşırı Siyonistler de Mescid-i Aksa’yı yıkıp yakma eylemlerinden hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Nitekim 1969’daki yakma girişimi, mescidin bazı kısımlarının tahribatıyla sonuçlanmış; daha sonraki yıllarda da bir yandan füzelerle havaya uçurma teşebbüsleri diğer yandan da Kudüs’ü ve özellikle de Aksa’yı dış dünyadan tamamen soyutlayarak Yahudilerin ruhani merkezi hâline dönüştürme çabaları devam etmiştir.
1994 yılından bu yana ise işgalci İsrail, üzerinde Kudüs kimliği bulunmayan Filistinlilerin namaz kılmak için Mescid-i Aksa’ya gelmelerini engelleyen birtakım yeni kanunlar çıkarmıştır. Aynı şey, Batı Yakası ve Gazze Şeridi’ndeki Hristiyanlar için de geçerlidir. İsrail’in uygulamaları, onların da Kudüs’teki Hristiyanlara ait ibadethanelere ulaşmalarını engellemektedir.
Yine işgal güçleri, 2008 yılından bu yana, Kudüs şehrindeki Arap-İslam kültürüne ait dinî ve tarihî eserleri yok etme projesi kapsamında, Müslümanlara ait Me’menullah Mezarlığı’nı yıkmaya başlamıştır. Rivayete göre, İslami bir vakıf olan bu kabristanda, aralarında komutan ve âlimlerin de olduğu binlerce Müslüman yatmaktadır.
Müslümanların göçe zorlanması ve kimliklerinin ellerinden alınması: Sessiz sedasız transfer!
İsrail, Doğu Kudüs’ü işgal ettiği topraklara ilhak etmesine rağmen bu ilhak, oranın sakinlerini kapsamamıştır. İşgalci güç, Filistinli vatandaşların taşıdığı Ürdün pasaportlarını ellerinden almamış, fakat buna karşılık onlara İsrail kimliği vermiştir. İsrail’in bu uygulaması sonucunda Filistinliler bir vatandaş değil, orada geçici olarak ikamet eden kimseler durumuna düşürülerek hakları ihlal edilmiştir.
İşgalciler, ırkçı yasaları aracılığıyla Kudüs sakinlerinin %88’inin Yahudilerden ve %12’sinin de Araplardan oluştuğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. Son iki yıl zarfında 4000 Kudüslünün kimlikleri alınıp Kudüs’te ikamet etme hakları engellenmiştir. Böylece işgal yılları boyunca kendi memleketlerinde oturma hakları ellerinden alınmış Kudüslü Filistinlilerin sayısı 10.000’e yükselmiş olmaktadır. Oysa İsrail’in bu uygulamaları, 1949 yılında imzalanan 4. Uluslararası Cenevre İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, özellikle de sözleşmenin 6. ve 47. maddelerine; ayrıca 1899-1907 yıllarına ait Lahey Sözleşmesi’nin de 34. maddesine aykırıdır.
Evlerin yıkılması ve sahiplerinin sürülmesi
Öte yandan işgal güçleri, bina yapmak isteyenlerin uymak zorunda olduğu şartları belirleyen İnşaat ve Planlama Yasası’nı çıkarmıştır. Bu yasaya göre bina yapımı için ruhsat alınması gerekmektedir. İsrail’in bu konudaki tutumu, sonuçta Kudüs’ün inşaat sektöründe krize yol açmış ve vatandaşlar ruhsatsız binalar yapmaya başlamışlardır. Çünkü İsrail, ruhsat almada büyük güçlükler çıkarmaktadır. Nitekim, ruhsat taleplerinin toplamının sadece %5’ine olumlu cevap vermiş olması da bunu göstermektedir. Bunun yanı sıra bir ruhsat almanın maliyeti de yaklaşık 35.000 dolardır. Bu durumda Kudüslü, iki tercihten birini seçmek zorunda bırakılmıştır: Ya ruhsatsız bina yapacak yahut Kudüs’ü terk edecek.
Kayıp şahıslar yasası
Kayıp şahısların mallarıyla ilgili yasa 1950’de çıkmıştır. Bu yasaya göre; İsrail’in 1967 yılında yapmış olduğu nüfus sayımı sırasında İsrail Devleti sınırları dışında olan şahısların malları, Kayıp Şahısların Mallarından Sorumlu İdari Birim’e devredilmiştir. Söz konusu birim, satma ve kiralama hak ve salahiyetine sahiptir. Böylece işgalci İsrail, sahipsiz oldukları gerekçesiyle Filistinlilerin arazilerine ve mal-mülklerine el koyma hakkını kendinde görmeye başlamıştır. Kayıp şahısların mallarından sorumlu birim de bunları, bu kadim tarihî şehirdeki yerleşimci örgütlere devretmiştir.
İsraillileştirme
Doğu Kudüs’teki Arap vatandaşlara İsrail kimliği vermek suretiyle İsrail vatandaşlığına geçirme projesidir. Şehrin ilhak edilip birleştirilmesinden sonra bu vatandaşların oranı %22’ye ulaşmıştır. İsrail bu projeyi sağlık, yönetim, ticaret, sanayi ve hizmet sektörlerinin tümünü İsrail’e bağlayarak hayata geçirmeye çalışmıştır.
Yahudi yerleşimciliği ve arazi kaynakları
Kudüs’teki Yahudi yerleşimcilik faaliyetlerinin ana hedefi, 1967’den itibaren doğu yakasında yerleşmiş bulunan Yahudilerin sayısını, mevcut Filistinlilerin nüfusunu ifade eden 250.000 rakamının üstüne çıkarmaktır. Bu çerçevede işgal gücü, Kudüs’ün etrafındaki 32 köyü işgal ederek yıkmış ve yerine Yahudi yerleşim birimleri kurmuştur. İşgal güçleri genellikle bu tür güvenlik girişimlerini meşru gerekçelere dayandırırlar. Ne var ki burada İsrailli tarihçi Tom Segif’in şu sözleri çok anlamlıdır: “Bugün Kudüs’te olanlar, güvenlik tedbirlerinden çok daha fazla bir anlam taşımakta ve şu Siyonist rüyayı gerçekleştirmektedir: En geniş araziler ve en az sayıda Arap halkı!”
İşgal kuvvetleri, hâlihazırda Doğu Kudüs’ün %74’lük bir alanına el koymuş durumdadır. Filistinlilerin elinde ise sadece %14 oranında bir bölge bulunmaktadır. Diğer bölgeler ise yeşil alandır. Bu sebeple Kudüs belediyesinin sınırları, el konulan ve ilhak edilen pek çok arazi sayesinde 27 km2ye kadar genişlemiştir.
Büyük Kudüs (Kudüs Metropolitanı)
Yahudileştirme aşamalarından biri de sınırların çizilmesidir. Bu da Büyük Kudüs (Metropolitan) Sınırları denilen; kuzeyde Ramallah’tan başlayıp güneydeki Beyt Lahm’e ve doğuda Meâliye Edumim’e kadar uzanan 640 km2lik bir araziyi kapsayan, diğer bir deyişle Batı Yakası’nın yaklaşık %10’luk bir alanını oluşturan bölge sınırlarının belirlenmesi projesidir.
Ebu Guneym Dağı
1997 yılında işgal güçleri Kudüs şehrindeki Filistin topraklarına el koymak suretiyle Yahudi yerleşim birimleri yoluyla yürüttüğü abluka projesini hayata geçirdi. Bu proje kapsamında, 30.000 Yahudi’nin yaşayacağı 6500 adet yerleşim birimini inşa etmek maksadıyla Ebu Guneym (Harhoma) Dağı’na el koydular.
East 1 Plan E1
1998 yılında da işgalci İsrail Hükümeti yeni bir yerleşim merkezi kurulmasına onay verdi. Buna dayanarak işgal güçleri de el-Ayzeriyye ile Meâliye Edumim arasındaki bölgede 3500 yerleşim birimi inşa etmeye başladı. Bu plana göre, işgal karakolunun merkezi Ra’sül-Âmûd’dan “EL”e taşınacak ve orada sanayi bölgesi, ofisler, dinlenme ve spor merkezleri, on adet otel ve bir de mezarlık kurulacaktır. Ayrıca Kudüs’le Meâliye Edumim yerleşim birimi arasındaki bağlantı kurularak, bu bağlantı hattı üzerinde Araplara ait hiçbir binaya izin verilmemesi hedeflenmektedir. Öte yandan “EL” planı, Meâliye Edumim’deki Yahudi yerleşimcilerin sayısını 70.000’e çıkarmayı ve Batı Yakası’nı bölme projesini uygulamayı amaçlamaktadır.
Ayrım Duvarı (Kudüs Ablukası)
İşgal güçleri, Kudüs’ü dış dünyadan soyutlayarak Yahudileştirme projesi kapsamında, şehri çepeçevre kuşatan ilhak duvarının büyük bir kısmının inşasını bitirmiş durumdadır. Öte yandan şehrin dışında oturan Kudüslü vatandaşlara, ilhak duvarına açtığı sınırlı sayıdaki kontrol noktaları ve kapılardan bile şehre giriş izni vermemektedir. Bu yolla şehrin yerlilerinin büyük bir kısmının şehir dışına çıkarılması fırsatı doğmuş olmaktadır ki, bu da Kudüs’teki Yahudi çoğunluğu oluşturma hayalleri kuran işgalci İsrail’in rüyasını gerçekleştirmektedir.
Ekonomik baskı
Öte yandan işgal güçleri, vatandaşları göçe zorlamak için dolaylı bir yöntem olarak ekonomik baskıyı da kullanmaktadır. Bu amaçla Arap ekonomisini tasfiye edip İsrail ekonomisi içerisinde yok etmeyi amaçlayan bir dizi önlem almışlardır. Yine bu çerçevede, herhangi bir tarım veya sanayi ürününün şehre giriş yahut çıkışını engellemek maksadıyla Kudüs’ü, çevresindeki Arap şehir ve köylerinden ekonomik açıdan izole etmişlerdir.
En önemli vergilerden biri: “Ernuna” vergisi
Mesken, ticarethane, firma ve şirketlere, söz konusu müesseselerin gelirlerini asla göz önünde bulundurmadan konulmuş bir vergidir. Bu vergi bazen müessese sahiplerinin gelirlerinden çok yüksek oranlara ulaştığı için bir kısım ticarethane işletmecileri kepenk kapatmak zorunda kalmışlardır.
Ulusal sivil toplum örgütlerinin kapatılması
Kudüs şehrinde yaklaşık 50 adet ulusal sivil toplum örgütü bulunmaktadır. Fakat işgal güçleri, bu örgütleri bizzat kapatarak veya sorumlularını tutuklamak suretiyle bu örgütlerin işgal altındaki Kudüs vatandaşlarına yönelik yürüttükleri toplumsal ve insani yardım faaliyetlerini engellemeyi hedeflemektedirler. Bu örgütlerin başında da Doğu Evi ve 2000 yılında faaliyetlerine son verilip kapatılan Arap Çalışmaları Derneği gelmektedir.
Yine işgal güçleri; kültürel, toplumsal, siyasi vb. hiçbir faaliyete izin vermemektedir. Son olarak içinde bulunduğumuz bu yılda (2009) Arap dünyasının kültür başkenti olan Kudüs’te tören ve kutlama düzenlemeyi bile engellemişlerdir.
Hayat hakkının ihlali
Bu konudaki ihlallerin sayısı pek çoktur. Bunlardan birkaçı ise şöyledir: İşgal ordusu, 2008 Mart ayında, birtakım suikastlar yoluyla yahut yollara döşedikleri kara mayınlarıyla üçü çocuk olmak üzere toplam 16 Filistinliyi şehit etti. Nitekim 16 yaşındaki Tobas’lı Cemal Abdünnasır Fakha isimli bir genç, bölgede işgal ordusunun yaptığı askerî tatbikatlardan arta kalan bir cismin patlaması sonucu hayatını yitirmiştir.
Burada anlatılanlar, İsrail yönetiminin, Filistinliler ve mukaddes şehre karşı uyguladığı şiddet ve hak ihlallerinin sadece bir kısmıdır. İsrail’in uyguladığı ırkçı-faşizan politikanın hedeflerini şu şekilde sıralayabiliriz:
Fadıl Vişahi; Kudüs Kalkınma Kurumu
Giriş
Kudüs dinî ve tarihî yüce konumundan ötürü büyük bir şerefe sahip, milyonlarca müminin kalbinde yüce yeri olan bir kenttir. Kudüs; ilahi mesajların beşiği, peygamberlerin yurdu, insanların haşr u neşr olacakları bir yerdir. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” Resulullah (s.a.v.) da şöyle buyurmuştur: “Orası insanların haşr u neşr olacakları yerdir. Oraya gidin ve içinde namaz kılın! Dedi ki; ‘Ey Allah’ın elçisi, peki içimizden birinin oraya gitmeye gücü yetmezse ne yapsın?’ Allah’ın Resulü şöyle buyurdu; kimin oraya gitmeye gücü yetmezse içindeki kandillerde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderip vakfetsin! Çünkü oraya bir şey vakfeden kimse orada namaz kılmış kimse gibidir.”
Şerefli Kudüs kentini Müslüman, Arap ve Filistinli bir kent olarak yaşatmayı sürdürmek, halkını ve topraklarını korumak, içinde bulunduğumuz zamanın yapılması gereken eylemi ve her Müslüman, Arap ve Filistinliden beklenen şeydir.
Kuşkusuz Kudüslüler mukaddes şehirlerine cömert davranmışlardır; onlar şehirlerine kanlarını, canlarını, değerli neleri varsa feda etmişlerdir. Fakat bugün Kudüslüler bütün gücüyle, başkalarının desteğini alarak hareket eden; bütün kaynaklarını kente hâkim olmak, onu kendi dokusundan söküp çıkarmak ve kendileri ile Mescid-i Aksa arasında hiçbir engel ve barikat kalmaması için şehrin asıl halkını orayı boşaltmaya zorlamak için çalışan işgalci bir devletin güttüğü siyasetin önünde tek başlarına mücadele edebilecek durumda değiller. Bunun için İslam dünyasının yardım ve desteklerine ihtiyaç duyulmakta.
Kudüslülerin karşı karşıya bulunduğu önemli sıkıntılar
1- Kudüs’te sosyal kriz
Kudüs kenti ve çevresi sosyal hizmetlerin ve sosyal koruma ağlarının zayıf olması nedeniyle sıkıntı çekmektedir. Oysa söz konusu hizmetler Eski Kudüs ve duvarın iç tarafında kalan mahallelerde bol ve yeterlidir. Fakat işgal güçlerinin elinde bulunan Eski Kudüs, değişik İsrail makamları ve bizzat Kudüs Belediyesi tarafından yüklenmiş olan ağır vergiler karşısında çok zor günler geçirmektedir.
2000 yılında başlayan Kudüs ve Aksa intifadasından bu yana bölgede işsizlik sürekli olarak artmakta; şiddet, fesat ve narkotik olaylar aynı şekilde çoğalmakta ve bu da hayatın tamamına yansımaktadır. İsrail işgali dün olduğu gibi bugün de değerleri, edep ve ahlakı yok etmeye, Kudüs’te yaşayan toplum ve aileleri parçalamaya çalışmaktadır.
2- Sağlık sektörü
Kudüs’te sağlık sektörü de oldukça zayıf durumdadır. Oysa dünyanın diğer büyük şehirlerinde olduğu gibi, Kudüs’te de bütün tedavi imkânlarının ve araçlarının bolca bulunması gerekirdi; fakat ne yazık ki durum hiç de beklendiği gibi değil! İşgalci yetkililer bu sektörü boğmaya; etnik ayrımcılık duvarı, kapıları art arda kapama ve Kudüs’e girebilmek için daha önceden alınması gereken izin belgesini zorunlu kılma gibi vasıtaları kullanarak Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki hastaları tedavi imkânlarından mahrum etmeye çalışmaktadır. Bu uygulamalar sonucunda hastanelere başvuranların oranı büyük ölçüde düşmüş ve 2002-2003 yılları arasında %48’e kadar gerilemiştir. Bu düşüş süreklilik göstermiş, bu da hastaneleri mali açıdan yıkım, kapanma ve sektörün %50’den fazla çalışanını işsiz kalma tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır.
Diğer taraftan ortada İsrail’in kurmuş olduğu çeşitli sağlık fonları bulunmaktadır. Bu imkânlardan faydalanmak için Kudüslülerin sağlık sigortası kapsamına girmeleri zorunludur ve bunun için de yüklü miktarda ödeme yapmaları gerekmektedir. Fakat söz konusu sağlık fonları hem istenen bakım ve korumayı sunamamakta hem de kendi aralarında girdikleri rekabet nedeniyle meseleyi ticari bir hâle dönüştürmektedirler. Kudüslülerin %77,4’e yakın bir bölümü özel sağlık sigortası kapsamındadır. Bu da Kudüs’te yaşayan Filistinlilere fazladan mali yük getirmektedir. Parası olmayanlar ise özel sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır. Bu duruma ek olarak duvarın dışında yaşayan Kudüslülerin büyük bölümü de sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır. Bu yüzden sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, nicelik ve nitelik olarak iyileştirilmesi zaruridir. Öncelikli olarak yapılması gereken Kudüs çevresindeki bölgelerin altyapısının ve mesleki kadrolarının geliştirilmesi, Kudüs içindeki Mekâsıd ve Muttali Hastaneleri ve Arap Sağlık Merkezi gibi Filistin sağlık kurumlarının desteklenip güçlendirilmesi gerektmektedir.
3- Altyapı
Kudüs kentindeki mahallelerde (elektrik, içme suyu, ara yollar, atık su şebekesi gibi) temel altyapı hizmetleri çok zayıftır. Özellikle J1 bölgesinde konut sayısının azlığı ve ruhsat alma zorluğu burada ev sahibi olmayı zorlaştırmakta, bölge halkı bu durum sebebiyle büyük sıkıntılar yaşanmaktadır.
4- Eski Kudüs ve genel olarak bütün Kudüs’teki müesseseler
İsrail işgal yönetimi eskiden olduğu gibi bugün de özellikle Eski Kudüs’ü Yahudileştirmeye çalışmaktadır. Son olarak ortaya çıkarılan bir işgal planına göre, 2020 yılına kadar Kudüslülerin ailelerinin Eski Kudüs’ten arındırılması hedeflemektedir. Bu da Eski Kudüs’te bulunan ve neredeyse işlevsiz hâle gelmiş olan bütün müesseselerin onarılması; din, toplum, kültür, eğitim, tebliğ ve sağlık alanlarında yeniden işlerlik kazandırılması için daha fazla ve sürekli bir yardım yapılmasını gerektirmektedir. Özellikle Eski Kudüs’ün bu hayati projelere duyduğu ihtiyaç nedeniyle söz konusu yardımların sürekli olarak Kudüs’ün bütününü kapsaması gerekmektedir. Tüm bu mahrumiyetler sürerken işgalci İsrail, Kudüs çevresinde inşa ettiği etnik ayrımcılık duvarının tamamlanmasına az bir zaman kala Filistinlilerin yönetiminde olan bütün müesseseleri duvarın öte tarafına, yani Kudüs’ün dışında bırakmaya ve geride kalan okul, hastane, üniversite; edebiyat, spor, gazetecilik, sanat, araştırma ve kadın merkezleri gibi müesseseleri de sıkıştırıp boğmaya çalışmaktadır. Bu durumda bize düşen ise Kudüs’te yeni okulların; edebiyat, spor ve gazetecilik alanlarında yeni kulüplerin ve yeni merkezlerin açılmasını desteklemektir. Tüm bu faaliyetlerin temel amacı ise, İsrail’in topyekûn Yahudileştirme plan ve çalışmalarına karşı güçlü bir cemiyet anlayışı ortaya koyabilmektir.
5- Turizm sektörü
Kudüs kentindeki turizm sektörü şartlar ve şehrin maruz kaldığı İsrail kaynaklı icraatlar nedeniyle oldukça sıkıntılı durumdadır. Özellikle Aksa İntifadası döneminde sektörde gözle görülür bir gerileme olmuş, birçok otel kapanmış, bölgeye gelen turist sayısı azalmış, bundan dolayı turizm sektöründe çalışan (otel ve lokanta çalışanları, seyahat otobüslerinde çalışanlar ve turist rehberleri vb.) birçok kişi işini kaybetmiştir. Bütün bunlar, hizmet sektörünün daralıp bitme noktasına gelmesine neden olmaktadır.
Turizm sektörünü destekleyici çalışmaların yapılması, bu alandaki Filistinli ve diğer Arap yatırımlarının ve turizmi destekleyecek yeni projelerin teşvik edilmesi gerekmektedir.
6- Tarım sektörü
Kudüs’teki tarım sektörü altyapının zayıflığından, üretim girdilerinin fazlalığından, pazarlama kanallarının yetersizliğinden, tarım arazilerinin müsadere edilerek kanunsuz şekilde konut inşa edilmesinden ve İsrail ürünleriyle haksız rekabet pozisyonundan dolayı sıkıntı içindedir. Bunlara ek olarak şehri ikiye ayıran duvar ve İsrail’in su kaynaklarına hâkim olması da sektördeki sıkıntıyı arttırmaktadır.
Bu durum tarım sektöründeki altyapının geliştirilmesini ve iyileştirilmesini, sulama suyu ihtiyacının giderilmesini, yerel tarım ürünlerinin pazarlama kanallarının açılmasını, çiftçilerin korunmasını ve tarım yatırımlarının teşvik edilmesini gerektirmektedir.
7- Kudüs’te yatırım
Eskiden olduğu gibi bugün de Kudüs’teki Müslüman halka karşı yıpratıcı ve yok etmeye matuf çalışmalarını devam ettiren işgalci İsrail artık neredeyse halkın bütün ticari, iktisadi ve üretime ait araçlarını elinden almayı başarmış durumdadır. Bu da bize mümkün olan en fazla sayıda yatırımcı tarafından konut inşası; özellikle Eski Kudüs’teki piyasaların desteklenmesi; ticaret merkezleri ve tüketime yönelik büyük alanların inşası gibi Kudüslü yatırımcılarla gerçekleştirilecek ortak yatırım projelerinin desteklenmesi gerektiğini açıkça göstermektedir. Yine, yatırımcıların Kudüs’ün elektrik şirketi, hastaneleri ve Filistinlilere ait sağlık ve eğitim merkezlerinin hâlen çalışmakta olan işletmelerinin güçlendirilmesi için Kudüs’te yatırım yapmaya teşvik edilmesi gerekmektedir.
8- Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerinin yıkılması
Hiç kuşkusuz Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerinin yıkılması, işgalci güçlerin toprak üzerindeki egemenliğini pekiştirme yollarından biridir. 1967 yılındaki işgalden bu yana İsrail güçleri, şehri Yahudileştirmek ve oradaki Yahudi yerleşimlerini güçlendirmek ve ardından şehirde yaşayan Arapları oradan çıkarıp şehir sınırlarının dışına atmak için bu yöntemi kullanmaktadır. Uygulanan bu politika, Siyonist rüyasını açıkça ifade etmektedir: “En az Arap nüfusa karşılık en büyük miktarda toprağa sahip olmak!” Sadece Kudüs’te 1967 Haziran ayından bugüne kadar çeşitli güvenlik ve çeşitli hukuki düzenlemeler gerekçesiyle yıkılan evlerin sayısı 8700’den fazladır. İşgalin kanunu kuvvettir!
Art arda gelen bütün İsrail hükümetleri, Filistinlilerin evlerini yıkma politikası yanında bir dizi başka yöntem ve politikalara da başvurmuştur. Söz konusu politikaları uygulamak için bazı kararlar ve kanunlar çıkarılmış, Yahudi yerleşimleri oluşturmaya yönelik uygulamalara yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle kılıf bulunmaya çalışılmıştır.
Son yıllardaki yıkım uygulamalarının tablosu
Yıl |
Yıkılan ev sayısı |
Yıl |
Yıkılan ev sayısı |
1994 |
29 |
2002 |
45 |
1995 |
25 |
2003 |
99 |
1996 |
17 |
2004 |
152 |
1997 |
16 |
2005 |
120 |
1998 |
30 |
2006 |
111 |
1999 |
31 |
2007 |
140 |
2000 |
18 |
2008 Ağustos ayına kadar |
77 |
2001 |
41 |
Toplam |
951 |
Burada altı çizilmesi gereken noktalardan biri de yukarıdaki tabloya, işgalci güçlerin emriyle bizzat sahipleri tarafından yıkılmış evlerin dâhil edilmemiş olmasıdır ki, bunların sayısı da İsrail kurumlarının yıkmış olduğu evlerin sayısına eşittir. İşgalci güçler özellikle dört ve yedi katlı binaları yıkmaktadır. Bu şekilde 20.000 civarında bina olduğundan bahsedilmektedir. İsrail işgal güçlerinin kanunsuz ve ruhsatsız bina tanımlamaları ne olursa olsun Filistinlinin Kudüs’te sebat etmesinin, toprağını ve şehrini korumasının başka yolu yoktur. Şimdiye kadar Kudüs’ün Yahudileştirilmesine, şehrin kutsallığına; mimari, tarihî ve kültürel dokusuna dokunulmasına engel olan şey budur. İşgalcilerin kanununa aldırmayan söz konusu “kaçak yapı sahipleri” çoğunlukla orta ve düşük gelirli kimselerdir. Onların, şehirlerinde kalmaya devam etmek, Arap ve Müslüman kimliklerini korumak konusundaki bu tercihleri, işgalcilerin Filistinlileri evlerinden ve topraklarından söküp atarak yerlerine Yahudi yerleşimcileri yerleştirme çabasının karşısında durmaktadır.
İşgalcilerin yukarıda sözünü ettiğimiz icraatları bazı Kudüslüleri şehri terk etmeye, ev bulmak ve bir aile kurmak için Batı Yakası’na gurbete çıkmaya, hatta onlara şehirde bir daha oturma hakkı bırakmayacak olan ülke dışına göç etmeye sevk etmiştir. Ancak Kudüslülerin çoğu Kudüs’te kalıp burada ikamet etme haklarını muhafaza etmek için uygunsuz, hatta trajik koşullardaki evlerde aileleriyle birlikte yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler.
9- İskân ve yıkılmak üzere olan konutların onarımı
Kudüs halkına konut sağlamak için yeni çabalar gerekmekte. Bu da ancak toplu konut inşası ve özellikle Eski Kudüs’te var olan binaların onarımı için gereken kaynakların bulunması ile olacaktır ki, burada onarım ve korumaya muhtaç 4000’den fazla ev vardır. Bir evin onarımı için gereken miktar ise takriben 30.000 dolardır. Buna ek olarak vatandaşların bina ruhsatı almalarının desteklenmesi ve arazilerin tanzimi için mali, teknik, mühendislik ve yasal yönden yardım edilmesi ve yıkılmak üzere olan binalarını korumak için gereken yardımın yapılması zorunludur.
Neler yapılabilir
Filistinlilerin Kudüs’te kalıp hayat koşulları ne kadar zor olursa olsun şehri terk etmemeleri, topraklarına ve evlerine sahip çıkmaları ve bu hususta gayretkâr olmaları için çeşitli tedbirler almak gerekmektedir:
a) Konut inşasını finanse etmekte güçlük çeken ailelere ve parasını ödeyemeyecek olanlara karşılıksız kredi vermek üzere bir fon kurulması.
b) Bina ruhsatı çıkarmak için gerekli olan masrafların ve toplu arazilerin düzenlenmesi projelerinin finanse edilmesi.
c) Onarılması gereken Eski Kudüs’teki yaklaşık 4000 civarındaki bina için kaynak sağlanması (Bina başına 20-30 bin dolardan bunların toplam maliyeti yaklaşık 100 milyon dolardır.).
d) Her insanın içinde yaşayabileceği bir konut sahibi olma hakkının bulunduğunun ve toprağını savunması gerektiği bilincinin yaygınlaştırılması.
e) Toprak satın alınması ve gayrimenkullerin inşası konularında Arap ve Müslüman yatırımların teşvik edilmesi. (Bunların başında iskân sorunu gelmektedir.)
f) Kudüs’teki Arap mahallelerinde bulunan ve aciliyet kesbeden 15.000 konutun sigortalanarak Filistinlilerin üzerlerindeki nüfus yoğunluğu baskısının hafifletilmesine gerekmektedir (bir konutun ortalama masrafı 150.000 dolardır). Aynı zamanda yıkılmak üzere olan evlerin onarılması ve çok katlı binaların inşa edilmesi gerekmektedir.
10- Duvar toprağı çalmakta ve yerleşim yerleri genişletmekte
Batı ve doğu birleştirme ve genişletme duvarı, batıda Tayra köyünden doğuda Anat’a, güneyde Beyt Lahm’den güneybatıda Beyt Câlâ’ya, Ayzeriye ve Ebû Deys’ten Han Ahmer bölgesindeki Muliye Edomim kolonisine kadar yaklaşık 100 km2lik bir alanı kapsamaktadır. Etnik ayrım duvarı Batı Şeria’dan Kudüs bölgesine kadar uzanan 234 km2lik bir alanı içine alarak Kudüs’teki 260.000 Filistinliyi kuzeyde Ramallah, güneyde Beyt Lahm bölgesinde yaşayan demografik bağlarından ayırmaktadır. Birleştirme ve genişletme duvarı; arazileri veYahudi yerleşim bölgelerini genişletmeyi, Filistinlileri tecrit ederek birbirleriyle bağlantı kurmalarına ve hareketlerine engel olmayı, kendi başına bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak etmenleri kökten yok etmeyi ve başkent Kudüs’ü Yahudileştirmeyi hedeflemektedir. Aynı zamanda Kudüs’ün vatanın diğer topraklarından tecrit edilmesi, böylelikle Kudüs’ün Filistinlilerin yaşamlarında, ona alternatif olan Ramallah ve Beyt Lahm’deki Filistin merkezlerine karşılık marjinal bir şehir olması amacı güdülmektedir.
11- İsrail’in 2000-2020 yılları arasında Kudüs için yaptığı ana plan
Söz konusu plan, Kudüs kentinin Filistin’in başkenti ve Filistinliler için siyasi, iktisadi, kültürel, dinî ve sosyal hayatın merkezi olmasını engellemeyi ve tahammülsüz etnik, dinî bir zihniyetle Yahudilere ait bir şehrin oluşturulmasını hedeflemektedir.
Plan, Yahudi mahalleleri hariç olmak üzere, şehrin mahallelerinin aşırı nüfusa sahip olduğunu, dinî ve tarihî bir şehir olarak Kudüs’ü bir müzeye dönüştürerek dokusunun korunması gerektiğini, şehirdeki yeşil alanların artırılması gerektiğini ileri sürerek Kudüs’ün Kudüslülerden arındırılması, Şa’fât ve Dâhıyetü’s-Selam kamplarının sökülüp ortadan kaldırılması ve Kudüs’ün banliyösü olmaktan çıkarılmalarını öngörmektedir.
Eski Kudüs surlarının çevresindeki bölgeler, Peygamber Davud Kapısı’ndan Havle Vadisi’ne, Büstân mahallesinden Ra’sü’l-Amûd’daki Mugîre’ye, Zeytin Dağı’nın batı eteğine, Cevz Vadisi’ne, sanayi bölgesine, Kermü’l-Müftî ve Şeyh Cerrâh’tan 1 nolu yola kadar ulusal ve işgalci yeşil alanlara dönüştürülmesine çalışılmaktadır. Bu ise sadece işgalcilerin sözlüğünde “kutsal havza” denilen bölgede bina yapılmasının engellenmesini değil, var olan binaların duruma göre yıkılmalarını gerektirmektedir. Selvan semtinde, nüfusu 1500 olan Büstan mahallesindeki Filistinlilere ait 100 evin yıkılması ve yerine “Davud Bahçesi” adıyla bir yeşil alanın yapılmasına yönelik karar alınması, şerefli Aksa’yı onu çevreleyen binalardan ve insanlardan tecrit ederek Yahudi sömürgecilerin Harem’e saldırmaları ve onun yerine “Süleyman Mabedi”ni inşa etmelerini kolaylaştırmak içindir.
12- Eğitim sektörü
Kudüs’ün Arap kesimi, okul binası ve derslik sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bunun sebebi de bölgede okul yapmak için belediyeden bina ruhsatı almanın çok zor olmasıdır. Ayrıca okul için ayrılmış çok fazla arazi de mevcut değildir. Bu yüzden eğitim sektöründe okul olarak kullanmak amacıyla birtakım konutları satın almak veya kiralamak gerekmektedir. İşte bu tür nedenlerle söz konusu okullar şartların ve mekânların darlığından ötürü eğitime uygun olmamaktadır. Şöyle ki, bu okulların sınıflarında öğrenci başına düşen alan 0,5-0,9 m2dir. Oysa dünya standartlarında öğrenci başına düşen alan 1,25-1,50 m2dir. Bu durum ise öğrencilerin sınıflarda âdeta üst üste ders yapmasına ve verimli bir eğitim ortamının oluşmasına engel olmaktadır. Bunun dışında söz konusu okulların çoğu onarıma ve periyodik bakıma muhtaçtır. Özellikle Eski Kudüs bölgesindeki okulların çoğu eski olduğundan bakıma daha çok ihtiyaç duymaktadır. Her şeye rağmen sur içindeki nüfus yoğunluğunu muhafaza etmek isteyen halk bu okullara çok bağlıdır. Bu okulların ayrıca oyun alanlarına, öğrencileri güneşten koruyucu gölgeliklere, laboratuvarlara ve bilgisayarlara ihtiyacı vardır.
Kudüs’teki eğitim kurumları
Kudüs’teki eğitim gerçeği; üst üste binmiş olan eğitim kurumları çeşitliliğinin bir ürünüdür. Çünkü ortada söz konusu kurumların çeşitliliğini denetleyecek tek bir eğitim ve öğretim otoritesi yoktur. Aynı zamanda bu farklı alanların bağlayıcı yetki sahibi millî bir otoriteye karşı sorumlu olmamaları eğitim çalışmalarında bazı olumsuzlukların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Kudüs şehrindeki toplam okul sayısı 146’dır. Söz konusu okullar aşağıdaki tabloda verildiği şekilde dağılmaktadır:
Yetkili makam |
Okul sayısı |
Okul yüzdesi |
Derslik sayısı |
Derslik yüzdesi |
Öğrenci sayısı |
Öğrenci yüzdesi |
Öğretmen sayısı |
Öğretmen yüzdesi |
Hükümete bağlı bakanlık Okulları (İslami vakıflar) |
38 |
% 26,0 |
472 |
%19,3 |
13329 |
%19 |
746 |
%20,8 |
Özel ve millî okullar |
46 |
%31,5 |
627 |
%25,7 |
15663 |
%22,3 |
1008 |
%28,0 |
Mültecilere Yardım İdaresi’ne bağlı okullar |
8 |
%5,5 |
105 |
%4,3 |
3561 |
%5,1 |
135 |
%3,8 |
Belediyenin ve İsrail makamlarının sorumlu olduğu okullar |
54 |
%37,0 |
1240 |
%50,7 |
37604 |
%53,6 |
1700 |
%47,4 |
Genel toplam |
146 |
%100 |
2444 |
%100 |
70157 |
%100 |
3589 |
%100 |
Kutsal şehrin çevresindeki etnik ayrım duvarı ve şehrin tüm girişleri üzerinde kurulmuş olan askerî barikatlar, eğitim faaliyetlerini olumsuz etkilemektedir. Bu durum, öğrenci ve öğretmenlerin özellikle duvarın içinde kalan okullarına zamanında ulaşmalarına engel olmaktadır. Bu öğretmen ve öğrencilerin %20’den fazlası Filistin kimliği taşımaktadır. Bunun dışında, doğrudan zarar görmüş ve duvarın kutsal şehirden ayırmış olduğu yerlerdeki okullar; Şeyh Sa’d beldesi, Kudüs’ün doğusuna düşen Zaim beldesi, Şa’fât ve Anata kamplarındaki ve yine etnik duvarın şehirden ayırmış olduğu, öğrenci ve öğretmenlerin okullarına ulaşmalarına engel olduğu Râm ve Berîd banliyösündeki okullar da bu durumdan etkilenmektedir. Bu gibi yerlerde öğrenci ve öğretmenler duvarın iç veya dış tarafında kalan okullarına ulaşmak için her gün askerî kontrol noktalarından ve “Birleştirme ve Genişletme Duvarı”ndan geçmek zorunda kalmaktadırlar. Kudüs’te Filistin Eğitim ve Öğretim Müdürlüğü’ne bağlı 38 okuldan 11’i duvarın dışında, 27’si ise içinde bulunduğundan, bu durum eğitim ve öğretimi olumsuz etkilemektedir.
Aynı zamanda şehirde eğitim ve öğretim sektöründe çalışan kadronun yetersizliği ve eğitim işlerinden sorumlu yetkili otoritelerin Batı Şeria kimliği taşıyan öğretmenlere itimat etmeleri de ayrıca sıkıntılara neden olmakta ve okullarda psikolojik ve sosyal danışmanlığın zayıf olması bu sıkıntıları daha da arttırmaktadır.
Durum böyle olunca eğitim ve öğretim altyapısının geliştirilmesi, vakıfların sorumlu olduğu okullardaki eğitimin iyileştirilmesi, kadro ve ehliyetli öğretmenlerin sağlanması gerekmektedir.
Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı nasıl kurtarırız?
“Genel stratejik plan”
Mescid-i Aksa’yı koruyabilmek için öncelikle şerefli Kudüs’ü korumamız gerekiyor. Bu demek oluyor ki, Kudüs kentini korumak Mescid-i Aksa’yı korumak için stratejik bir zorunluluktur. Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı koruyabilmek için Kudüslülerin direnişini desteklememiz ve onlara Kudüs’te bu direniş için gereken her türlü desteği sağlamamız gerekmektedir. Kudüs ve Mescid-i Aksa, İslam’a ve Filistin’e ait birer haktır. Dünyadaki bütün Müslümanların, şunu anlamaları gerekir ki, Kudüslülerin direnişini desteklemek İslam’a, Araplara ve Filistinlilere ait olan söz konusu hakkı korumak için stratejik bir zorunluluktur.
Stratejik plan
Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı korumanın temel stratejik adımı, İsrail işgalinin kaldırılması için çaba harcamaktır. Ancak bu işgalin ortadan kaldırılması için, Kudüs’ü Yahudileşme tehlikesinden kurtaracak ve Mescid-i Aksa’nın yerine Yahudi Mabedi’nin inşa edilmesini engelleyecek istisnai ve geçici stratejik bir planın benimsenmesi gerekmektedir. Bunun için de birkaç farklı alanda faaliyet gösterilmelidir. Çünkü işgalci İsrail eskiden olduğu gibi şimdi de Kudüs’ü Yahudileştirmekte ısrar ediyor. Görüldüğü üzere, İsrail bütün gücüyle işgalci kimliğini istisnasız bir şekilde tüm Kudüs toprakları üzerinde yaymaya devam ediyor. Bu da bizim acilen Kudüs topraklarını korumak için harekete geçmemiz gerektiğini göstermektedir. Kudüs’ün korunması için öncelikli alanları şu şekilde tasnif edebiliriz:
Alan |
Açıklama |
Hukuk alanı |
İşgalci kuruluşun yükümlü kıldığı bütün despot yasaları takip etmek; insanları yıkılma tehlikesinden uzakta ev inşa etme konusunda yönlendirmek; arazi, ev ve kuruluşların haczedilmesine ve bazılarının kapatılmasına engel olmak; yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan evleri korumak; işgalcilerin Kudüs ve Mescid-i Aksa hakkında yaptıkları haksızlıklara dair yıllık hukuki bir rapor hazırlamak; davaları takip edip sonuçları duyurmak. |
Dış ilişkiler ve medya alanı |
Olabildiğince çok sayıda Müslüman yatırımcıyı Kudüs’te yatırım için teşvik etmek; yıkım, haciz ve bütün hak ihlallerinde, medyaya yönelik karartma çabalarına dair gelişmeleri ve medyanın sorunlarını takip edecek alanında uzman bir medya organizasyonunun oluşturulması; Kudüs’ün sorunlarını toplantı, panel ve sempozyumlarla; yayınlar, medya kampanyaları ve uluslararası yayın yapan bütün televizyonlarda yayınlanacak belgeseller yoluyla yaymak. |
Ekonomik alan |
Yatırım projelerinin ortaya konulması için Müslüman yatırımcılara zemin hazırlamak; çeşitli ticaret erbabı için ticari bir kurul kurmak; Kudüs’teki otelleri, fabrikaları ve şirketleri desteklemek; toplu konutlar yapmak; Kudüs’teki üretimi desteklemek. |
Planlama ve mühendislik alanı |
Kudüs topraklarında bulunan bütün evleri, vakıfları ve kutsal yerleri içeren kapsamlı bir tarama yapmak; Kudüslü ailelere hizmet edecek, onları kendi arazilerinde ve şehirlerinde sebat ettirecek ve mübarek Mescid-i Aksa’yı koruyacak hayati önemdeki projelerin oluşturulması için planlar hazırlamak. |
Dinî ve sosyal işler, kuruluşlar alanı |
Evlerin ve kuruluş binalarının onarımını desteklemek; evlerin satın alınması yoluyla Vakfedilmesini teşvik etmek ve böylece onları Kudüslü ailelerin iskânı veya bazı kuruluşların ikameti için hazırlamak; sosyal sorunlara çare bulmak ve Kudüslüler arasındaki bağları güçlendirmek; tebliğ merkezleri kurmak ve Mescid-i Aksa’daki ilim meclislerini ihya etmek; Kudüs’ün okulları, kuruluşları ve mahallelerinde yaşayan herkesi Mescid-i Aksa’ya bağlamak. |
Kudüs Geliştirme Kuruluşu
Kudüs Geliştirme Kuruluşu, kurulduğu ilk günden bu yana Kudüs’ün ve halkının derdini paylaşarak ciddi bir şekilde çalışmakta, Kudüs’te faaliyet gösteren bazı kuruluşları ve dernekleri haftalık olarak ziyaret etmektedir. Aynı şekilde hayata, ekonomiye, sağlığa, eğitim ve öğretime, dine ilişkin sorunlarını öğrenmek için Kudüs’ün evleri, mahalleleri ve sokaklarındaki halk ziyaret edilmekte, mümkün olan zaruri yardımlarla onlara destek olunmaktadır.
Hızlı bir şekilde hazırladığımız bu çalışmada sizlere Nisan 2008’den bu yana Kudüs’te yaptığımız faaliyetlere ilişkin dökümü sunuyoruz:
a) Eğitim, sağlık ve kültür kurumları ile Kudüs’te faaliyet gösteren yerel sosyal derneklere; sözü edilen kurumların durumlarını görmek, onlardan birçoğuna yasal ve maddi imkânlar ölçüsünde yapabileceğimiz zorunlu ve gerekli yardımları sunmaya hazır olduğumuzu açıklamak üzere yapmış olduğumuz tanışma ziyaretlerinden bazıları:
Dâru’l-Evlâd Okulu |
Göz Nuru Körler Derneği |
Kudüs’teki lise seviyesinde İslami Dâru’l-Eytâm okulları |
Hayırlı İslami Maksatlar Derneği ve Mekâsıd Hastanesi |
Kızlara ait İslami Kalkınma İlköğretim Okulları |
İslami Yaşlılar Rahmet Evi Derneği |
Mescid-i Aksa’daki Umriyye Okulu |
Arap Kudüs Yaşlılar Derneği, Şa’fât |
Yetimler İlköğretim Okulu-es-Sevrî |
Arap Körler Derneği |
Dâru’t-Tıfli’l-Arabî Kuruluşu |
Ruh Hastalarını İyileştirme Kulübü |
Kudüs Üniversitesi Davet ve Usûlü’d-Din Fakülteleri |
Yeni Arap Sağlık Merkezi |
Eğitimin ilerlemesi ve çocukların geliştirilmesi için çalışan Riyâzu’s-Sâlihîn Derneği, Sûr Bâhir, Kudüs |
Kadına ve Topluma Hizmet için Kudüs Minaresi Hayır Kuruluşu |
Dâru’l-Yetîmi’l-Arabî Meslek Lisesi |
Hayır Birliği ve çeşitli dernekler |
Kudüs Refah ve Geliştirme Derneği, Beyt Hanînâ |
Kudüs Ekonomik ve Sosyal Haklar Merkezi |
b) Ev ve kurum binalarının onarılması projesi
Bazı ev ve kurumlara yapmış olduğumuz ziyaretlerden sonra önceliklerine göre, ev ve kurumların onarımı projesine başlamayı kararlaştırdık. Bu amacı gerçekleştirmek için deneyimli ve uzman bir mühendisi bu işte görevlendirdik.
Proje kapsamında yer alan ev ve kuruluşların listesi:
Ev veya kuruluşun adı |
Proje değeri |
|
Dâru’l-Yetîmi’l-Arabî Meslek Lisesi |
60.000$ |
|
Dâru’t-Tıfli’l-Arabî Kuruluşu |
6500$ |
|
Göz Nûru Körler Derneği (satın alma; gayrimenkulün onarımı) |
104.000$ |
|
Sayın Muhammed Serhân Selâyime’nin evi |
14.800$ |
|
Sayın İmâd Ebu’z-Zeheb’in evi |
8400$ |
|
Sayın Humeys Ivazullâh’ın evi |
13.000$ |
|
Sayın Râgıb el-Cabe’nin evi |
24.000$ |
|
Bilâl Hamdi Abdülmünim Şerbâtî |
100.000 $ |
|
Sayın Abdülgani Esad Atveş’in evi |
18.810 $ |
|
Dâru’l-Eytâm Meslek Lisesi |
140.000 $ |
|
Muhammed Eyyûb Yûsuf Şerbâtî’ye ev inşası |
100.000 $ |
|
Yûsuf Ahmed Hızır Bedrân’ın evi |
15.000 $ |
|
İmâd Ebû Hadîce’nin evi |
28.650 $ |
|
Kurumumuz özellikle Eski Kudüs’te olmak üzere Dâru’l-Eytâm Meslek Lisesi, Kızlara ait İslami Kalkınma İlköğretim okullarının A ve B bölümleri, Dâru’t-Tıfli’l-Arabî Kuruluşu gibi toplam proje bedeli 79.010 dolar olan koruma ve onarım projelerini gerçekleştirmiştir.
c) Kudüs’teki kuruluş ve derneklerin Ramazan iftarları projesi
Kuruluş |
Öğün sayısı |
Not |
İşçi Sendikası- Mekâsıdü’l-Hayriyye Hastanesi |
1150 |
Batı Şeria ve Gazze Şeridi halkından olan hastane çalışanlarına, hastalara ve refakatçilerine iftarlık verildi. |
Sûba’l-Hayriyyetü’l-Cezriyye Derneği |
200 |
Yetimlere ve muhtaçlara iftar öğünleri dağıtıldı. |
Menâru’l-Makdisiyye el-Hayriyye Kadın ve Topluma Hizmet Derneği |
100 |
Ramazan iftariyesi kapsamında fakir ailelere öğünleri dağıtıldı. |
Ruh Hastalarını İyileştirme Kulübü |
100 |
Hastalara ve yakınlarına iftarlıklar dağıtıldı. |
Göz Nuru Körler Derneği |
60 |
Ramazan iftarlığı kapsamında görme engelli öğrencilere, ailelerine ve rehberlere iftarlıkları dağıtıldı ve çocuklara 30 adet oyuncak verildi. |
İslami Yaşlılar Rahmet Evi |
30 |
Rahmet Evi’nde kalan yaşlı babalara iftarlıkları dağıtıldı. |
d) Davaların hukuki ve yasal yönden takibi
Bazı davaları hukuki yönden takip etmek üzere avukatlar görevlendirildi. Söz konusu davaların en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:
Davanın adı |
Davanın mahiyeti |
Ayn Hamamı |
Ayn Hamamı yakınında oturan bir ailenin evinin altında tünel kazılması. Ailenin avukatı dava açarak evin mülkiyetinin aileye ait olduğunun tespiti ve kazıların durdurulmasını istedi. |
Ensârî arazileri |
Patrikhane, Ensârî ailesinden mülkiyetini ele geçirmiş olduğu arazileri Yahudilere satmak istedi. Avukat arazilerin asıl sahiplerine iadesi için dosyayı takip ediyor. |
İslami Yaşlılar Rahmet Evi |
Konut vergilerinden dolayı Rahmet Evi’nin üzerinde belediyeye ödenmesi gereken yüklü borçlar bulunmakta. Avukatlar borcun kaldırılması için dosyayı takip ediyor. |
Adil Süleyman ve Semir Cümcûm’un evleri |
Vakıfların kiracısı konumundaki iki kişi ile mülkiyetin kendisinde olduğu gerekçesiyle söz konusu iki eve el koymak isteyen İsrail Kamu Arazileri Dairesi arasındaki anlaşmazlık davası; burada Vakıflar İdaresi’nin olaya hiçbir şekilde müdâhil olmayarak seyirci kaldığını belirtmeliyiz. Birçok avukat bu dosyayı bıraktıktan sonra avukatımız mahkemeye dilekçe sundu. |
Muhammed Ebû Süneyne’nin evi |
Belediyeye ödenen konut vergisi borçları davalarının devamı. |
Muhammed Yûsuf Şukayr’ın evi |
Selvân mahallesindeki ruhsatsız bir bina hakkında belediye aleyhinde devam eden bir kovuşturma. |
e) Kudüs’teki itibarlı ve sorumlu kişilerle yapılan toplantılar
Kudüs’ü ve halkını ilgilendiren çeşitli meseleler hakkında müzakerede bulunmak, Kudüs halkının arazilerine ve gayrimenkullerine dair konuları ve diğer bazı meseleleri görüşmek ve hayatın bütün kesitlerinde Kudüs halkını ilgilendiren konularda ortak yardımlaşma imkânlarını araştırmak için yapılan toplantılardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Haymetü’l-İtisâm (Himaye Çadırı) |
Konu |
Haymetü’l-İtisâm Hulve Vadisi, Selvân |
Selvân halkına ait bazı ev ve arazilerin haczi. |
Haymetü’l-İtisâm Ensârî ailesiyle birlikte |
Patrikhanenin, Ensârî ailesinden zorla alıp mülkiyetine geçirmiş olduğu arazileri Yahudi Yerleşimcileri Derneği’ne satması. |
Haymetü’l-İtisâm Ümmü Kâmil el-Kerd ile birlikte, eş-Şeyh Cerrâh |
Yahudi yerleşimcilerinin istila etmesinden sonra, yetkililerin Ümmü Kâmil el-Kerd ailesini evlerinden çıkartması. |
Haymetü’l-İtisâm Beyt Hanînâ bölgesinde |
Yetkililer hâlen Adil Bedr Süleyman ve Semir Rifâî Cümcûm ailelerinin, İsrail Kamu Arazileri Dairesi’nin mülkiyetinde olduğu gerekçesiyle söz konusu iki evi boşaltmalarını istemektedir. |
Haymetü’l-İtisâm Mâcid Ebû Ayşe’nin yanında, Beyt Hanînâ |
Mâcid Ebû Ayşe’nin ailesinin yaşadığı apartmanın, yasa dışı olduğu gerekçesiyle yıkılması. |
Haymetü’l-İtisâm Selvân’daki Büstân mahallesinde |
Belediyenin mahalledeki 88 aileye, ruhsatsız olduğu ve yerlerine Tevrat Bahçeleri yapılacağı gerekçesiyle evlerini boşaltmaları için ihtarname göndermesi. |
Haymetü’l-İtisâm Sevrî’deki Abbâsiye mahallesinde |
Belediyenin, iki apartmandaki 35 daireye, izin verilenden fazla inşaat yaptıkları gerekçesiyle dairelerin boşaltılması ve yıkılmasına dair ihtarname göndermesi. |
Haymetü Ra’sü Humeys, Şa’fât |
Ra’sü Humeys mahallesindeki 60 kadar dairenin yıkımına dair gönderilen ihtarnameler. |
Sahil mahallesi, Tur Dağı |
Kamu arazisinde bulundukları gerekçesiyle bir evin yıkılması ve bazılarının da yıkımına dair ihtarnameler gönderilmesi. |
Haymetü’l-İtisâm Arabü’l-Cehâlîn |
Ahalinin arazilerinden çıkarılmaları ve bu arazilerin üzerine Yahudi yerleşimcilere ait evlerin kurulması. |
Dâru’l-Hulvânî’deki Haymetü’l-İtisâm’da sürekli olarak bulunma |
Söz konusu kamp Bâbü’l-Megâribe’nin yıkılması ve bölgeye işgalci yetkililer tarafından bir köprü yapılmasına karşı çıkmak amacıyla kurulmuş olup hâlen faaliyet göstermekte, dayanışma içindeki delegeleri karşılamakta ve çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. |
g) Geleceğe yönelik projeler
Proje |
Hedef |
Toplam proje bedeli |
Ev ve kuruluşların onarım projelerinin tamamlanması |
Kudüslülerin evlerini terk etmemelerini sağlamak |
İmkânlar ölçüsünde aşamalar hâlinde 120.000.000$ |
“Geçmişin, Günümüzün ve Geleceğin Kudüs’ü” adlı bilimsel, konusunda uzman kişilerce hazırlanmış bir araştırma kitabı hazırlanması |
Alanında bir ilk olacak kitap Arapça ve İngilizce olarak yayımlanacaktır. |
50.000$ |
Kudüs’ün tamamını içine alan mimari bir maketin hazırlanması |
Şehrin topografyası, tehditlerin büyüklüğü ve Kudüs’ün karşı karşıya olduğu sorunlar hakkında görenlere detaylı bir görüntü sunulması amacını taşımaktadır. |
22.000$ |
Eksiksiz bir üniversite kampüsü inşası |
Öğrenciler için uygun bir çevre hazırlamak |
1.000.000$ |
Kudüs Üniversitesi’ne bağlı Davet ve Usûlü’d-Din Fakültelerini çevreleyen alanın genişletilmesi, ek binaların yapılması ve bazı onarımlar |
Binaların imkânlarının eksiksiz olması için gereken her şeyin yapılması |
Yaklaşık olarak 250.000$ |
Eski Kudüs bölgesi içerisindeki evlerin satın alınması |
Söz konusu evlerin gençlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kültür ve eğitim merkezleri hâline getirilmesi |
Bir evin proje bedeli yaklaşık 250.000$ |
Arap Sağlık Merkezi’nin elektrik tesisatının yenilenmesi |
Eski tesisat kullanım açısından hem yavaş hem de merkezde bulunan diğer gelişmiş araçlara uygun değil |
20-30.000$ |
Kudüs evlerinde üretilen malların sergileneceği bir fuar kurmak |
Kültürü canlandırmak ve Kudüs mallarını dış ülkelere pazarlamak |
|
Kurumumuz için internette “Kudüs’ün Nabzı” adında bir web sayfası açmak |
İletişim içinde olmak ve Kudüslülerin sıkıntılarını bütün dünyaya duyurmak |
3000$ |
Eğitim altyapısını geliştirmek |
Hükümete ait olmayan okullardaki eğitim kadrosunu iyileştirme |
Her okulun kendi özel ihtiyacına göre |
Kudüs meselelerine has bir kütüphane kurulması |
Kudüs tarihini korumak amacıyla kitaplar, tarihî belgeler, filmler ve ses kasetlerinin sağlanması |
İlk aşamada 100.000 $ |
İslam dünyasındaki hayırsever kardeşlerimiz!
İsrail’in Kudüs kentindeki Filistinlilere, Araplara ve İslam’a ait değerleri; tarihî ve siyasi olarak kazıyıp yok etme hamlesi karşısında bizlerin büyük bir ihmal içinde olduğumuzu, kesin bir biçimde söylemeliyiz. Bölgede arzu edilen biçimde Arap ve Müslüman desteği mevcut değildir. Aynı zamanda şunu da belirtmemiz gerekiyor ki, Kudüs’ü kurtarmak için talep edilen meblağlar, Yahudilerin İsrail’e aktardıkları milyarlarca dolarla asla kıyaslanamaz. İsrail’in, Yahudilerin Kudüs’te ikamet etmelerini teşvik için gösterdiği kolaylıklar ve ucuz kredilerden başka her bir Yahudiye 25.000 dolar hibe yardımları olmaktadır.
Sizleri Kudüs’teki kardeşlerinize destek olmaya çağırıyoruz! Çünkü bizden maddi ve manevi olarak, Kudüs’te yaşayan Müslümanları, orada uygun olan her mekânda kendilerine, çocuklarına ve torunlarına ait olacak evleri yapmaları ve onarmaları için, direnişlerini ve Kudüs’te sebat etmelerini devam ettirmek için desteklememiz istenmektedir. Bizleri yalnız bırakmayacağınızı umuyoruz. Çünkü burası İsra ve Miraç mucizesinin gerçekleştiği Kudüs toprakları; çünkü burası Allah’ın onu ve çevresini mübarek kıldığı Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs! Evet, burası Kudüs; uğrunda her pahalı ve değerli şeyin ucuz kaldığı Kudüs!
Dr. Hasan Sanallah; Çağdaş Araştırmalar Merkezi
Yoksulluğun tanımı
Yoksulluk, çoğunlukla “onurlu bir yaşam için gerekli temel ihtiyaçlardan yoksunluk” olarak tarif edilmektedir. Bu tarif açlık, düşük eğitim seviyesi, ayrımcılık ve asosyallik gibi birçok konuyu kapsayan geniş bir tanımlamadır.
Yoksulluk; iyi hayat şartları sağlayacak yeterli bir gelir kaynağından yoksunluk, açlık, kötü beslenme, sağlık problemleri, eğitimsizlik ya da iyi bir eğitime ulaşamama, hastalıkların ve hastalık sebebiyle ölümlerin artması, kişinin barınacak yerinin olmaması, barınakların yaşamaya elverişsiz olması, güvenilir olmayan bir yerde yaşama, sosyal çevreden uzaklaşma ve farklılaşma gibi farklı koşullar yoksulluğun belirtileri olarak kabul edilir. Sosyal, kültürel ve medeni kanunların oluşmasında söz sahibi olamamak da bunlara eklenebilir.1
Zikredilenlere ek olarak şunları da söyleyebiliriz: Yoksulluk; kaynak, imkân, tercih, emniyet gibi alanlar ile normal yaşam şartları seviyesine ulaşabilme hakkı ve medeni, kültürel, iktisadi, siyasi, içtimai vb. haklardan sürekli ya da kronik mahrumiyetten doğan bir insanlık halidir. Bazen de yoksulluk, kişinin kendisine sunulan kaynaklara hüviyeti, akidesi veya yaşadığı mekân nedeniyle ulaşamamasından kaynaklanır.2 Filistin’de, bilhassa Kudüs’te yoksulluğun kaynağı, yasaların belirlenmesinde Filistinlilere söz hakkı tanınmamasıdır. Söz konusu hak, uluslararası anlaşmaların birçoğunda geçmektedir.3
Belirlenen uluslararası yoksulluk sınırına göre (kişi başına günde 1 dolar) dünya ülkelerinin yoksulluk düzeyinden bahseden uluslararası raporlar dünyaya yanıltıcı sonuçlar sunmaktadırlar. Bu raporları temel alan bazı devletler, ülkelerindeki yoksulluk oranlarının %2-3 olduğunu belirterek övünüyorlar ki bu gerçekten düşük bir seviyedir. Oysaki hesaplama 1 değil de 2 dolar esas alınarak yapılırsa yoksulluk seviyesi çok az görünen bazı ülkelerde bu oranın %30’lara kadar ulaştığı görülür. Bu durum, belirlenen yoksulluk sınırı hakkında birçok araştırmacının zihninde soru işaretleri oluşturmaktadır.
Şüphesiz, yoksulluğun ölçülmesinde kullanılacak olan kriter/ölçüt bir ülkeden diğerine farklılık arz eder. Gelişim seviyesi ülkeden ülkeye, toplumdan topluma değişir. Bu sebeple ölçümler yapılırken ölçütlerin doğru belirlendiğinden emin olunmalıdır. Diğer yandan sadece ölçütlere dayanmak ne ilmî ne de mantıkidir ve birçok ülkenin ve farklı şartlarda bulunan birçok azınlığın gerçek durumunu yansıtmaz.
Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi 1948’de yoksulluğu insan hakları konularına dâhil etmiştir. Bunun gerçekleşmesi için birçok kuruluş, farklı münasebetlerle bu isteğini dile getirmiştir. Bunların arasında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu da bulunmaktadır. 4
Yoksulluk terimi Beyanname’de ekonomik, sosyal ve kültürel haklar konularında ayrı bir başlık altında incelenmese de farklı başlıkların içerisinde tekrarlanan bir konudur.5 Yine de bu terim, Komisyon’un temel konularından biridir. Çalışma hukuku, iyi hayat standartlarında yaşayabilme, barınma, beslenme, sağlık ve eğitim, Beyanname’nin temel konuları olup hepsi de yoksulluğun kökten yok edilmesi hususuyla doğrudan bağlantılıdır.
6 milyar olan dünya nüfusunun 2,8 milyarı günlük 2 doların altında bir harcamayla geçimini sağlamaktadır; 1,2 milyarı ise günlük 1 doların altında harcama yapmaktadır.6 Bu şaşırtıcı rakamlar İnsan Hakları Beyannamesi’nin, Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin geniş çapta ihlal edildiğini göstermektedir. Kadınların erkekler karşısında ayrımcılığı ile çocuk hakları ve insan hakları konusunda hazırlanan farklı uluslararası anlaşmalar için de aynı durum geçerlidir. Gelişmiş birçok ülke, azınlıklar ve yerliler gibi dezavantajlı topluluklar barındırmaktadır. Yine bazı zengin ülkelerde hem kırsal hem de merkezi bölgelerde varlığın ortasında yokluk çeken insanlar bulunmaktadır.
Giriş
İsrail 1967’de Kudüs’ü işgal etmiş ve 22 Ağustos 1980 tarihinde onayladığı anayasa gereğince Doğu Kudüs’ü topraklarına katmıştır. Sonra 2002 yılında Batı Şeria ve Kudüs’ü birbirinden ayıran bir duvar inşa edilmeye başlanmıştır. Bu durum toplumsal sorunları ve eğitim sorunlarını ikiye katlamıştır. İsrail işgali ve İsrail’in arazilere el koyup bu arazileri kendi sınırları içine dâhil etmesi sonrasında uzun bir zaman geçmiştir. Bunların başında kutsal şehrin Yahudileştirilmesi için ortaya konulan hummalı çalışmalar gelmektedir. İsrail işgalinin sebep olduğu çöküntülerin en başta geleni ise hiç şüphesiz yoksulluktur. Hedefe ulaşmak için yoksulluk, planlı bir şekilde kullanılmıştır. Bu planlar bir taraftan Kudüs’te yaşayan halkın göç etmesini ve şehrin boşaltılmasını amaçlarken diğer taraftan Yahudileştirme çalışmalarını desteklemiştir.7 Kudüs Siyasi Araştırmalar Merkezi’nin açıklamalarına göre Kudüs’te yoksulluk oranı Araplarda %63,5 iken Yahudilerde %36’dır. Durum öyle bir hal almıştır ki bazı Kudüslü aileler çocuklarını şehrin batısında bulunan Yahudi mahallelerinin çöplüklerine metal toplamaya gönderir olmuşlardır. Çocuklar topladıkları metal parçalarını anlaştıkları Araplara satmakta; aile reislerinin boğucu bir siyasetle inşa edilen duvar nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığı bir dönemde, kıt kanaat geçinen ailelerine destek olmaya çalışmaktadırlar.8
Kudüs’teki yoksulluğa genel bir bakış
İsrail son 40 yılda işgal ettiği toprakları ucuz iş gücü olarak kullanmış ve buna ek olarak işgal ettiği topraklarda -bilhassa Doğu Kudüs’te- iktisadi yönden hiçbir gelişme olmamasına özellikle gayret etmiştir. 2005 yılında Şaron hükümeti Filistinli işçileri İsrail’den çıkarmıştır. İsrail, işgal siyaseti sebebiyle, Utanç Duvarı’nın inşası ile oluşan iktisadi zararların hiçbirini üstlenmemiş ve sorumluluğu üzerinden atmıştır.9
Duvarın inşasından sonra Filistinli işçiler evlerinden birkaç dakika uzaklıktaki iş yerlerine gidebilmek için uzun mesafeler kat etmek ve İsrail kontrol noktalarında saatlerce beklemek zorunda kalmışlardır. Örneğin Kudüs’e yakın olan Ebu Deys köyü civarında üç tane askeri kontrol noktası bulunmaktadır: Kudüs’ün doğusundaki Kalandiya kontrol noktası, şehrin batısındaki Zeytun Dağı kontrol noktası ve güneydeki Beytüllahim kontrol noktası. Ebu Deys Kamu Hizmetleri Birliği Sekreteri Nasır Ubeydat şöyle diyor: “Burada iş yerine gitmek isteyen bazı kişiler, coğrafi konum olarak iş yerlerine sadece 10 dakikalık uzaklıkta olmalarına rağmen her sabah yedi saatlik bir mesafe kat etmek zorunda kalıyorlar. Kontrol noktaları sebebiyle evlerinden sabaha karşı 04.00’te çıkmak zorundalar. Bazen de İsrailli askerlerin kontrolleri esnasında saatlerce beklemek zorunda kalıyorlar; çünkü askerler onları istedikleri kadar tutabiliyorlar.”10
Duvarın Kudüs dışında bıraktığı birçok yerleşim yeri, eğitim, sosyal yaşam ve iş imkânı sağlayan hizmet binalarından yoksundur. Bu yüzden Kudüs, bu yerleşim yerleri için yaşam kaynağı olan bir atar damar hükmündedir ve İsrail bu damarı kolaylıkla kesmiştir.
İsrail ayrıca 30 yaşına girmemiş gençlere işe girme hakkı vermemektedir. Bu nedenle evlenmeyi düşünen gençler, duvarın inşasından sonra, daha kendini geçindiremezken işsiz olarak nasıl aile geçindirebilecekleriyle ilgili bin tane hesap yapmak zorunda kalmaktadırlar.11
Duvar nedeniyle Kudüs sınırı dışarısında kalan mahallelerin sakinleri, Kudüs’te çalışabilmek üzere İsrail otoritelerinden izin almak için dilekçe yazmakta; ancak bu dilekçelerin birçoğu incelenmeden geri çevrilmekte ve bir kısmı da güvenlik merkezlerine havale edilmektedir. Buraya gelen dilekçelerin sahipleri, istihbarat teşkilatı lehine çalışmaya zorlanmakta; bunu kabul etmemeleri durumunda ise asla çalışma izni alamamaktadırlar.
Diğer yandan, şehir içinde çalışma ruhsatı alabilen işçiler, işveren tarafından kullanılmakta ve emeği çalınmakta; arkalarında güçlü bir elin olduğu hatırlatılarak kendilerine şantaj yapılmakta ve tehdit edilmektedirler. Çalışması sonucu işçinin alabildiği ücret ise çalıştığı her saat başına sadece 1 dolardır.
İsrail hükümetlerinin Doğu Kudüs hakkındaki temel hedefleri
İsrail, 1967’de Kudüs’ü işgalinden bu yana Doğu Kudüs’teki egemenliğini sarsacak her çabayı bertaraf etmeye yönelik bir demografik yapının inşası için çalışmıştır. Bu nedenle şehirde Yahudilerin sayısının artmasını, ancak buna mukabil olarak Arapların sayısının azalmasını hedefleyen planlara başvurmuştur.
2005 yılında Doğu Kudüs’te yaşayanların sayısı yaklaşık 723.700 kişiye ulaşmıştır. Bunların %67’si Yahudi, %33’ü ise Arap’tır. 1967’de haczedilen Batı Şeria’daki halkın ise %45’i Yahudi, %55’i Arap’tır. İsrail, demografik dengeyi şu yollarla bozmuştur:
Doğu Kudüs, Batı Şeria’daki diğer yerleşim bölgeleri gibi işgal edilmiş bir bölgedir; bu yüzden uluslararası hukuk, burayı işgal edilmiş Batı Şeria şehirleriyle bir görmektedir. Buna göre İsrail’in bu bölgeyi sınırları içine dâhil etmesi, uluslararası anlaşmalar hukukunun apaçık bir ihlalidir. İsrail bunu her ne kadar siyasi bir kalıba uydurmaya çabalasa da Doğu Kudüs’teki tüm uygulamalarının kanunlara aykırı olduğunu söyleyebiliriz.12
İsrail 1964’te Batı Kudüs’ün çevresinde 38.000 dönümlük yerleşim yerini işgal etmiştir. Doğu Kudüs, 6.000 dönümlük bir alanda kalmıştır. Bununla da kalmayıp, içlerinde Beytüllahim ve Beyt Cala’nın da bulunduğu 28 şehri ve köylerini de içine alan Batı Şeria’nın 64.000 dönümünü de topraklarına katmıştır. İsrail böylece, işgal altında olan Doğu Kudüs ve Batı Şeria topraklarına nazaran Kudüs belediye sınırlarını üç katına çıkmıştır.
İsrail, Kudüs’ün sınırlarını belirleyen kriterin demografik etken olduğunu iddia etmektedir. Böylece daha az Filistinlinin yaşadığı bölgelere hükmedebilecektir. Bu sebeple birçok köyü boşaltmış ve topraklarına el koymuştur. Bu topraklar Filistinlilerin ziraatla uğraştıkları topraklar olduğundan, Filistinliler ekonomilerinin temelini oluşturan bu kaynaklardan mahrum kalmışlardır.
İsrail, işgal sonrasında tek tek mesken kontrolü yapmış ve herhangi bir sebepten dolayı evinde oturmayan herkes Kudüs’te yaşama hakkını kaybetmiştir. Geride kalan Araplara ise haklarından feragat etmeleri için zorlayıcı şartlar getirilmiştir. İsrail devletine sadakat yemini etme veya Filistinli olduğunu inkâr etme gibi şartlar, örnek olarak verilebilir. Bu şartları kabul edenlerin arkalarına kuvvetli, koruyucu bir güç almış olacakları vaat edilmiştir. Filistinlilerin çoğu ise İsrail vatandaşı olmayı reddetmiştir. Ve bu sebeple İsrail kendilerine askerî kanunları uygulamıştır.13
İsrail, Kudüs’te yaşayan Araplara göçmen muamelesi yapmakta, Yahudilere ise oranın asıl halkı gibi davranmaktadır. Oysaki silah zoru ile ve tüm kanun ve anlaşmaları yıkarak oraya gelip yerleşenler kendileri; Araplar ise oranın asıl halkıdır. Arapların Doğu Kudüs’te oturum hakkı sadece yerleşim, çalışma ve bazı sosyal hakları içermektedir. Sürekli oturum, koruma şartları gereği sadece çocuklara verilmektedir. Bir erkeğin eşi, eğer Kudüs dışında ise aile birleşmesi dilekçesi yazması gereklidir. Ne var ki Ekim 2000 olayları sonrasında olağanüstü hal kararları ile bu taleplerin değerlendirilmesi durdurulmuştur.
Kudüs, dünyadaki en yoksul şehirlerden biridir. Batı Kudüs’te Yahudi bir ailenin aylık toplam geliri ortalama 7500 şekel iken Arap bir ailenin aylık geliri yaklaşık 2800 şekeldir. Kudüs şehir yönetimi Doğu Kudüs’ü, vergilerden gelir elde edilen bir bölge olarak görmektedir. Kudüslü Arap bir aile, aylık gelirinin çok üstünde bir vergi yükü ile mükellef tutulmaktadır. Bu zor şartların şehirdeki işsiz sayısının çok olmasını gerektirmesine rağmen 2004 yılında işsizlik oranı %4 olarak ifade edilmiştir. Bu oran, dindar Yahudilerin işsizlik oranı olan %24’ün yanında itibar edilmeyen bir rakamdır. Siyasi ve demografik bakış açısıyla, ırkçı bir ayrımcılık güdülerek işlerinden mahrum edilen Kudüslü Araplara uygulanan siyasetin göz ardı edilmesi nedeniyle, Kudüs’teki işsizlik ve yoksulluk oranı hesaplanırken şehrin %32’sini oluşturan Doğu Kudüs hesaba katılmamıştır. Oysaki bazı uzman kaynaklara göre bu kesimde yoksulluk oranı %20’lerdedir.14 Başka bir veride ise bazı araştırma merkezlerinin ortaya koyduğu %20’lik oranın daha da yükselebileceğinden bahsedilmektedir. Çünkü âdeta hayatları kuşatılmış olan Doğu Kudüs halkı, İsrail’in uyguladığı sağlık ve güvenlik hizmetleri ile sosyal hizmetler alanlarındaki baskılarla, sınırlamalar ve ayrımcılıklarla karşı karşıyadır. Diğer yandan dindar Yahudiler, çoğunlukla belediyeden hiçbir talepleri olmasa da özel destek ve ayrıcalıklara sahiptirler. Belediye Refah Birimi, yoksulluk sınırı altında yaşayanların oranını %40 olarak belirlemiştir.15 Demografik, siyasi ve etnik sınırlamalar uygulanan İsrail’in Arap aileler arasında bu oran çok daha fazla olabilir.
Kudüs ekonomisinin düzelmesi için çalışanların ücretlerinin ortalaması yükseltilmelidir. Bu uygulama ticari hareketliliğe destek olacak ve böylece ekonomik gelişme sağlanacaktır. Daha iyi maaş getirecek ve yeni iş alanları açacak işletmeler kurmak için yeni yollar düşünmek gerekmektedir. Düşük gelirlerden en çok etkilenenler tüccarlardır. Güvenlik şartları ticarete zarar veren etkenlerdir; çünkü bu sebeplerden dolayı şehre pek fazla ziyaretçi gelmemektedir. Bu da, geliri turizme dayanan Eski Kudüs tüccarlarının ekonomisini derinden etkilemektedir.
Eski Kudüs halkı, şehirdeki ekonomik durumun zorluğunu siyasi muamelelere bağlamaktadır. Her şeyden önce şehrin doğu kesimindeki Araplara insan muamelesi yapılmalı ve İsrail’in kendilerine her gün uyguladığı baskı ve zulümler sona erdirilmelidir. Şehir halkına ayrıca, çevredeki yerleşim yerlerine ulaşım ve şehre giriş çıkış hakkı verilmelidir. Aynı uygulamalar Batı Şeria için de geçerlidir. Ayrıca İçişleri Bakanlığı gerekli sosyal hizmetleri sunmalı, vergi ücretlendirmelerini ise şu an olduğu gibi ırkçı demografik siyasetlere göre değil, aylık gelir seviyesine göre adil bir şekilde uygulamalıdır.
Kudüs halkının yaşadıkları, Kudüs’te yaşanan trajediyi gözler önüne sermektedir. Doğu Kudüs’te yayımlanan en önemli günlük gazetelerden olan Kudüs gazetesinin başyazarı Mervan Ebu Zelf şöyle söylemektedir: “Kudüs’teki ekonomik durum artık dayanılmaz hale geldi. Direniş hareketi başladığından beri İsrail Doğu Kudüs’ü Filistin ekonomisinden ayırdı. Ve ekonomik düşüş yaşandı. Örnek olarak Selahaddin Caddesi’ni gösterebiliriz. Geçmişte ziyaretçilerin sesleriyle uğuldayan bu parlak caddede bugünün İsrail siyaseti nedeniyle hiçbir müşteri bulunmuyor ve cadde can çekişiyor.”
Doğu Kudüslü halk, ırkçı siyaset nedeniyle Batı Kudüs’te hem kamu alanında hem de özel sektörde bir işe girmekte zorluk yaşamaktadır. Doğu Kudüs, ihmal edilmiş durumdadır. Yolların bakımdan geçmesi gerekmektedir ve drenaj kanalları iş göremez durumdadır. Çöpler düzenli bir şekilde toplanmamaktadır ve bütün bu hizmetlerin aksamasında ekonomik durumun etkisi büyüktür.
Doğu Kudüs’ün bu zor şartları, İsrail sultasının Arap halkını göçe zorlamak amacıyla sergilediği kasıtlı ihmalin sonucudur. İsrail, Doğu Kudüs’ün altyapısını düzenlemeyi reddetmiştir. Bazı Avrupa Birliği ülkeleri bu konuda yardım eli uzatmak istese de İsrail buna şiddetle karşı çıkmıştır.
Doğu Kudüs’te yaşam şartlarının kötü olmasının temel sebeplerinden biri de belediyenin kendi içinde ticari bir desteğe sahip olmamasıdır. Bu ise ticari işletmelere gelirlerinin çok üstünde vergi yüklemesi yapılmasına neden olmaktadır. Bu durumun iyileştirilebilmesi için şehirdeki üniversite mezunlarının değerlendirilmesi, şehre ziyaretçi çekecek alanların geliştirilmesi ve Filistin-Arap turizminin canlandırılması, yüksek öğrenimin teşvik edilmesi, modern Arapça eğitimini destekleyecek yöntemlerin bulunması ve üniversite mezunlarına iş imkânlarının sağlanması gerekmektedir.16
Planlı dışlama politikası
Şeyh Sa’d Mahallesi, Kudüs’ün güneyinde yer alan ve şehir merkezine yakın bir doğu mahallesi ve Batı Savahira ve Cebel’ul-Mukebber mıntıkasının bir parçasıdır. Bu yerleşim yerinde beş bedevi aile yaşamaktadır. 1967’de İsrail Batı Şeria’yı işgal ettiğinde bu bölgeden 70 km²yi, nüfuzu altında tuttuğu topraklara dâhil etmiştir. Böylelikle Batı Savahira ve Cebelu’l Mukebber bu topraklar dâhilinde kalmıştır ve İsrail bu bölgenin vatandaşlarının daimi olarak buranın vatandaşları olarak kalacağını ilan etmiştir. 1993’e gelindiğinde ise İsrail bu bölgenin kapılarını kapatmış ve bölgede yaşayan vatandaşlardan mavi kimlik (İsrail kimliği) taşıyanların dışındakileri şehir idaresinin izni olmadan Kudüs’e girişten men etmiştir. 2002 yılında İsrail ordusu, bu bölgeyi Cebel’ul-Mukebber’e bağlayan tek yolu beton küplerle kapatmış ve buranın halkının Kudüs’e ulaşımını engellemiştir. Bu plan, İsrail’in bölgede yaşayan 2.200 kişiden kurtulmasını sağlamıştır. Kudüs’e girişi yasaklananlar işinden, hatta iş yerinden olmuştur. Bu kişiler şu an akrabalarının yardımları ile geçinmektedirler. Akrabalarının kendilerini ziyareti ise neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Acil durumlarda ambulanslar bile bölgeye girememekte ve bölge halkı hastalarını yürüyerek beton perdenin başka bir köşesine taşımak zorunda kalmaktadır. Bölgeye ticari mal ve petrol girişi neredeyse imkânsız bir hal almıştır. Halk Kudüs’ten aldığı yakıtı yaya olarak küçük varillerle taşıyarak bölgeye nakletmektedir. Bu zor şartlar, yaklaşık 500 kişinin bu bölgeden göç etmesine sebep olmuştur.
Birçok kişi mavi İsrail kimliği taşımasına rağmen bu bölgeden Doğu Kudüs’e göç etmiştir. İsrail’in ırkçı siyaseti sonucu bölgede sadece 1700 kişi kalmıştır ve bu insanlar zorluklar ve hayat gailesi içinde yaşamaktadır. İsrail bu bölgenin coğrafi, ekonomik ve kültürel açıdan bağlı olduğu Cebelu’l-Mukebber ile arasındaki hayat bağını, ortalarına bir duvar inşa ederek tamamen kesmiştir. Bu da bu bölgede yaşayan mavi İsrail kimliği olan vatandaşların, Kudüs siyasi nüfuz bölgesinin dışında kaldıkları için zamanla vatandaşlık haklarını tamamen kaybetmeleri demektir. Bu icraatlar, bu dışlanmış mahalledeki hayatı çekilmez kılmayı hedeflemektedir. İsrail buradaki halkın Kudüs’e sadece Cebel-i Zeytun noktasından girmesine izin vermektedir ama burası da mahalleye 7 km uzaklıktadır. Bununla birlikte buradan geçişlerde taşıtlara müsaade edilmemektedir.
2002 yılında mahalle halkı duvar inşası kararına itiraz etmişlerdir. Bunun üzerine Kudüs Selam Mahkemesi Karar Heyeti, Şeyh Sa’d Mahallesi’nin Batı Savahira’nın (Cebelu’l-Mukebber)17 bir parçası olması sebebiyle duvarın yerinin değiştirilebileceğine karar vermiştir. Mahkemenin kararından sonra sınır askerleri halka yönelik baskılarını artırmış; lise öğrencilerinin Kudüs’e geçişini ve İsrail’den mahalleye malzeme girişini yasaklamışlardır.18
Şeyh Sa’d mahallesi etnik ayrım duvarının dışında kalan birçok mahalleden sadece bir tanesidir. İsrail’in ayrım duvarının dışında kalması için ısrar ettiği 60.000 kişi, etnik ayrım siyasetinin apaçık bir göstergesidir. Ve yoksulluk bu siyasetin sonuçlarından biridir.
İsrail, 1967 sınırlarını ihlal ederek inşa ettiği duvar ile şu gerçeği görmezden gelmektedir: Filistin Kudüs’ü döneminde Kudüs şehir sınırları her iki taraf için de farazi sınırlardı; şimdi ise şehir gittikçe artan bir nüfusla karşı karşıyadır. Bu da ekonomik ve sosyal alanlarda şehir sınırlarına nefretle bakılmasına sebep olmuştur.
Şeyh Sa’d Mahallesi sadece küçük bir örnektir. Ebu Deys ve binlerce Filistinlinin yaşadığı Ram gibi yerleşim yerleri de aynı durumdadır. Oysaki buralarda yaşayan halkın yarısından fazlası İsrail kimliği taşımakta ve Kudüs’e giriş ve orada yaşam hakkına sahip bulunmaktadır. Buna rağmen bu insanlar, yaşam merkezi olan Kudüs’ten ayrılmış bulunmaktadırlar.
Duvar, vatandaşların insanca yaşam hakkını, gerekli ihtiyaçlarını temin etmelerini ve iyi standartlarda bir hayatı engellemektedir. Aynı zamanda tıbbi yardım konusunda da mahrumiyete sebebiyet vermektedir. Öğrencilerin geçişlerine izin verilmemesi suretiyle eğitim de engellenmektedir. Bunlara ilaveten Kudüs’ten duvarın öbür tarafına temel gıda ihtiyaçlarının ulaşması da engellenmektedir.
Şeyh Sa’d Mahallesi’nin trajedisi, Kudüs’ün diğer bazı mahallelerinde daha acı diyebileceğimiz bir şekilde yaşanmaktadır. İsrail Kefer’akb, Ra’s Hamis, Muhayyem Şa’fat, Hayyisselam gibi diğer birçok mahallenin duvar dışında kalmasını kararlaştırmıştır.
Duvarın inşası, civarda yaşayan Kudüslüler arasında, Doğu Kudüs ve çevresindeki mahalleler arasında bir yerde kalma korkusuyla, önceden yaşadıkları mahallelere bir göç dalgası oluşturmuştur.19 Doğu Kudüs’e hicret edenlerin sayısını on binlerle ifade eden kaynaklar vardır. Bu göçler, şehirdeki ekonomik sıkıntı nedeniyledir ve Doğu Kudüs’teki Filistin mahallelerinde boğucu bir nüfus artışına sebep olmuştur. Nüfus artışı ise işsizliğin ve yoksulluğun artmasına yol açmış; bu da İsrail’in kısıtlamalarından kaynaklanan, suç oranlarında artışla sonuçlanmıştır.
Mahkeme ikrarı, Şeyh Sa’d Mahallesi’nin İsrail için herhangi bir tehdit oluşturmadığını tekit etmektedir. Bu da Filistin gençlerine yöneltilen gerçek dışı suçlamaları ortaya koymaktadır. Etnik ve demografik temellere dayanan bu suçlamalar, İsrail’in Filistinli gençleri yoksullaştırma ve Kudüs’ten göçe zorlama politikasına sahip olduğunu göstermektedir. İsrail, Kudüs’teki Arapların sayıca çok olduklarının, sosyal ve ekonomik yönden zayıf bırakılmaları nedeniyle yaşadıkları zorlukların farkındadır; buna rağmen İsrail Sosyal Yardım Merkezi bu gerçeği göz ardı etmektedir. İsrail araştırma birimleri, Kudüs şehrinin yoksulluk dağılımında Arap halkın yoksulluk düzeyini az göstermek için şu verileri göz ardı etmektedirler:20
1. Vatandaşlığı ellerinden alınan kişilerin yoksulluk düzeyi hesaba katılmamaktadır.
2. Uzaklaştırma ve etnik ayrımcılık siyasetine değinilmemektedir.
3. Evlerin yıkılması ve topraklara el konulması siyaseti uygulanmaktadır.
4. Arap İnsan Hakları Sözleşmesi ihlal edilmekte ve Doğu Kudüs’te etnik ayrım duvarının dışında kalan noktalar dışlanmaktadır.
Kudüs’teki ailelerin yoksulluk oranından bahseden rapordaki %32 oranı, birçok ailenin göz ardı edilmesiyle ortaya çıkan bir sonuçtur. Şehirdeki Arap halkın maruz kaldığı tüm ayrımcılıklar dikkate alınırsa bu oran çok yükselecektir. Doğu Kudüs’te yaşayan ailelerin %62’si, çocukların ise %56’sı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Eğer bütün ilmî veriler dikkate alınırsa şehirdeki özellikle Arap halk arasında bu oranın yükseldiğini görürüz. Resmi veriler, Doğu Kudüslü çocukların %75’inin yoksul olduğunu söylemektedir. Ve bu oran siyasi, demografik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesiyle artmaya aday bir orandır.
Kudüs’teki sosyal yardım birimi, şehir halkının ihtiyaçlarının olduğu bilinmesine rağmen devletin şehrin refahı için yeterli bütçe ayırmadığını iddia etmektedir. Bunun başlıca sebebi, Kudüs şehir bütçesinin büyük bir kısmının sömürgeleştirme ve Yahudileştirme çalışmaları ve tünel kazımı için harcanmasıdır. Bütçenin tümü, şehirdeki Arap halka karşı uygulanan politikalara ayrılmaktadır. İsrail ekonomik göstergeleri, Kudüs’te ihtiyaç sahibi halkın çoğaldığını göstermektedir. Buna rağmen devletler, durumun iyileşmesi için para aktarımı yapmamaktadır.21
Şehrin bütçesi 388 milyon şekele ulaşmıştır. Bu bütçenin içinde Araplara ayrılan kısım önemsiz denecek kadar azdır. Bu sebeple devlet, Araplara ayrılan bütçeyi açıklamamaktadır. Bu, şu sebeplerden kaynaklanır:
1. Öncelikle bu meblağın Doğu ve Batı Kudüs’e eşit dağılması gerekmektedir.
2. Bu bütçenin %70’i farklı alanlar için kullanılır. Yaşlıların korunması, kadınların ve genç kızların korunması ve konaklama bunların içinde sayılabilir. Ayrıca bütçenin %16’sı memurların maaşları, %11’i ise farklı etkinlikler için kullanılır. Zikredilen bu alanlar Batı Kudüs’te gelişmiş alanlardır.
Bütün bu olumsuz ekonomik ve sosyal durumlar 2000 yılında Doğu Kudüslü Arap halkın intifada hareketini başlatmasına sebep olmuştur. Bu hareket genelde Araplara, özelde ise Doğu Kudüs’e karşı başlatılan toplu ceza siyasetinden kaynaklanmaktadır. Öyle ki birçokları işinden kovulmuş ve ailesinin geçimini sağlayamaz hale getirilmiştir.22 Kudüs Refah Birimi’nin Planlama Bölümü Müdürü şöyle bir itirafta bulunmaktadır: “İsrail, şehirdeki halk kitleleri arasında dengesiz davranmaktadır. Şehrin dayanılamaz hale gelen durumu için yeterli bir denge sağlayamamıştır.”23
Kudüs ile ilgili veriler24
Tarih |
Sayısı |
Oranı |
|
2 007 |
256 . 820 |
34% |
Doğu Kudüs’teki Arap nüfus |
2 006 |
|
67% |